RSS

DİNGO’NUN AHIRI NEREDE GELİYOR?

17.05.2024- Denge Dilemin- ALINTI

Takvimler 3 Eylül 1872’yi gösterirken İstanbullular daha önce bir benzerini görmedikleri yepyeni bir ulaşım aracı ile tanışırlar: “atlı tramvay”.İlk kez 1832 yılında New York’ta kullanılmaya başlayan bu ulaşım aracı, 1850’lerde önce Paris’e oradan da tüm Avrupa ülkelerine yayılır. Tabii, atlı tramvayın icat edildikten sonra Osmanlı topraklarına giriş yapması bir kırk yılı bulur. İstanbul halkının atlı tramvay kullanmaya başlaması adeta bir devrimin habercisidir; çünkü taht-ı revan, tenteli at arabası ve fayton gibi yalnızca maddi durumu yüksek olanların kullandığı ulaşım araçlarına ucuz bir alternatif gelmiştir. Azapkapı-Ortaköy hattında 06.30 ile 19.20 saatleri arasında her 20 dakikada bir sefer yapmaya başlayan atlı tramvay, kısa sürede herkesin tercih ettiği ulaşım aracı olur ve ilk hat olan Azapkapı-Ortaköy hattının açılışından sonra şehir içine yeni hatlar da eklenir.

Şişhane yokuşunda tramvayı çeken atların enerjileri neredeyse bitecek hale geldiğinden, tramvay seferlerinin aksamaması için atlar Taksim’de bulunan ahırda dinlendirilir.Yorgun atlar ahırda dinlenmeleri için bırakılır, yeni atlarla tramvay seferine devam edilir ve bu döngü sürekli bu şekilde devam eder. Atların bekletildiği ahır ise bugünkü Fransız Konsolosluğu’nun bulunduğu yerin yakınlarındadır ve Dingo adındaki bir Rum vatandaş tarafından idare edilmektedir.

Şişhane-Kurtuluş hattının işlekliği sebebiyle en çok kullanılan ahırlardan biridir Dingo’nun ahırı. Ancak Dingo biraz pervasızdır, üstelik çok içki içtiğinden kafası da pek yerinde değildir. Kayıtları düzenli tutulmayan bu ahıra kimin girip çıktığı belli olmadığından kavgası gürültüsü de eksik olmaz. Böylece Dingo’nun meşhur ahılı halkın diline düşer ve o gün bugündür de kalabalık ve karmaşa içindeki yerleri tarif eden bir deyim olarak dilimize yerleşir. Nereden nereye..

 
Yorum yapın

Yazan: 17 Mayıs 2024 in Bilinmeyenler, Eğitim

 

Etiketler: , , , , ,

ÇANGALAÇÖŞ NEDİR?

16.05.2024- BİLKE

Yeni kuşak çocukların, eski sokak oyunlarından ne kadar bilgisi var dersiniz? Site içinde, apartmanlarda yetişen yeni nesil, doğal olarak bu deneyimleri yaşamıyor.

Çangalaçöş, Sinop yöresinde tahterevalliye verilen ad. Tahterevalli kelimesi için Farsça taχt-i ravān “tahtırevan” sözcüğü ile eş kökenlidir diyor Nişanyan sözlük. Fransızca ile de ilişkilendirenler var. Sözcüklerin başka dillerle etkileşiminin algoritmasını çözmek hiç kolay değil. Etkileşimler olsa da, her halk kendi dilinin özelliğine eviriveriyor sözcüğü.

Çangalaçöş

Arabaya koş

Bizim çocukluğumuzda bir tekerleme idi. Devamı da vardı, bilenler varsa yoruma yazabilir. Çangal Ormanlarımızın ağaçlarından yapılan kaldıraç özellikli oyuncak, Çangal Ormanının adını taşımış. Ayrıca ÇANGAL: TDK sözlükte : isim, bitki bilimi Dallı budaklı ağaç olarak anlamlandırılıyor. Eski sözlerimiz, halkın bilinç düzeyini anlam ağırlığına yansıtıyor.

Halkın değer gördüğü, değer gördükçe kültürel zenginliğinin arttığı ve bilinç düzeyinin gelişme gösterdiği günlere doğru olsun adımlarımız.

 
Yorum yapın

Yazan: 16 Mayıs 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , ,

KIRK YIL

15.05.2024-Şafak Gündüz SARIKAYA

Hava oldukça soğuktu. Kuzine sobada yanan odunun sesi odanın sessizliğini bozuyordu. Erfelek’in bir köyünden gelmiş çam fıstıkları kuzine sobada iyice kavrulmuştu. Tadı harikaydı.

Tadı damağımda kalmış ki aslında şimdi fark ediyorum tamı tamına aradan 40 yıl geçmiş, dile kolay tam kırk yıl. Geçmişin tatları daha mı başkaydı? Kim bilir şimdi nerede olduğu bilinmeyen o kuzine sobada neler pişmişti. Belki bir daha yemek nasip olmamış o çam fıstığının tadı damağınızda kalmış, belleğinize kazınmış, 40 yıl unutulmamıştı. Maharet çam fıstığında mı, kuzine sobada bilinmez ama dile kolay bunca geçen zamana rağmen, unutulmaması bence ilginç, sizce de değil mi? Muhtemelen sizlerin de böyle anılarınız vardır.

Nice tatlar nice şahane yemekler yenir de bir ömür boyunca aklınızdan belleğinizden kaybolur gider, bir ömür boyunca nice kişilerle karşılaşırsanız ama çoğu unutulur, bu psikolojik olarak olduğu kadar sosyolojik olarak da öyle, aradan geçen nice siyasetçiyi, insanı, bilim adamını unutturuyor ama bazıları bir ömür hatta insan ömründen daha fazla kalıcı oluyorlar.

Kırk yıl deyince bizde de meşhur sözler vardır çok iyi bilinen hani bir kahvenin 40 yıl hatırı vardır gibi, nasıl bir kahveymiş ki, 40 yıl süren bir hatırı olabiliyormuş. Hz. Ali’nin “bana bir harf öğretenin 40 yıl kölesi olurum.” sözü gibi 40 rakamı özel ve bir nev’i tılsımlı bir yere sahip sanki.

Biraz araştırınca rivayet edildiğine göre; Hazret-i Âdem’in çamurunun mayalanması, kırk gün sürmüş, anne karnında 40 günlük ayrı ayrı sürelere göre insan oluşumunu tamamlıyor diyor kaynaklar. Hz. Musa’nın Tur Dağı’nda yaşadığı 40 gün gibi. Örnekler daha da çoğaltılabiliyor.

Hatta Ali Baba’nın yanındaki haramiler bile 40 kişi. Hatta Dede Korkut Hikayeleri, Manas Destanı, Kırgız Türeyiş Efsanesi’nde Kırk Kız vardır. Dede Korkut Hikayeleri’nde Boğaç Han’ın yarası kırk günde iyileşir. Zaferler ve şenlikler dolayısıyla kırk kul ve kırk esir azad edilir. Kırk satır, kırk katır ve kırk gün ve kırk gece süren düğünler, Kırklar Meclisi gibi.

Antik Mısırlılarda da 40 sayısı sık karşımıza çıkar. Gök varlıklarının kendi yörüngeleri üzerindeki dönüm sürelerini gösterir. Mısır Piramitlerin hepsi Nil’in sol kıyısına kurulmuş ve vadide 40 kilometrelik bir uzunluk içine yer alır. Eski Mısır’da firavunun ölümünden kırk gün sonra cennete gidebilmek için bir boğa ile mücadele etmek zorunda kaldığına inanılır.

Tevrat’ta da 40 insanın yaş dönemlerini belirtir.

40’a ait meşhur sözleri de ekleyelim:

* kırk bir kere maşallah!

* kırk dereden su getirmek

* kırk evin kedisi

* kırk gün günahkâr, bir gün tövbekâr

* kırk kapının ipini çekmek

* kırk tarakta bezi olmak

* kırk yıl kıran olmuş, eceli gelen ölmüş

* kırkı çıkmak

* kırkı (veya kırkları) karışmak

* kırkından sonra at olup da kuyruk mu sallayacak

* kırkından sonra azanı teneşir paklar

* kırkından sonra azmak

* kırkından sonra saz çalmak

* kırkından sonra saza başlayan kıyamette çalar. *

Bazen bize anlamsız ve basitlik ifade eden kelimeler bence akla gelenin çok ötesinde öneme sahipler.

Az gittim uz gittim dere tepe düz gittim bir de dönüp baktım ki bir arpa boyu yol gidememişim.

Ya da masalların başında söylenen evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; pireler berber, develer tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken diyoruz. Annenin beşiği sallanır mı çok saçma derken Terminatör’ün konusu çok ilginç gelmekte (1984 yılında, doğmamış oğlu gelecekte insanlığın kurtuluşu olacak genç bir kadını öldürmek için 2029 yılından yok edilemez bir cyborg yollanır.Bu arada 1984’ten bugüne yine 40 yıl olmuş.)

Bir kuzine soba ve içinde ve üstünde pişenlerden nerelere geldik tam 40 yıl geçmiş, az mı gittik uz mu gittik, bir arpa boyu yol mu gittik, evvel zaman içinde mi bilemiyorum ben bir kahve içeceğim, malum 40 yıl hatırı kalıyormuş.

Sağlıcakla kalın!

ŞGS

kaynak:

 
 

Etiketler: , , , , , , , , ,

HALAT ÇEKME YARIŞI MI BİLİNÇLENME YARIŞI MI?

14.05.2024- Hatice ÖNER- Nermin KORUKLU- VI. ULUSLARARASI AVRASYA EĞİTİCİ ARAŞTIRMA KONGRESİ

Makaleden önce, BİLKE yorumla başlamak istiyoruz. Halat yarışı başlığımız, toplum bilinçlenmesinin önüne geçen duruma dikkat çekiyor. Çek halatı çek halatı, güçlü olan kazansın. Bu oyunu bilmeyen yoktur. Toplumun bilinç düzeyi hedeflenerek yapılan siyasi, sanatsal, edebi ve diğer alanlardaki bir çok çalışmalar halat çekme yarışına benzememeli. Halka değmeli, toplumun bilinç potansiyelini artıracak özellikte olmalı. Olmazsa, kendi gücünü sergileyen halat çekme yarışçılarından farkımız kalmaz.

TOPLUMDA ÇEVRE BİLİNCİ OLUŞTURULABİLİR Mİ?

2. Çevre Bilincinin Önemi
Farkındalık ve bilinçlenme süreci değişim ve dönüşüm için temel olan iki kavramdır.
Sorunların çözümü, dış yaptırımlar ve ceza sistemi ile değil her bir bireyin kendi
davranışlarının sorumluluğunu alması ve devamında öz düzenlemeye gitmesi ile ancak
mümkün olabilir (Çakırlar vd., 2016).

Bireysel düzlemdeki bu adımlar beraberinde diğer bireyleri etkileyerek toplumsal boyutta bir farkındalığa ve bilinçlenmeye katkı sağlayabilir (Talas ve Karataş, 2012; Asilsoy ve Oktay, 2018).

Hedeflenen çözüme, toplumu oluşturan her bir bireyin doğaya karşı duyarlılık göstermesiyle ulaşılabilir. Tüm toplumları etkileyen ve etkilemeye devam edecek olan bu yaşamsal sorunun önlenmesinde, çevre duyarlılığı ve bilincin oluşturulması konusu çok önemli bir yere sahiptir. Çevre bilinci, bireyin çevresine
ve topluma karşı sorumlu hissetmesi ile ilişkilidir (Şaşmaz Ören, Kıyıcı, Erdoğmuş ve Sevinç, 2010).

Çevre bilinci, bir ülkenin sürdürülebilir kalkınmasının güçlendirilmesi (Yazıcı ve Babalık, 2016), çevreye yönelik tutumlarının niteliği ve olarak onun yaşama ilişkin genel değerleri ile yakından ilişkilidir (Asilsoy ve Oktay, 2018). Bireylerin yaşam değerleri, çevreye karşı gösterilen genel tutum ve eylemlerin kapsam ve yönelimini etki edebilir (Olson ve Zanna,1994).
Çevre ile ilgili yaşanan sorunlarının evrenselliği, aynı zamanda bu sorunların çözümünde
çok yönlü işbirliği ve eşgüdümü de gerekli kılmaktadır (Kaypak, 2013; Smirnova, 2018). Bu kapsamda, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO), Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP), Çevre Bakanlıkları, Üniversiteler, Belediyeler ve bazı Sivil Toplum kuruluşlarında çevreye yönelik çalışmalar yürütülmektedir (Şimşekli, 2004; Smirnova, 2018). Çevre ve çevredeki kirlenme sürecine yönelik son yıllarda uluslararası alanda yapılan faaliyetlerde, çevreyi koruma konusundaki ortak bilincin oluşmaya
başlamasının önemli bir gelişme olduğu belirtilmektedir (Karabıçak ve Armağan, 2004).

Bu süreçte, birey ve toplumları harekete geçirmede ve ortak bir bilincin oluşturulmasında başta
eğitimciler olmak üzere farklı disiplinlerdeki profesyonellere çok büyük sorumluluklar
düşmektedir (Şaşmaz Ören vd, 2010).

 

Etiketler: , , ,

KÖY ENSTİTÜLÜ VE ÇAPA MEZUNU ÖĞRETMENLERDEN YANSIYANLAR

13.05.2024- A. Yaşar SARIKAYA

fOTO: Çapa Öğretmen Okulu

Gözde büyütülen değerler vardır. Toplum normlarında onay bulan, gerçekle ilişkilendirildiğinde ise hiç bir etkisi olmayan. Çocuklar ve gençler de arkadaş çevresinden çokça etkilenirler. Kendi aralarında, büyük ve küçük olarak benimsedikleri değer yargıları vardır yaşamlarını etkileyen.

İnsanlar hep böyledir, omuzdaki apoletten, makamdaki ünvandan, üstteki giysiden, alttaki arabadan güç alır değil mi? Uygarca yaşamak için teknolojinin sunduğu yeniliklerden yararlanarak insanca yaşamak çok güzel. İnsanca yaşamın bunlardan başka kuralları yok mu ne dersiniz?

FOTO: Aydın Ortaklar Köy Enstitüsü

Burnu kanayan küçük bir çocuğun burnunu temizlemek öğretmeni alçaltır mı? Başı dönen ve kusan bir çocuğun yardımına koşarak, gömleğini tutan ve pisliği dert etmeyen okul müdürünü bu davranış küçültür mü? Ben müdürüm o tür işleri yapamam demek onu büyütür mü?

Siyasete bakalım. X partisi şemsiyesi altına girenler, yüce partinin yüce taraftarları mı olurlar? X başlığında tüm partiler düşünülebilir. Büyük olarak nitelenen her ne olursa olsun, İNSANİ DEĞERLER anlamında dolu olmadıkça ne işe yarar? Sosyolojik olarak gruplaşmadan nemalanmak ve sosyalleşmekten başka.

Başlık ile bir ilgi kuramadık diyenleri duyar gibiyim. İlkokul yıllarında örnek aldığım, değerli öğretmenlerimiz vardı. Bu günün kolej eğitimi seviyesinde eğitim almıştık onlardan. Çapa mezunu olan öğretmenlerimiz, Köy Enstitüsü mezunları ile kendilerini bir görmezlerdi. Büyüklük ve küçüklük anlayışı burada da karşıma çıkmıştı.

Kültür araştırmalarımda, söyleşilerimde öğretmenlerin çoğu ile görüşme fırsatı yakaladım. Çapa mezunları, biz kent merkezinden Çapa Öğretmen Okuluna gittik. Onlar ise köy okullarından gittiler, bizim eğitimimiz daha üstündü. Bir cümle değildi anlatılanlar. Anlattıklarının ayrıntılarına girmek yerine, konuya EMEK açısından bakmak gerektiğini düşünüyorum.

Köy Enstitüsü mezunları, köy ve köylü için çok yönlü eğitim öğretim örnekleri sunuyorlardı. Okul arazisinde tarım yapıyor, inek bakıyorlar, köye yenilikleri getirmek için iradeleriyle, beden güçleri ile çabalıyorlardı. Kent merkezindeki öğretmenlerin, şık giyimleri, makyajları ile yarışabiliyorlar mıydı bilmiyorum. Bildiğim tek şey, EMEK karşılığını bulmalıydı.

Bu yolda doğru adımlar izlenmeli, büyük ve üstün anlamları yüklenenlerin esiri olmamalıyız.

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

ANNEN YOK KİMSEN YOK

12.05.2024- Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu

Annem benim yaşamda özgüvenimin temel kaynağı, kökleri… ‘Annen hastalandı ve öldü’ diyorlardı ama ben kelime olarak biliyorum; “öldü” yani yok… Ama hep içimde ‘Misafirliğe gitti; 2-3 gün sonra sonra gelecek’ diye bekliyorum… Günler geçti gelmiyor… Bir gün dedim ki ‘Annemi bir daha göremeyeceğim’… O zaman ölümün farkına vardım. Kaçtım mezarının başına gittim… Orda annem toprağın altında… Böyle kalakaldım… ‘Annemi bir daha göremeyeceğim annem öldü.’ Eve geldim babama bakıyorum. ‘Allahım babam ölmez inşallah’ diyorum. O zaman anladım tabi ölümü… Ölünebilirmiş…

Aynı gün babam birşey için bana çıkıştı ‘Niye öyle yaptın’ diye… Kala kaldım… Çocuk aklımla o an şuna karar vermiştim: Annen yok kimsen yok… Ve böyle bir karar verdiğimi yıllar sonra anladım…

‘Annen yok kimsen yok’. O zaman kimsen yoksa senin bir şey istemeye hakkın yok. Sadece başkalarını memnun etmeye çalışırsın… Annen yok kimsen yok. Bunun farkına vardığım zaman kendimi yavaş yavaş fark edip hem yaşam ekibi keşfetmeye çalışıyorum hem de kendimi var etmeye çalışıyordum. ‘Yolculuk yapan biri var’ bunu fark etme meselesi… Böylelikle farkına varış yolculuğum devam ediyor… Ben de şimdi farkına vardırmaya çalışıyorum paylaşarak…”

“Büyüklerin denetimlerinden ziyade çocuklar arasında oynayarak hayatı öğrendim ben. Beklentiler ve kızmalar olmadı. Tüm etkileşimi abim ablamlarla yaptım. Bir nevi öncü gibiydiler bana… Tavuğumuz, kedimiz, köpeğimiz, akrebimiz, çiyanımız vardı…”

 
Yorum yapın

Yazan: 12 Mayıs 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , ,

KARADENİZ ÜÇLEMESİ

11.05.2024- Tufan BİLGİLİ-AMAZON rüyası SİNOPE

….

Pontos (Karadeniz) yirmi iki yüzyıl sonra yöresel denizcilerin kendisi için söylenceye dönüşecek;

“Yanoz’da9 eserim,

Yason’da10 keserim,

Adabaşı’nda (Kapri) kaptan seçerim,

Kerempe’de11 tahta atıp ananı bellerim” değişini doğrulayacak şekilde çılgınlaşmıştı. Amiral Aspion Helenlerin tecrübeli ve usta kaptanıydı. Ege’de, Akdeniz’de hatta Atlantik’te yelken açmış dümen tutmuş denizciydi. Nice fırtınalar görmüş, okyanusun dev dalgalarıyla boğuşmuştu. Ancak denizcilerin korkulu rüyası olarak bilinen Karadeniz üçlemeleri duymuş ama hiç karşılaşmamıştı. İşte şimdi yüzleşiyordu! Yılların biriktirdiği denizcilik tecrübelerinin hemen hiçbiri yaşamakta olduğu sıkıntılara çare olmuyordu. Teknesine muntazaman vuran dalgalardan sonra birbiri peşine aralıksız ve düzensiz triremeye çarpan dalgalar teknenin dengesini bozuyor, tekneyi rotasından çıkarıyor, her defasında batma tehlikesi yaşatıyordu.

Bu arada yelken direği de yay gibi eğilmiş kırılmaya ramak kalmıştı. Kaptanın “Camadan vurun”1 komutu ağızdan ağıza süvariye, süvariden de gemicilere ulaştı. İskele ve sancak çarmıhlarından 2 camadan atmak için ana direğe tırmanan gemicilerden biri rüzgârın tesiriyle savrulup güverteye düşer düşmez öldü. Yerine tırmanan gemiciyle dört gemici yelkenin bir kısmını katlayıp, yelkeni küçülttüler.

….

 
Yorum yapın

Yazan: 11 Mayıs 2024 in KONUK YAZARLAR

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

MOORS

10.05.2024- Babloo Suresh Achuthan

Moors, 711 ile 1492 arasında İspanya’yı yaklaşık 781 yıl boyunca fetheden ve yöneten Kuzey Afrikalılardan oluşan bir gruptu. Cebelitarık Boğazı’nı geçtikten sonra Fas’tan geçerek İspanya’nın İber Yarımadasına girdiler. Afrikalı Moors, olağanüstü mimarisi ve mühendislik becerileri ile biliniyorlardı ve İspanya’da üniversiteler ve camiler gibi bugün hala ayakta olan çok sayıda etkileyici yapı inşa ettiler. Matematik, tıp, kimya, filozofi, astronomi, botanik, duvar örme ve tarih gibi çeşitli alanlarda önemli katkılar sağladılar. Afrikalı Moors, bugün hala kullanılan Arap sayılarının Avrupa’da kullanımını ilk tanıtanlar oldu. Tıpta da önemli ilerlemeler kaydettiler, çeşitli hastalıklara karşı tedaviler geliştirdiler ve yaygın olarak kullanılan tıp kitapları oluşturdular. Ayrıca Afrika Moors yetenekli gökbilimcilerdi ve zamanı ölçmek ve gök cisimlerinin konumunu belirlemek için ileri teknikler geliştirdiler. Ayrıca İspanya’da yeni bitkilerin tanıtılması ve birçok kişinin hayran olduğu bahçeler oluşturulması botanike önemli katkılar da sundular. Afrika Moors aynı zamanda duvar örme konusundaki uzmanlıklarıyla biliniyordu ve dünyanın en güzel ve etkileyici binalarından biri olarak kabul edilen Granada’s Alhambra gibi çok sayıda etkileyici yapı inşa ettiler. Sonunda, tarihleri hakkında da kapsamlı bir şekilde yazdılar ve bugün hala çalışmakta olan çok sayıda tarihi metin oluşturdular. Cc.. Ulusal Sanat Müzesi

Konu akademik araştırmacının makalesinde:

ÖZ-Hüseyin GÖKALP- Doktora Öğrencisi

https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/860046
1492 yılında İspanyolların, Müslümanlara karşı kaybettikleri tüm toprakların geri
alınmasını hedefleyen “reconquista” hareketinin öldürücü darbesi ile Gırnata şehri
düştü. Endülüs’te hüküm süren son İslâm hanedanı Nasrîlerin (1238-1492) devleti yıkıldı
ve Endülüs Müslümanlarının İber yarımadasındaki siyasi varlıkları sonra erdi. Bunun bir
sonucu olarak da Müslümanların 712 yılında yarımadaya ayak bastığı günden beri
Berberi, Arap, Yahudi ya da İspanyol olup İslamiyet’i din olarak seçen insanlar, tehcir ve
din değiştirme baskılarına maruz kaldı. Tüm bunlara rağmen çeşitli sebeplerle Endülüs’te
yaşamak zorunda kalmış, resmi olarak Hristiyanlık dinini kabul etmiş ancak gizliden
gizliye Müslümanlığını korumuş bir kitle de varlığını sürdürmeyi başardı. Bu insanlara
düşmanları tarafından aşağılayıcı bir ifade olarak Morisko ismi takıldı. Baskı, yeni duruma
ayak uydurma çabası, nesiller arası din aktarımının sağlanamaması, dil değişimi gibi
sebeplerle zamanla büyük oranda Hristiyanlaştılar ve son kalıntıları da 1609 yılında tehcir
edildi.

BİLKE YORUM: Göçler, Dünyanın demografik yapısını etkilemiştir. Evlenmeler ve kültür alış verişleri olsa da; Afrikalıların atletizmde ve diğer spor dallarında başarılı, Avrupalıların sanatta ve ticarette başarılı olduğunu gözlüyoruz. Genelleme yapmak doğru olmasa da, her coğrafyanın insanlar üzerindeki etkisi yadsınamaz. Ortadoğu coğrafyası, özellikle Dicle-Fırat havzası arkeolojik bulgulara göre, yazının başladığı ve en eski uygarlık kalıntılarının olduğu alanlardır. Tarihi akışa bakılırsa, bu yerlerin dünyada uygarlık düzeyinin en üstün olduğu ülkeler olması beklenir. Ülkeler, kendi yerel kaynaklarını kullanarak üretmeli, kültürünü korumalı, geliştirmeli ve uygarlık yolunda ilerlemeyi amaç edinmelidir. Yoksa, küresel ekonomi ve ticaretin gücü, dünya ülkelerini kendi çarkı içine çekecek, buğday, su gibi temel ihtiyaçlar konusu da güçlerin sermaye malzemesi olacaktır.

 
Yorum yapın

Yazan: 10 Mayıs 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , ,

A.MUHİP DRANAS’IN FAHRİYE ABLA’SI KİM

11.05.2024- Ebru Toktar Çekiç Münire Hanım ile Röportaj

Elim kırılsaydı da bu şiiri yazmasaydım’

Ahmet Muhip Dıranas’a şöhret getiren ‘Fahriye Abla’ şiiri, Türk edebiyatının da en ünlü ve gizemli şiirlerinden biri oldu. Önce ‘Fahriye Abla’nın gerçekten var olup olmadığı üzerine tartışmalar yapıldı, sonra sinema filmi çekilen ilk şiir oldu. 1984 yılında Yavuz Turgul tarafından sinemaya uyarlandığında büyük yankı yaptı. Yeşilçam’ın unutulmazları arasına giren film, o dönem Fahriye Abla’yı oynayan Müjde Ar’ın da ününe ün kattı.

Peki, filmde, ‘mahallenin güzel, ancak haksız dedikodulara konu alan Fahriye Abla’sı’, gerçekte nasıl biriydi? Fahriye Abla, Ahmet Muhip’in hayali miydi yoksa gerçek miydi? Dıranas, ‘Fahriye Abla’ şiirini yazdığı için hiç pişmanlık duydu mu? Kollarında öldüğü eşi Münire Dıranas’a ‘Fahriye Abla’ konusunda ne vasiyet etti?

Bu soruları, gazeteci Ebru Toktar Çekiç, Münire Dıranas’a sordu.

Ahmet Muhip Dıranas ile nasıl tanıştınız?

Babam öldüğü zaman, annem bir avukatla evlendi. Bu yüzden annemin babası olan dedemin evinde büyüdüm. Dedem, Ankara’da eski Orman Bakanlığı yakınlarında bir konak aldı. Ankara’da Ticaret Lisesi’nde okurken, Çocuk Esirgeme Kurumu’nda çalışan teyzemi sık sık ziyaret ederdim. Muhip Bey, müdürle görüşürken beni görmüş. Beni görünce gözlerini öyle dikti ki bana, hiç ayırmadı. Tabii belirteyim ki o zaman dünya güzeliyim. Şimdi bakmayın cildimin bozulduğuna! Her neyse Dıranas da yakışıklı, şöhret sahibi bir adam. O sırada 17-18 yaşlarındaydım. Muhip Bey, 32 yaşında. Beni takip etti, okula gidiyorum, kapıda bekliyor, eve gidiyorum, önünde bekliyor… Ve bir gün evlenme teklif etti. Önce karşı çıktım, fakat o çok ısrar etti. Liseyi bitirmiştim, dedem de ölünce onunla evlendim.

‘Muhip’i baba gibi sevdim’

Muhip Bey’i sevdiniz mi peki?

17 yaşında bir çocuk, 32 yaşında bir adama o sırada ‘Seni sevdim’ diyemez. Annem, babam, dedem hepsi ölmüştü. Yalnız kalmıştım. Evlenmek zorunda kaldım. Ama Muhip Bey ile evlenmekten hep memnun kaldım. Ona, bohem yaşantısı olduğu halde, hiçbir zaman karşı gelmedim. Ben daima dürüst ve saygılı bir şekilde hayatımı sürdürdüm.

O sizi çok sevdi anlaşılan?

Herkes ‘Fahriye Abla’ şiirini konuşur ama Ahmet Muhip Bey, tek şiir kitabını bana ithaf etti. Kendisi bohem adamdı. İçkisini devam ettirdi benimle beraber. Ben hiçbir zaman karşı çıkmadım. Ama o da bana her zaman sevgi, saygı besledi, daima beni methetti. Ben onu hep baba gibi sevdim. Fakat maalesef, bu büyük adamın çocuğu olmuyormuş. Ama ben ondan ayrılıp, başkasıyla evlenmedim.

Hayatından çok kadın geçmiş

Çocuğunuzun olamaması Muhip Bey’den kaynaklanıyor yani?

Sorun ondan kaynaklanıyor. 17 yaşında genç kızım, çocuğum olmaz mı?

Peki, Dıranas’ın çocuğu niye olmuyor?

Çünkü Muhip Bey, benden önce birçok kadınla macera yaşamış. Müthiş bohem yaşamış. O kadarını açıklamayalım artık.

O öldükten sonra genç yaşta dul kaldınız, ama evlenmediniz. Kararınızdan pişman mısınız?

Benim acayip huyum vardır. Namus mefhumu beni her şeyde engellemiş, fakat birçok konuda da başarıya ulaştırmıştır. Çok şükür, şerefimle ayaktayım, ama tabii ki yaşlandım ve yorgunum. Baksanıza yüzüm çok bozuldu benim. Çünkü bin bir dert içinde yaşıyorum. Yalnızlık zor. Ama ben ikinci bir erkeğin koynuna girmedim. Hasan åli Yücel’in annesi beni çok severdi. ‘Münire bir büyük adam geldi, onunla evlenirsen Kapalıçarşı’dan ne istersen alacağını, seni dünya turuna çıkaracağını, malvarlığını bile vereceğini söylüyor; gel evlen, bak çocuğun olur, daha çok gençsin’ dedi. ‘Benim hayatıma sadece eşim girmiştir, başka biri daha giremez’ dedim ve kabul etmedim.

‘Fahriye Abla’ şiiri ne zaman yazılmış?

Benimle evlenmeden yazılmış bir şiir.

‘Fehriye abla sübyancıymış’

Peki, kim bu Fahriye Abla?

Halk bu şiire bayılıyor! Ben evlendiğimde Fahriye kim bilmiyordum. Bu ünlü şiiri öğrenince ‘Kim bu Fahriye?’ diye sordum. İlişkisi olan bir komşusuymuş. Yani olay şu: Muhip Bey’in babası askeri fabrikalarda çalışıyor. O sırada işçiler için Cebeci’de yaptırılan İşçi Evleri’nde kalıyorlar. Fahriye de Muhip Bey’in annesinin komşusu. Sürekli evlerine girip çıkarmış. Aslında Fahriye evli, çoluk çocuk sahibi bir kadın. Ama başkalarıyla da düşüp kalkan hafifmeşrep bir kadın. Zannediyorum Muhip Bey’i de tavlamış o dönem. Muhip Bey, o sıralarda bir sübyan. Yeni erkek olmuş yani. Sanıyorum 15-16 yaşlarında. Fahriye de galiba sübyancıymış!

İlginç vasiyet

Adına şiir yazılan bu kadını kıskandınız mı hiç?

Allah Allah, bu çok saçma bir soru! Ben dünyaya gelmeden 3 yıl önce Muhip Bey, Fahriye Abla’yı tanımış. Fahriye’yi görmedim hayatımda! Muhip Bey benle evlendiğinde Fahriye işi çoktan bitmişti.

Merak ettiniz mi Fahriye Hanım’ı?

Ben, hayatım boyunca Fahriye ismi ile hiç ilgilenmedim. Çünkü benden önce yaşadığı bir kadın. Benden sonra değil bu! Ama Ahmet Muhip Bey, kollarımda ölürken bana ağlayarak ne dedi biliyor musunuz? İlk kez açıklıyorum; Kuran çarpsın ki doğrudur. ‘Münire sakın Fahriye’yi gündeme getirme! Elim kırılsaydı da bu şiiri yazmasaydım. Sen bu konuyu kimseye açma, bu konuyu film yapmak isterler, sakın yaptırma, mani ol’ diye vasiyet etmişti. Ben de hiç konuşmadım. İlk kez konuşuyorum. Kitap da yapacağım anılarımı.

Fahriye Abla, herkesin kafasında farklı bir imge değil mi?

Tahsilli, edebiyat bilenler bu işi o zamandan beri bilir. Fahriye Abla’yı çok yetenekli, çok güzel veya saygın biri gibi gösteriyorlar. Fahriye, sanki mahallede harika bir insanmış gibi herkes ona hayran! Halbuki öyle değil. Fahriye Hanım’ı kimse örnek almasın. Fahriye Hanım bir hafif meşrep. Ama şimdiki kadınlar pek mi hırlı! Hangisinin yeri Münire Dıranas gibi! (Gülüyor)

Sinop’ta müze kurulacak

Vakfı ne zaman kurdunuz?

Ahmet Muhip Dıranas Vakfı’nı, Dıranas öldükten hemen sonra 1980 yılında kurdum. Çünkü evlatsız kaldığım için yüreğim kan ağlıyor. Fakir çocuklara burs veriyorum. Gelenleri çevirmiyorum. Ama kimse vakfı desteklemiyor.

Müze kurma girişiminiz de var sanırım?

Sinop’a müze yaptırıyorum. Müzede, Ahmet Muhip Dıranas’ın şiir kitapları, fotoğrafları, eşyaları olacak. Orada yaşamak istiyorum, ama vakfı da bırakmak istemiyorum.

Maddi sıkıntılar var mı?

Gazeteciler Kooperatifi, Ankara’da İş Bankası Blokları’nın oralarda arsa dağıtmıştı. Muhip Bey de ölmeden buradan arsa almıştı. Ancak Muhip Bey, ‘Arsayı Münire adına verin’ demiş.

Tapu da var elimde. Arsanın inşaatı için Muhip Bey’in anlaştığı kişi, Muhip Bey ölünce arsayı ‘Muhip Dıranas bana verdi’ diyerek kayıtlar çıkarıp, imza taklit ederek, arsayı ve buraya yaptığı bütün daireleri almış. Bu konuda dava açıp, haklarımı isteyeceğim. Çünkü belgeler var elimde! Korkunç bir memleket bu Türkiye! Muhip Bey ölünce olmuş hepsi… Şu andaki vakfımızın Gazi Mustafa Kemal Bulvarı’ndaki yerini bize rahmetli eski Başbakan Bülent Ecevit verdi. Kendisi bizi çok severdi.

Uzun bir yazı ama ben çok sevdim.

Fotoğraf Ahmet Muhip Dranas ve eşi Münire hanıma ait

 
Yorum yapın

Yazan: 09 Mayıs 2024 in Uncategorized

 

DOSTOYEVSKI’NİN KÖPEK HİKAYESİ

08.05.2024- Akın ALTAN

Dostoyevski okuduğu şiir nedeniyle Rus Çarı tarafından hapse mahkum edilir. Hapishanedeki bir köpekle dost olur ve onunla mahkumların arsındaki ilişkileri gözlemler. Aslında bir nevi insan ilişkileri üzerine deney yapar.

Gözlemleri sonucu, insanları tanıdığını sanırken ne kadar yanıldığını anlar ve onları ‘kara halk’ olarak tanımlar. Onu bu düşünceye sevk eden de yine insanların davranışlarıdır.

Mahkumlar her geçtiğinde köpeği tekmeler. Köpek ise yanına bir mahkum yaklaştığında eğilir ve tepki vermez. Bunun gören Dostoyevski, köpeğe yaklaşır ve onun başını okşar. Köpek sanılanın aksine ona şaşkınlıkla bakar. Acı acı havlayarak yanından hızla uzaklaşır.

Önüne gelen mahkumun tekmelediği köpek, o günden sonra nerede Dostoyevski’yi görse ondan kaçar ve ona bir daha asla yaklaşmaz.

Dostoyevski’nin köpekle olan hikayesi, sevgisizlik üzerine yapılan efsanevi bir deneydir. Çünkü, ruhu köleleştirilmiş olan köpek sevgiye muhtaçtır. Tıpkı insanlar gibi.

Sürekli haksızlığa uğramış ve kötü muamele görmüş insanlar, aslında sevgiye açtırlar. Bu insanlar, iyi bir davranışla karşılaştıklarında nasıl tepki vereceklerini bilemezler. Böylesi kişilerin gözünde onları aşağılamak, onlara sunulmuş bir nimettir. Eşit ve iyi davranış, onların gözünde değersizdir.

Dostoyevski bu durumu şöyle özetler: “Zulüm bir alışkanlıktır; insanda bu alışkanlığın kökleşmesi, sonunda hastalığa dönüşmesi mümkündür. Sarsılmaz inancıma göre, en iyi insan bile alışkanlıkla, sanki bir hayvanmış gibi kabalaşıp o derece aptallaşabilir. Kanla, kudretle mest olur; hoyratlığı, ahlaksızlığı, içindeki kötülüğü büsbütün geliştirir; aklı, duyguları kesinlikle doğal olmayan hareketleri yadırgamaz ve sonunda bundan zevk almaya başlar. Bir zalimde hem insanlık, hem de vatandaşlık tamamıyla yok olmuştur; yeniden onurlu bir insan olması, pişmanlık duyup eski hayatına dönmesi imkansızdır artık. İşin asıl kötü yanı, böyle bir başına buyrukluk kolayca topluluğa sirayet edebilir; kudret, son derece ayartıcı bir şeydir. Toplum da böyle bir etkiye kayıtsız kalırsa, bu alışkanlığın toplulukta kökleşmesi işten bile değildir. Kısacası, bir insana kendi benzerine fiziksel ceza verme hakkının tanınması topluluğun yaralarından biridir; bu yara bir yandan o topluluktaki özü ve vatandaşlık duygusunu kemirirken, öte yandan önüne geçilmez bir düzensizliğe yol açar.”

BİLKE YORUM:

Gittikçe, insanlar köleleşiyor yanlışlara. Popüler kültürün renkli, zengin, aldatıcı renkleri ile insanlara yular mı takılıyor ne? Önlem almak yerine, düzenin ekmeğine kim yağ sürüyor?

Dünyada insan sayısı çoğaldıkça, köleleştirmenin maksimum sınırları büyüdükçe büyüyor. Köleleşmeye yönelimin artması da ibretlik. Eski çağlardan beri negatifin artan ibresi, ezberlere davetiye çıkarıyor. Sınırları zorlayanlar ve köleleşmeyenler de düzene aykırı kalıyorlar.

 
Yorum yapın

Yazan: 08 Mayıs 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , ,