Derneğimizin kullandığı daireyi bize tahsis eden, tüm dernek harcamalarımızın sponsoru olan Sayın Kezban SARIKAYA’ya, Denetleme Kurulu Başkanımız Günsel DİRİ ve Saymanımız Sabriye TOP teşekkür belgemizi takdim ettiler.
Kuruluş tarihimiz 2008 Ağustos’tan bu güne, kırsal alanlardan kente eğitim için gelen ve çok büyük çabalar harcayan gençlerimizi destekledik. Döngüyü oluşturmak kolay olmadı. Masrafı sıfır olan bir dernek olarak, sponsorumuza minnet borçluyuz.
Aile, hastalık ve eğitim yardımlarımızı hep birlikte başardık. Mezun öğrencilerimizden vefalı olanların da çorbada tuzu oluyor, dernek komşularımızın, meslektaşlarımızın, üyelerimizin de. Koli yardımını tercih etmedik, talebe değil ihtiyaç önceliğini göz önüne alarak nakit verdik. Yardım severlerimize, yardımları dekont ve gider makbuzu ile belgeledik. Herkese teşekkür ediyoruz.
Bu yıl, bir dişçilik, bir hukuk, bir de engelli öğretmenliği öğrencilerimiz mezun oluyor. Yolları açık olsun. 4K Köy Kent Kültür Köprüsü Projemiz yine durmadan devam edecek. Sitemiz de kültür çalışmalarına ve konuk yazarlara yer verecek. Sistemli, dengeli ve adaletli bir ülke olmak için el ele…
Zamanla alışkanlıklar ve kültürler ne kadar hızlı değişiyor. Yazılı kaynaklar, bu değişimin kanıtları olarak önemli belge niteliği taşıyacak ileride. Yaşanmışlıklar, o anın duygusal yoğunluklarını da taşıyarak belleğimizde saklanıyor. Varlık ve eşyaların insanlara bıraktığı izleri ve insanın zaman ve eşyaya bıraktıklarını bu yazılarda okuyor, sanki video kaydı gibi izliyor, kaybettiklerimize tanık oluyoruz. Konuk yazarlarımıza HALKBİLİMİ alanına katkıları için teşekkür ediyoruz. BİLKE
Çocukluğumun sokakları hep denize çıkardı. Pencere kenarlarında sardunyalar, kapı önlerinde kokularıyla mest eden hanımeller. Bahçelerde gülü, leylağı, kasım patları, karagözleri. Her evden gelen çocuk seslerine karışan büyüklerin kahkahaları. Kimi görsen tanıdık. Eve gidene kadar bir kayık dolusu selam yollanırdı anneye babaya.
Öyle kaygılar yoktu “bu çocuk nerde ?” diye mutlaka bir komşu evinden çıkıverirdi elinde koca bir dilim salçalı ekmek. Sokak arasında seslerimiz yankılanırdı:
”Saniye yenge , Emine abla, annem içi etli hamur yaptı sizi de çağırıyor.”
Bütün yarım ada bu çağrıları duyardı sanki. Çocuklara ayrı yer sofrası kurulurdu. Döke saça yiyebilelim diye. O meret, yalnızların yemeği değil ki. Yer sofrası coşacak, şen kahkahalar içinde kaşıklar birbiriyle çarpışarak. Annemin hikayeleriyle sohbet koyulaşacak. Herkes ağzına bakacak. Annemin anlatımı, mimikleri usta bir tiyatrocu gibi içine çekerdi insanı. Ben ne kadar kalemime hakimsem, annem de o kadar diline hakimdi. Sonra anladım ki okumanın faydalarıydı bunlar. Annem okumayı çok severdi. Yolda gazete parçası görse okurdu. Kütüphaneye üyeydi kitap alırdı. Kerime Nadir, Yakup Kadri Karaosmanoğlu daha niceleriyle büyüdük. Benim şehrim büyülüydü sanki. Her şehrimin insanı gibi bende aşıktım şehrime. Bütün yollar denize çıkardı.
Sofya ile aramızda 4-5 yaş vardı . Safiye 17-18 ben ise 13 yaşında idik. Evlendik görücü usulüyle, bu yazıları yaşadığım günlerden 62yılı geride bıraktık. Neler yaşamıştık bu 62 yılda, yazmak için bir ömür lazım o da biz de kalmadı, sadece önemli iz bırakan olayları ancak yazabiliyorum.
Aslında ikimiz de çocuk yaştaydık, tartışma nedenlerimizi düşündükçe gülmemek mümkün değil: sizin köy mü daha güzel yoksa bizim köy mü, senin baban mı iyi adam benim ki mi gibi; kendimizce yaşımıza uygun bir sebep bulurduk tartışmak için.
İlk çocuğumuzu cehalete kurban ettik,(Havva 1960-62); Havva iki yaşına girmiş fakat halen yürüyemiyordu. Yürüyebilmesi için yaptırdığımız iğnenin aşırı dozu ve enfeksiyon kapması sonucu 24 saatte kaybettik.
DAMAT İNTİHAR EDİNCE
Bir son bahar mevsimiydi , mezarlığın aşağısında çağıl arasında çift sürüyordum, Sofya’da kömüşlerin önüne yürüyordu. Derinden kulağımıza gelen davul sesi bizi heyecanlandırıyor, bırak işi gücü düğün başladı diyorduk, ikimiz de çocuk denecek yaşta olduğumuzdan bir an önce tarlayı bitirip akşam erkenden düğüne gidecektik.
Düğün komşumuz Kücü dayının oğlu , CİSO’nun düğünü, Ciso(Hasan) kücü İbrahim dayının tek çocuğu idi, bir de kızı varmış kücü dayının , gürgenlikte ağaç keserken kestiği ağacın altında kalarak hayatını kaybetmiş. Ciso köydeki diğer yetişkin gençler gibi ( genelde yoksul olanlar) uzunca süredir Zonguldak kömür ocaklarında çalışıyordu. Evlenme zamanı gelmiş geçmişti bile. Nihayet güzel bir düğün kuruldu 2 davul 2 zurna ve köçek, düğün başladı.
Tam düğün için kıyafetlerimizi giyip hazırlanıyorduk ki , komşu acı haberi verdi; damat intihar etmiş dedi. Gerçekten davullarda susmuştu, bu defa düğüne değil de taziyeye uygun bir kıyafetle düğün evine taziye için gittim.
Akşam karanlık basarken bir ara damadın yokluğu fark edilir, herkes damadı aramaya başlar, çevreye dağılanlardan biri birde bakmış evin hemen yakınında tarlaların ortasında kocaman bir meşe ağacında sallanıp durur ciso nun cansız bedeni.
Dikmen’e haberci gitti (başka ulaşım yok , telefon yok), jandarma, doktor geldi otopsi yapıldı, kesildi biçildi, gerdek yerine mezara girdi ertesi gün Ciz Hasan. Evlenmek istememiş ciso, babasın israrı üzerine düğün kurulmuş dendi. Kömür ocaklarında çalışırken erkekliğini yitirmiş dendi, doğuştan iktidarsızmış dendi, dendi de dendi; gerçek sebep Ciz Hasan la birlikte gömülüp gitti.
Ne önemi var ki ha öyle olmuş ha böyle. Cenaze yıkanırken suyunu da bana döktürdüler, sen hocasın öğrenmen lazım dediler. Otopsi için parçalanmış cesedi hayatım boyunca unutamadım, bende derin bir travma yarattı olay.
İyi anılarım da var bu yıllara ait: duymuştum bir yerlerden, hiç okula gitmeden ilkokul diploması alına biliyormuş. Arada bir anamın başını ağrıtıp duruyordum ; anne ben bu köyde sıkılıyorum, bir yere gitmek istiyorum , belki İstanbul’a gidip bir kuran kursu, hafızlık filan , zaten neredeyse kuranın ¼ ünü ezberlemiştim. Hafız bir komşumuz vardı ramazanlarda kasabalara gidip mukabele okurdu, iyi para toplardı, itibarı da vardı hafızlığın hani. Ancak istanbul’da barınacak yer ve giderleri karşılayacak durum yoktu.
Hiç olmazsa bir ilkokul diploması almalıydım başka bir şey yapma imkanım yoktu. Annem :“ Sinop’ta hoca amcamız var git ona anlat bakalım bir şey yapabiliyor mu” dedi. Çam sakızı çoban armağanı hesabı 2-3 kg yağ yoğurt alıp geldim Sinop’a Abdullah Karagülle, amca dede kardeşleri oğlu idi. Milli Eğitim eğitim araçları müdürü idi.. Anlattım derdimi, O yıllarda henüz dışarıdan giren için düzenlenen sınav sistemi yoktu. Cumhuriyet ilkokulu müdürünü aradı rica etti. Müdür,” gönder gelsin “ dedi.
Müdür odasına aldı beni , iki tanede bayan öğretmen çağırdı sınıflardan, dört kişi olduk müdürün odasında. Önce metin okuttular sonra dört işlem, din dersi , kıraat la küçük bir süre okudum., müzik dediler, nota filan hiç görmemiştim. Sen ne iş yaparsın köyde dediler, çiftçilik yapar çobanlık yaparım dedim. Çobanlık yaparken hiç türkü söylermisin dediler, söylerim dedim, ozaman hadi söyle ne biliyorsan dediler. O an aklıma gelen:
otobüsler boyandı,
kol orduya dayandı,
benim sevdiğim şöför
alkanlara boyandı….türküsüne asıldım; müdür: biraz yavaş söyle şimdi sınıflardaki çocuklar toplanacak buraya ne var diye dedi. Böylece benim sınav bitmişti .Ertesi gün diplomayı alıp Abdullah amcaya teşekkür edip, büyük bir sevinçle döndüm köye.Köye ilk okul diploması getiren ilk ve tek kişi idim , nasıl mutlu olmayayım ki. Köyümüze ilkokul bu tarihten 11 yıl sonra açıldı
Bu yıllarda babam da İstanbulda çalışmaktaydı, benim düğünden dolayı bir miktar borçlanmıştık. 3 yıldır babam İstanbul’da idi.1964 ilk baharında İstanbul’a babamın yanına gittim, birkaç gün kalıp babamla birlikte köye döndük. Babamın bu gelişi baya zengin bir dönüş olmuştu; (hasan kalfa kadar değil tabi, Hasan kalfa anamın dedesi İstanbul’dan köye dokuz katırla geldiği söylenir), her tür bakır eşyalar, ev halkına giyeceklerin en iyisinden, altıparmak urba ve saire, at takımı heybesi, radyo, gereken her şeyi almıştı babam iyi para harcamıştı kısacası.
O yıl ot orak harman işleri bitince aradaki boşluktan faydalanarak Sinopa ablamı ziyarete gelmiştim. hem uygulamadandır kış gelirken kasabadaki yakınlara kışlık erzak gönderilir, benim için bir değişiklik olacaktı hem gezecek hem ablamı ziyaret edecektim. Sami eniştem Amerikalıların yanında radarda çalışıyordu. Sinop’ta İngilizceye ve Amerikalılara karşı yaygın bir sempati vardı. Bu sempatinin haklı nedenleri de vardı hani. Bırakın dünyayı , ülkeyle bile doğru dürüst bağı olmayan 10-12 bin nüfuslu ,hapishanesi ve limanı ile ünlü, hiçbir gelir kaynağı olmayan küçük bir kasabaya, davranış biçimleri ve ekonomik farklılıkları ile sanki uzaydan gelen yabancılar gibi gelip şehrin tepesine üs kurmuşlardı (halk buraya radar derdi).
Zaten bir takım küçük yardımlarla (marşal yardımı okullara süt tozu yardımı, orduya yapılan miadı dolmuş araç gereç yardımı gibi) Türkiye’de Amerikan sempatisinin alt yapısı oluşmuştu, halk kolay kabullendi bu durumu. Ciklet sigara wiski, kot pantolonla tanıştırdılar yaşlı kıtanın küçük kasabasındaki insanları. Çocuklar “okey jiklet Money” büyükler “helo havayu” demeyi öğrendi kısa sürede. mahrumiyet bölgesi (hardship tour)olduğu için gelen askerler 1 yıl kalıp giderdi, Türkiye’ye gelen her asker mutlaka birkaç çift bot, bir kaç battaniye ve halı alırdı. İlerleyen yıllarda ailelerini de getirmeye başlayınca ev sahiplerinin yüzü güldü. 200-250 dolara kiralardı Amerikalılar evleri. O zamanlar 250 dolar büyük paraydı. Amerikalı er maaşı 1000$ civarı idi.
Her neyse hikayemize dönersek, bir sonbahar günü hem gezmeye hemde ablamla eniştemi ziyarete gelmiştim Sinopa. Gezerken , bugünkü adliyenin önünde seyyar bir kara tahtada tebeşirle şöyle yazıyordu: “Halk eğitim müdürlüğü tarafından akşamları ücretsiz İngilizce kursu tertib edilecektir. İlgilenenlerin Halk eğitim müdürlüğüne kaydını yaptırması …” Kara tahtanın önünde durup sindirerek okudum, biraz ileri gidip geri döndüm tekrar okudum, adeta resmini çektim kara tahtanın . hayır mümkün değildi, Türkçeyi bile doğru dürüst bilmeyen , mektep medrese görmemiş bir adam İngilizce öğrenemezdi, zaman kaybı olurdu , macera olurdu, olsun nasıl olsa bedava idi, bir şey ödenmeyecekti, kalacak yer de vardı, ama bir şey yoktu, öz güven, köyden kasabaya ikinci gelişimdi. Aksanım, tavrım, kıyafetimle köyden, çobanlıktan geldiğim her halimden belli idi, kara tahtayı bugün ilk defa görmüştüm adliyenin önünde. Bu donanımla şehirlilerin arasına katılacak, dahası bir de yabancı dil öğrenecektim, olmaz ,olamazdı, gün boyu düşünüp cesaretimi toplamaya çalıştım. Zor da olsa kararımı vermiştim. Ertesi gün Halk eğitime gidip kaydımı yaptırdım. Kurs haftada 3 gün idi, barış gönüllüsü ,Amerikalı hoca Robert Dankoff tarafından verilecekti. İlkokula giden çocuk heyecanı ile gidip sınıfın en arka sırasına oturdum. Cumhuriyet İlkokulundaki büyük bir sınıf ayarlanmıştı, sadece tanışma gibi , hoca isimlerimizi yazdı. 80 kişi gelmişti ilk gece. Hızla düştü bu sayı. Bir hafta sonra 40-50 ye, ikinci haftada 25-30’a kadar düştü.
Yavaş da olsa adapte oluyordum ortama, ara ara güldükleri oluyordu benim konuşmalara: mesela sıra demekte baya zorlanıyordum, sıra diye bir sözcük yoktu benim dağarcıkta, kitabımızda her şey İngilizce idi Türkçesi yoktu. “Let’s learn English” di kitabımızın adı. “The book is on the desk “ sözcüğünü kitap masanın üzerinde diye tercüme ederdim. Halbuki kitap sıranın üzerinde olacaktı doğrusu. İşte böyle bazen gülerlerdi ama pek aldırmazdım.
Hatıratım uzun zamandır günlüğüme ara vermıstım. tekrar baslayabıldım nıhayet. Tuberkuloz neticesi bir kaç aylık istirahatten sonra tekrar kilolarımla işe dondum. Çünkü istirahatim boyunca köyde bana anneciğim bol bol tereyağı ve bal yedirmişti. Hastalık günlerinde baya sıkıntılı günler yaşamıştım. akcıgerler kalbı de etkılıyor, darlık yapıyordu zaman zaman olume yaklastıgımı hıssederdım.
4 cocugun babasız ortada kalma tehlıkesı ve korkusu benı iyice korkuturdu. Tanrıya ettıgım dualarda kendım için degıl cocuklar ıcın yakarırdım. Bır defasında köyde ıyıce fenalastım at sırtında beni Bafra’dakı doktora götürdüler . Nıhayet ıstırahat bıttı ve ısıme dondum. Dondugumde benı farklı bır bolume verdıler,Daha once Dıspatcher (arac sevk memuru)ıken mudurun yanında daktılo olarak calısmaya basladım. Aynı zamanda on parmak daktılom vardı. Burada duzenlı bır mesaım vardı ama ders calısma sansım yoktu.bır kac ay sonra dıspatcher kadrosunda bosluk oldu ve oraya dondum. Tekrar derslerıme baslamıstım. Orta okulu bıtırdım pesınden lıse ve nıhayet ozamanlar dısardan devam mecburıyetı olmayan sınrlı bır kac okuldan bırı olan sevk ve ıdare yuksek okluna(sıyo) ya kayıt oldum.
Yıl 1975, puanım 416 idi. Sevk ve idare yuksek okulu 1974 Ecevıt hukumetı donemınde kurulmus Turkıye ve Orta dogu Amme ıdaresı Enstıtusune baglı bır yuksek okuldu. Okulumu sevmıstım cunku egıtım ıcerıgı cok genıs ve genel kultur agırlıklı hayata daır ne varsa psıkolojı sosyolojı, hukuk,anayasa, ekonomı ıstatıstık matematık ısletme yonetımı personel yonetım, organızasyon ve metod ne kadar sosyal konular varsa hepsınden temel bılgılerı ogretıyordu.
Zaman zaman haftada bırden fazla Ankara’ya gıttıgım oluyordu. Ankarayı da çok sevmıstım. Sıhhıye’de bır parkta oturup cay ve ya bıra ıcmek guzeldı.Sakarya’ da pıknık dıye tabır edılen bır bırahane vardı kapalı ve acık mekanı olan bır yerdı .Sınoplular orayı cok severdı.Aslında butun Turkıyenın gozdesı bır yerdı orası.Her gıttıgımde oraya ugrar mutlaka bır sosıs tava ıle bıra ıcerdım.Ankaranın guzel tarafı bu ıdı benım ıçin. Dıger zamanlarda genellıkle pıde yerdık. En ucuz karın doyurmanın yolu bu ıdı. O yıllarda ekonomık durumum hic de ıyı degıldı. Çunku 1974 de evın bulundugu yerın arsasını almıstık. Yaklaşık 35000 tl ödeyerek aldıgımız arsanın yarıdan fazlası dostlardan alınan borçlarla tamamlanmıştı. Yine aynı yıllarda aldığım maaş ise 1500-2000 tl arası idi.
Arsayı almak ben ve eşım icin farklı bir şeydi ,sadece bir arsa değildi o bizim için, şehre açılan bir kapının anahtarı ,aıle ıcın yenı bır cagın baslangıcı ,ailenin sigortası, koyden kente gecıs yolunda onemlı bır donum noktası, kısaca aılenın ıkametını Dudastan Kefevı mahallesıne tasıyacaktı bu arsa.
Yaklaşık bir asır önce(tahminen 1850-1880) İstanbul’dan köye gelip o günün zor koşulları altında köyde yeni bir düzen kuran Hasan Kalfa(annemin annesinin babası) ve köyde yerleşik olan Kuzundayı Mehmet(her iki dedemin babası İsmail ve Aziz dedelerimin) O günkü 10-12 milyon nufuslu Türkiyenin%95 okuma yazma bilmeyen ve kırsal kesimde yaşayan yine 2/3’ü hasta sağlıksız bir toplumun bir yandan savaş diğer yandan kıtlık, Osmanlının çöküş yılları, toprakların eyaletlerin birer birer elden gittiği yıllardır bu yıllar. Köyde yaşamak hem daha emniyetli hem daha ekonomıktır. Devlet vatandaşı için hiç bir şey yapamamakta (eşkıyalara karşı iç güvenlik bıle saglanamamaktadır) fakat ağır vergiler zorunlu olarak savaşın geregı devam etmektedır.Galıba bızım koy ve benzer koylerın kentlerden ve devletten uzak ulaşım olmayan uç noktalarda yerleşmelerininde en önemli sebeplerınden bırısı bu dıye duşunuyorum. Bu dönem insanları yoksulluk, yetimliğin ağır pençesi altında nesillerini zar zor devam ettirmekten başka bir şey duşunmemektedır.
Konuşmak ve anlatmak zor… Her anımsadığımda gözlerim doluyor. İçime kara bir bulut çöküyor. Yutkunmakta, nefes almakta zorlanıyorum. Biz hiç olmadık sanki. Hiç yaşamadık… O insanlar, göçüp gidenler, geride kalanlar eski bir rüyanın gün geçtikçe silinen izleri gibi. Anneler günü, doğum günü, nişanlılık veya evlilik yıl dönümü gibi kavramlar bizim yaşadığımız sokaklara, evlere henüz uğramamıştı. Ben hiçbir kadının doğum günün hatırlamadığı için kocasına fırça attığını otuz yaşıma kadar görmedim. Çünkü kendileri de anımsamazlardı. Devir değişti, daha eski çamlar bardak olmadan televizyonlar bir bir hepsini yaşamımıza katıverdiler.
Ben anneler günü olduğu için anneme hiç çiçek vermedim. Tek bir armağan bile almadım. Yaşamı boyunca limon kolonyası, toz deterjan veya sabun dışında herhangi bir koku ile tanışmamış kadına gidip bahar çiçekleri kokan bir parfüm alsam ne komik olurdu. Adım gibi eminim ki kutusunu şöyle bir evirip çevirirdi. Paketi neresinden açacağını bilemezdi. Bana geri uzatır açmamı isterdi. Sonra da buna kaç para verdin diye sorardı. Elbette ona verdiğim parayı olduğu gibi söylemezdim. Biraz azaltırdım. Bunu duyunca gözlerini kocaman açıp şaşkın şakın yüzüme bakıp. Koca bir gün, koca bir tarla yevmiyesi haaa, derdi. Yazık etmişsin paraya. Keşke boğazına gitseydi. Hiç olmazsa ayağına bir pantolon alsaydın derdi.
Annem ile ben çok hızlı değişen bir dönemin iki farklı insanı olarak değiştik. Tam olarak benim ne iş yaptığımı bile anlamazdı. Alışkanlıklarımız, değer yargılarımız, dünyaya bakışımız birbirinden çok uzaktaydı. Bunun aslında hiçbir önemi yoktur. Çünkü ne yaparsanız yapın, kim olursanız olun onun çocuğu olmaktan daha ötesinin bulunmadığı bir çemberin içinden çıkamazsınız. Üstelik o çember dışarı çıkmaktan çok içinde kalmayı isteyebileceğiniz bir çemberdir. Anne nasıl çocuğunu koşulsuz ve istisnasız severse, çocuğu da annesini öyle sever.
Annemi yitireli yedi yıl bile olmadı. Sanki yüz yıl eskiymiş gibi yokluğu, çok ama çok eskiden kaybetmişim gibi boşluğu… Ben eve döndüğümde bahçe duvarının briketlerinden sokağa pamuk çırpısı dumanları yükselirdi. Kapıdan girerdim, annem ocakta yemek pişiriyor. Dünyanın en güzel domatesli pilavı, kuru fasulyesi, samsası, taze fasulye veya kapuskası o isli birkaç briketten örülmüş ocakta pişerdi. Rüyalarımda bazen onu hala dumandan yaşarmış mavi gözleriyle, nemli çırpıları üflerken görüyorum. Yaşmağı başından azıcık aşağıya kaymış, bir tutam saç yanaklarının kıyısından boynuna doğru sallanmış. Anne acıktım, diyorum. Dur patlama, diyor. Azıcık bekle de soğusun…
Şimdi yokluğunda annemle ilgili düşle kuruyorum bazen. Kültür parka gitseydik mesela. Dönme dolaba falan binseydik. Elimizde kocaman birer dondurma… Pamuk şeker veya kağıt helva. Annem hiç vapura binmemiştir örneğin. Uçağa da. Bir uçağa atlayıp hiç olmayacak bir şey yapabilsek. Ilgaz’a kayağa gitsek veya Halfeti’ye tekne turuna… Kulağa basit geliyor, biliyorum. Bu aslında bizim için Marsta olmak ile aynı şey… Annem bir kez benim yaşadığım küçük kasabaya geldi. Birkaç ay kaldı. Ormanlara gittik, deniz kıyısına, denizin neredeyse öpüp sarıldığı ağaçların gölgesinde dinlendik. Ama onu (sadece karşıki evin zar zor balkonunu gören) küçük apartman dairesi kadar mutlu etmedi. Geriye dönerken çocuklar gibi şendi. Bin iki yüz kilometre yol geçtik, bir kez bile gözünü kırpmadı.
Belki yaşamının son on yılında annemin Anneler Gününü kutladım. Çoğunlukla kuru kuruya telefonda konuşarak… Eğer yanındaysam genellikle tatlı alırdım, dondurma falan. O artık yok. Ama ben yine de onun Anneler günün kutluyorum. Onunla birlikte eşimin ve tanıdığım bütün annelerin Anneler Günü Kutlu Olsun. Dünyaya getiren veya getirmeyen fedakarlık eden, Seven, Esirgeyen, kaygılanan Tüm Annelerin Günü Kutlu Olsun…Seyfullah ÇALIŞKAN
Milli Kütüphane, Meclis Kütüphanesi arasında mekik dokuduğum günlerdi. Sinop’ta halkbilimi araştırmaları ile Atatürk’ün dikkatini çeken M.Şakir ÜLKÜTAŞIR’IN, dergiler ve gazetelerdeki makalelerine ulaşmak hayli zamanımı almıştı. Hıdırellez günü, eskiden Sinop’ta neler yapıldığını bilmek isteyenler için, araştırmalarımı sunuyorum. Y.SARIKAYA- Bir İnci Memleketim, 2010, s,502- 505
SİNOP’TAHIDIRELLEZ GÜNÜNE AİT ADETLER
Sinop ve havalisinde Hıdırellez, hem ilkbaharı tes’it etmek suretiyle yapılan bir bayram; hem de –bilhassa köylerde- yatırları ziyaret gibi dini bir törenin icra edildiği bir gündür. Bu adet, söylendiğine göre, atalardan kalma pek eski bir görenektir.
Hıdırellez münasebetiyle kasabalarda yüzük çekilir; yakın kırlarda eğlenceler tertip edilir; köy halkı da yatırlar etrafında keşkekler pişirir, ziyeretler yapar. Bu eğlence ziyaret gününe bilhassa köylü halk, tekke günü de derler.
Yüzük çekmek: bu adet, yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, daha çok kasabalarda yapılan bir eğlencedir. Mamafih, bu iş bir eğlence olduğu kadar genç kızların bir talih denemeleri işidir de.
Bunun için Hıdırellezden iki üç gün evvel, birçok kadınlardan yüzük, iğne, düğme gibi şeyler toplanır. Herkes malını bittabi bilir. Toplanan bu eşya ya bir toprak kavanoz veya çömlek içine konur. Kavanozun içine su ve biraz yeşil ot da ilave edilir. Çömleğin ağzını al bir gaz bezi ile sıkıca bağlarlar ve bunu bahçede bir gülfidanının dibine gömerler. İçi niyet dolu bu kavanoz, bir gece gül dibinde bekletilir.
Hıdırellez günü sabahleyin erkenden, bütün kadınlar muayyen bir evin bahçesinde toplanırlar. Küçük yaşta, ergen bir kızın yüzüne namaz bezi örterler. Niyet dolu kavanozu da kızın boynuna koyarlar. Bu mecliste mani söyleyen bir takım hanımlar da bulunur. Bunlardan biri mani söylemeye başlar ve her maniyi müteakip kavanozdan bir yüzük, yani bir niyet çekilir. Söylenen manilerden herkes ve bilhassa genç, ergen kızlar türlü, türlü tefe’ullerde bulunurlar. Gülünür, eğlenilir, çalgılar çalınır.
Bu törenden sonra güle eğlene yemekler yenilir. İşte bu yüzük çekme adetinin haftasına da Tekke olur. Bu adet aynı şekilde, Ayancık, Gerze ve Boyabat’ta da yapılır.
Sinop’ta Tekke, Seyit Bilal yanında yapılır. Burası yüksek ve çemenzar bir yerdir. Bu tören aynı bayram gibi dağdağalı olur. Şu kadar ki, Tekke törenine sadece kadınlar iştirak eder. Tekkeye ekseriyetle Cumartesi günü gidilir. Şayet hava müsait olmazsa, tören ikinci haftaya bırakılır.
Kadınlar Tekke bayramına bilhassa önem verirler. Tekke günü için, yeni elbiseler, yeni kunduralar mutlaka daha önceden diktirilip hazırlanır. Her kadın o gün, haline göre yeni şeyler giyer, bütün ziynetlerini takar takıştırır. Hele yeni gelinle, bugün büyük bir itina ile süslenirler. Hatta içlerinde gelinliklerini giymiş olanlar da bulunur.
Bir gün evvel Tekke yerinde, dolap veya beşik kurulur. Dolap, dört küçük beşikten ibaret olup, her beşiğe üçer kişi biner. Bostan dolabı gibi bir mesnet etrafında havalanıp döner. Beşik ise, İstanbul’da eski bayram yerlerinde kurulan beşikler gibidir. Bunun içine on, onbeş kadar kadın, kız biner ve mütemadiyen sallanırlar.
Dolapların yanında ihtiyar kadınlardan bazıları mani, türkü söyler, dümbelek çalar ve bahşiş toplar. Dümbelek çalan kadın birçok türkü ve maniler arasında şunu sık, sık tekrarlar:
Aşağı hamamın yokuşu
Söküldü mestimin dikişi.
Kocakarıların cümbüşü
Helesa,yelesa…
Tekkeye iştirak eden yeni gelinler, o günü akraba ve diğer bütün ahbaplarına şeker alıp ikram ederler. Bununla beraber, kız ve oğlan evinin ve diğer ahbapların, iki üç takım, hepsini dolaba bindirir ve dolap paralarını da gelin hanım verir.
Tekke yerinde, beşik ve dolaplarda sallanılmakla beraber, Alaylar alaylar-Hizarımızın çevresi adları verilen bazı oyunlar da oynanılır.
Alaylar alaylar oyununu, elele tutuşmuş karşılıklı beşer onar kadından mürekkep iki grup oynar.
Bir grup:
Alaylar, alaylar tortop alaylar.
Öteki grup:
Ne istiyorsun, ne istiyorsun bizim alaydan
İçinizde bir güzel var, onu isteriz
O güzelin adı nedir, bize bildirin.
O güzelin adı….kadındır.
Uğurludur, usludur yalnız veremem.
Hücum vaziyetinde
Eşimle, dostumla varır alırız.
Der ve derhal hücum ederek, hangi kızın adı söylenmiş ise onu öteki grup içinden alırlar. Oyun müteaddit defalar ve şahıslar değişmek suretiyle böylece tekrarlanır.
Hizarımın çevresi oyunu ise, yirmi yirmibeş kadın veya kız tarafından halkalanmak suretiyle oynanır. Halka teşkil edildikten sonra hep bir ağızdan:
“Vay sizin yerde, vay bizim yerde baharı böyle ekerler, biçerler” diyerek bağrışırlar.
Tekke günü için, herkes haline göre kuzular doldurur; tavuklar pişirir, helva, börek ve türlü, türlü hamur işleri tatlıları yaparlar. Bu gün kasabanın bütün seyyar satıcıları da mesire yerinde alışverişte bulunurlar. Akşamüstü herkes hazırladığı yemekleri güle oynaya yer ve geç vakit, ekseriya yaya olarak evlere dönülür. Sinop’un diğer kasabalarının da her birinin kendine mahsus Hıdırellezi, Tekke yerleri vardır.
Köylerde Tekke: Köylüler Hıdırellez bayramına bilhassa itina ederler. Bugün, onlar da kasabalılar gibi giyinip kuşanırlar. Köylülerin Tekke için toplandıkları birtakım yerler vardır. Sinop merkez ilçesi dahilinde “Delitepe”, “Taslaklar”, “Sarı Tekke” ve “Yenicuma” bilhassa meşhurdur.
Taslaklar, Sinop’un 25 km güneybatısında bulunan bir yerdir. Hıdırellez’den sonra gelen ilk Çarşamba günü halk burada toplanır. Keşkekler pişirilir, dualar edilir. Küçük ölçüde alışveriş yapılır. Buraya yalnız erkekler gelir. Taslaklar günü, halka tellâllar ile ilân yapılır.
Yenicuma, Sinop’un Taşmanlı köyü dahilinde bir yerdir. Hıdırellez’den sonra gelen ilk Cuma günü birçok köyler halkı burada toplanır. Kazanlarda keşkek aşı yapılır. Bu aş, köylünün getirdiği malzeme ile yapılır. Keşkekler yenilmeden önce dualar edilir, yağmur ve bereket niyazında bulunulur. Buna köy okulları öğrencileri de iştirak eder. Duadan sonra sofralar kurulur; güle eğlene keşkekler yenilir.
Delitepe, burası Sinop’un 15 km batısında ve bu addaki ormanın içinde düzlük bir sahadır. Yenicumanın ertesi, yani Cumartesi günü burada toplanılır. Kezalik bu toplantıda da keşkekler pişirilir, yenir, dualar edilir. Alışveriş yapılır.
Delitepenin yarım saat kadar ötesinde kadınlar için ayrı bir Tekke yeri vardır.
Sarıtekke, Sinoba beş saat kadar mesafede ve Giragöz dağları içinde, İncirpınarı köyünün yanında bir yerdir. Pazartesi günü burada toplanılır. Eğlenceler tertip edilir; keşkek, katlama, süt, kaymak gibi yiyecekler yenilir. Bunları civar köy halkı yapar, dağıtır.
Asarlık Tepesi, Sinobun 25 km güneybatısındadır. Bu tepede bir Yatır mevcuttur. Hıdırellez günü halk burada toplanır. Keşkekler pişirilir. Yatıra horozlar kesilir.[1]
[1]M.Şakir Ülkütaşır: Türk Folklor Araştırmaları 2. cilt 44. sayı 3/1953 695. s.
Bu bayram da halk içindeydik. Girdaplara sıkışan ve çözüm yolu bulamayanlara ışık olmaktı amacımız. Yine içimiz ezildi, yine yüreğimiz yandı. Yanımızda olan BİLKE ANNELERİNE teşekkür ediyoruz.
Devlet duyarlılığı bekliyoruz, bu bizim hakkımız. Vatandaşlarımızı bilinçli olmaya, devlet yetkililerini de eksikliklerin giderilmesi için göreve davet ediyoruz.
Enflasyon almış başını giderken, halkın alım gücü de azaldı, maaşlar pul oldu. Bayram geldi gelmesine de, kimsesizlikten ve de yokluktan sessizce ağlayan insanlar varken, duyarsızların enflasyon artar gibi artması BAYRAM GELMİŞ NEYİME türküsünü aklımıza getirdi. Muğla basınının tanınan isimlerinden gazeteci Hasan Telli’nin yazısını sizlerle paylaşıyoruz. BİLKE
BAYRAM GELMİŞ NEYİME
Geceler yarim oldu
Anam anam garibem
Ağlamak karim oldu
Anam anam anam garibem
Ama radyoda yükselen ses başka şu anda,sevmek korkulu rüya, aldanmak büyük acı, hangi kapıyı çalsam karşımda buruk acı…..!
Biraz üşüyorum sanki tuşlara her basışımda içimdeki geçmişe bir davetiye yolluyor gönlüm.
Bayrama girmiş saatler, ama aslında esas bayramlar geçmişte ne kalmış, nede yazar, bir ah sa eğer ne ah…!
***
İlk bayramlığımı hatırlayamıyorum ne kadar zorlasam da beynimi. O kısım anılarımdan silinmiş sanki, ah sakallarım benim, beynimin ve ruhumun sakalları boşu boşuna ağarmadınız siz, unutkanlık sanki bitmez bir deprem bende.
***
Her dertten yıkılmazdım
Anam anam garibem
Sebebim zalim oldu
Anam anam anam garibem
Geçmişi hatırlarken bir ah kopuyor içimden, hadi sende çek benimle ki çıksın gün yüzüne eski resimler. Önce babamın annesi benim babaannem, onun kutlardık bayramını nede olsa beni büyüten oydu. Şimdi gene bir ah… Annem babam ve kardeşim, büyük ve hiç büyümeyen ben.
***
Heyt..be..bre..! anılar nasılda yaprak döküyorsunuz şimdi, sizde de mi sonbahar be canım.!
Dereden tepeden bayramları anlatırken, türkülerin de hatırı kalmasın. Türkülerimizde aklınıza gelebilecek bütün toplumsal olaylar işlenmiş. Ulusumuz, yüzyıllar boyu elemlerini, neşesini, övüncünü, hicivlerini türkülere dökmüş, onlarla teselli bulmuş, onlarla iletişimini tamamlamış.
Bayramlarda nişanlı kızlara oğlan evi tarafından “Bayramlık sunulurdu. Bayramlık ziynet eşyası ve giyecek türleri olabilirdi. Bu armağan nişanlı kızın yüzünü güldürür, sevindirirdi. Gelin gideceği evin fertlerine muhabbet duydururdu. Bayram dışında da “nişanlı görme” geleneğinde nişanlı erkeğin bir armağan götürmesi gerekirdi.
***
Bayram gelmiş neyime
Anam anam garibem
Kan damlar yüreğime
Anam anam anam garibem
Hüzün ve bayramın aslında bir arada olmaması gerekiyor. Zira bayram kederden, acıdan, hüzünden uzaktır.
“Bu gece bayram gecesi / Her taraf mavi, pembe, mor / Bu gece bayram gecesi; / İçim içime sığmıyor. / Görünüyor suyun dibi: / Mahalle, komşular falan / Her şey bıraktığım gibi, / Babamın öldüğü yalan! / Dördüncü kapı bizim ev, / Ben mangalın başındayım. / İki gözüm alev alev: / Bu gece on yaşındayım! / Sofalarda birer birer /Karpuz lâmbalar yakılmış.. / Gözüme uyku mu girer: / Aklıma “çın çın” takılmış! / Her şeyimi dizdim şöylece, / Fotinim, elbisem, tamam.. / Beni affedin bu gece, / Kirpiklerim uyuyamam!”
Bu bayram, yetim, öksüz ve acılı çocukları biraz sevindirme zamanı!
23 Nisan günü, arkadaşlarla birlikte ATAEVİ açılışına katıldık. Yıllar önce, Muzaffer öğretmeni söyleşi için aynı evde ziyaret edişlerim geldi aklıma. Onun kadar zarif, onun kadar ince ve hassas insan, inanın çok az gördüm.
Bir gün TV kanalları bozulmuştu, yanımda olan yeğenim hemen ayarlayıverdi. Çok sevinmişti, bize çay ikram etmek istedi. Zahmet etmeyin desem de beni dinlemedi. Mutfak alt katta, oturduğumuz oda ise 2. katta idi. Merdivenlerden iniyor, ben lütfen siz inmeyin ben hazırlarım diyorum, kabul etmiyordu. Merdivenleri beraber inip, beraber çıktık, istemese de tepsiyi ben aldım. Canım öğretmenim bize kuru pasta da ikram etti. Tertemiz ve düzenli evinde, bana yazacağım kitabım için hayatını ve eski Sinop’u anlattı. Kamera kaydı istemedi, görüşmemiz uzun olacağı için onun izni ile teyp kasetine kaydettim.
“1924’te ismi ile geldi, cumhuriyet kuruldu muzaffer olduk zaferi kazandık onun için dedem adımı Muzaffer koymuş”diyerek anlattı. Atatürk ve ilkelerine bağlı, Cumhuriyete saygılı ve yurt sevgisi ile dopdoluydu. Yaşı ilerlemişti ama hafızası tap tazeydi. Anlattıklarını hayranlıkla dinledim ve kaydettim.
Muzaffer öğretmenim, RUHUN ŞAD olsun, evin ATAEVİ oldu. Yılmaz YAVUZ öğretmeni bu güzel çalışması için kutluyor ve başarılar diliyorum.
İstiklal İlkokulu öğrencisiyken, unutamadığım öğretmenlerden biri olan Muzaffer öğretmenimle 2007 Haziranında görüştüm. Benim sınıf öğretmenim değildi ama hanımefendi, saygın kimliği ile her öğrencide iz bırakmıştı. Ona, eski yıllarda şehir merkezinde yaşam konusunu sordum. Eski Sinoplu olduğunu bildiğim için onun neler anlatacağını merak ediyordum. Kendisini, belediye binası karşısındaki ahşap evinde ziyaret ettim. Yaşlansa da yine çağdaş, asil ve zarifti. Kapının önündeki taş sahanlık tertemizdi. Hani halk arasında “yoğurt dök yala” sözü vardır ya. Öğretmenimin evinin her köşesi işte öyleydi. Konu eskilerden açıldı ve ailesinin hikayesi ile söze başladı:
“Dedem Çanakkale 57. alayda subaymış. Dedem Sinoplu. Sülaleye Hacı Karamamet derler. Aile tamamen Sinop yerlisidir. Dedemin Üsküdar Beykoz’da evi var. Ben Beykoz doğumluyum. Dedemin soyadı İnanır’dır. O zaman büyük annemler İstanbul’da oturuyorlar, Dedem Galiçya’da, Trablus’ta, Çanakkale’de, Halep, Şam’da savaşmış. Büyük anneme İstanbul’da ev satın almışlar. Dedem Trablusgarp’ta İngilizlere esir düşünce, Mısır’da 4 sene esir kalmış. Dedemin madalyası 1916 tarihli. Savaştan savaşa gitmiş, Sinop’a geldiğinde çok yorgundu. Benim adımı da o koymuş. 1924’te ismi ile geldi diye, cumhuriyet kurulduğu için muzaffer olduk zaferi kazandık diye adımı Muzaffer koymuş.
Annem evleniyor. Halin arkasında ahşap bir ev vardı. Dedem Sinop’a gelince babama işte size ev güle güle oturun diyor. Yangın olunca o ev yanmış, annem ev satılınca para getirmişti. Aradan zaman geçiyor, sebep nedir bilmiyorum babam evi eşyayı topluyor, çeyiz sandığına varıncaya kadar alıp hepimizi memleketi olan Sivas- Şarkışla’nın köyüne götürüyor. Orda kayınvalide, görümce, amcaları yer ve köy evi veriyorlar. Aile babamı annemden kaçırıyor, annem garip kalıyor. Bir amcam bizimle ilgilenirmiş sadece. Annem perişan olmuş, dedemi haberdar etmiş. Annemin Şarkışla’daki durumunu öğrenince, dedem durumu askeriyeye bildiriyor. Kızım 2 çocukla Sivas’ta bakımsız bir durumda kaldı diyor. Asker köyde kapıya dayanıyor, annemi ve 2 çocuğu alıyor. Üstümüzde başımızda ne varsa o şekilde çıkıyoruz. O zaman daha okula başlamamıştım. Eşyalarımızı bırakıp Sinop’a geliyoruz. Dedem tek kızım var, onlara ben bakarım diyor. El birliği ile akrabalar yardım ediyor. Annem boşanma için dava açıyor, belki nafaka alırım diye.
Dedem bizi Sinop’ta büyütüyor. Askeriyeden emekli olup ev alıyor. Satılınca kuran hocası Musa Hoca almıştı. 18 sene sonra kapıya amcam geliyor. Ben çocukları almaya geldim diyor. Annem gelirken hamile imiş. Dedem ne yüzle geldin diyor. Ben o zaman öğretmen okulu son sınıfta idim. Amcam bir gece kaldı gitti. Benim ilkokul öğretmenim, Zehra tarı idi. İlkokul, ortaokulu Sinop’ta bitirdim. Zaten Sinop’ta başka okul yoktu. İnebolu’da, Türkçe öğretmeni Sinoplu Dilaver Bey vardı. Ortaokulu bitiren gençler ya Kastamonu’ya, ya da İnebolu’ya giderlerdi. Sinop’a vapur gelirdi, Sinoplu çocuklar sırtlarında torbaları, lise okumak için İnebolu’ya giderlerdi. Dilaver Bey onlara kucak açtı. Dilaver Bey benim 4. sınıf öğretmenimdi. İstiklalde öğretmendi sonra İnebolu’ya gitti.
Ben İstanbul Çapa Öğretmen okulunda 3 yıl okudum. Dedemin ahbabı çoktu, gündüzlü gittim. Çapa o zamanın üniversitesi gibiydi. Ben mezun olduğumda, köy enstitüleri binaları yeni yapılıyordu. Mezun oldum 1943 yılında İstiklal okulunda göreve başladım. Ortaokul o zamanlar 3 yıldı. O zaman müdür Mithat Beydi. Önce Nuri Beydi sonra Mithat Bey oldu. Şimdiki Kültür Binası okuldu. Öbür bina tütün deposu idi. 2. dünya savaşında oraya asker koydular. Alayın yeri ise Boyabat’tı.
Sinop halkının giyimi eskiden çok güzeldi. Sinop erkeği ve kadını çok temiz giyiniyordu. Sinop belki de kıyafeti ve kültürü ile Karadeniz’in İstanbul’a ayar bir şehri idi. Hanımlar üstüne manto, ayağına çorap giyer, pırıl, pırıl ayakkabısı ile dışarı çıkardı.
Hanımlar düğünde günlük giysi de giyerlerdi. Düğünün kınasında bindallı giyerlerdi. Gelin almada ise beyaz gelinlik. Benim büyük annem cumhuriyetten önce parlak saten kumaştan atlas gelinlik giymiş. O günlerin hamamlarını arıyorum. Terkos yoktu. Zeytinlikten su gelirdi. Depolara dolardı. Biz çeşmeden alıyorduk. Para ile su taşıyıcıları vardı. Günlük kullanmaya, çamaşır yıkamaya para ile merkeple Hüseyin efendi isminde biri vardı o getirirdi. Ondan alırdık. Çok ihtiyacımız olursa bir sefer daha getirtirdik. Şimdiki gibi büyük pazar yoktu. Kaleyazısında çeşmenin etrafında bir pazar vardı. Bir de halin arkasında meyve pazarı olurdu.
Bizim İstanbul’dan getirilen 2 tane pompalı gaz ocağımız vardı. Arada havası kalır da pompalardık. Halk, yemeğini ocakta pişirirdi. Dağdan gelen odundan, kara kömür hazırlanırdı. Ormandan ağaç alıp ondan kömür yapılır, satılırdı. Sinop’a onun ustaları gelirmiş. Odunlar havasız yerde için, için yakılır kıvamı gelince delikleri kapatılıp söndürülürmüş. Kül olmaz, kömür olurdu. Onu merkeplerle atlarla çuvallarda satarlardı, isteyen alırdı. Evlerde maltızlarda kullanılırdı. Eskiden böyle yaşanırdı.”
Muzaffer öğretmenime sağlığında saygılarımı, sevgilerimi ve teşekkürlerimi sundum. Fakat kitap baskıya girmeden rahmetli oldu. Kendisini rahmetle, saygıyla ve hasretle anıyorum. Değerli öğretmenimin anlattıkları içinde, eski günler aydınlanıverdi. Anlatılanlardan, Sinop’un eskiden de bir memur şehri olduğu anlaşılıyordu.
Benim çocukluğumda, şehir merkezinde memur, esnaf ve radar işçileri yaşarken; adada hayvan beslenir ve bahçe yapılırdı. Annem süt ve yeşil sebzeyi, ada halkından satın alırdı. Bahçeler adı ile alınan yerde de, sebze ve meyve yetiştirilirdi. Bahçeler, toprağında iyi bahçe ürünü yetiştiğinden bu adı almıştı. (Yaşar SARIKAYA- Bir İnci Memleketim-2010, s, 283-286)
Mart ayı geldiğinde artık yavaş yavaş ağaçlar ve koyunlar doğurmaya başlar.. Ağaçlar tomurcuklanır (civirdükler açar) çevrede kuzu melemeleri duyulur, bunlar ağır kış şartlarının atlatıldığını müjdelerler çobanın kulağına. Bu mevsim aynı zamanda dere kışlayı kapatıp köy merkezine göçme Zamanıdır. Anlatılmaz bir duygudur köye göçme. Artık zor kış şartları atlatılmış bahar gelmiş, çiçekler çiğdemler açmış, çorba çörek yapmaktan kurtulmuşsunuz, uzunca bir süredir ayrı kaldığınız ailenize, ocağınıza kavuşursunuz, önünüze hazır sıcak yemek gelir. Şimdi hayat hayvanlar içinde sizin içinde çok daha rahattır artık.
Aynı göç heyecanı birkaç ay sonra Mayıs sonu Haziran başı gibi yine yaşanacaktır. Bu defa köyden yaylaya çıkılacaktır. Çoban koyun kuzu sürüyü alıp yaylaya giderken aynı gün öküz arabasına (kanı) yaklaşık 4 ay kalınacak (Haziran-Eylül) yaylada gerekli minimum eşyalar yüklenir , yola çıkılır aynı heyecan bir kez daha son baharda yayladan kışlaya göçerken yaşanır. Bu defa sevincin yerini hüzün almıştır sevgiliden ayrılmak gibidir sanki. Güzel günler geride kalmış ,zor günlere yaklaşmıştır. Yayla zamanı, güzel günler demek, ayran yoğurt bol soğuk suları serince havası ile yazın sıcağından etkilenmezsiniz.
Çoban için yine zordur yaşam, çobanın gecesi ile gündüzü yer değiştirir yaylada; gündüzleri sıcakdan koyunlar otlamaz, gün batımına yakın başını kaldırıp otlamaz , gece yarısından önce koyunlar gelmez ağıla, aynı şekilde sabaha 1-2 saat kala erkenden otlatmaya çıkarırsın koyunu. Geceleri en fazla 1-2 saat uyuyabilir çoban. O nedenle gündüzleri hep uyur çoban, uyuyabilirse tabi, boş bir ağaç gölgesi bulacak , kara sineklere de aldırmayacaksın. Ben bu işi pek beceremezdim, çobanlığı sevmediğim için iyi bir çoban olamadım. Şayet orak zamanı ise bazen çobanın gündüz uyuma hakkı da askıya alınır. Gece uyuduğu 1-2 saatle yetinmek zorundadır. Orak başladı, bu kelime hala beni heyecanlandırır, sanki seferberlik gibidir orak, genç yaşlı herkes bu seferberliğe katılır, orak köy olarak hep birlikte başlanır ve biter , geri kalan salmalığa kalır; yani orak bittiğinde herkes hayvanları çobansız başıboş salıverir, buna salmalık denir. Salmalığa kaldınsa bir taraftan ekinleri hayvandan korurken diğer yandan orak biçersin ki, bu bir adamın başına gelebilecek en kötü iştir.
Orak biter sap çekme eylemi başlar, bu da en zor işlerden biridir; biçilen , toplanan saplar 5-6 km mesafedeki araziden berbat bir “off road” gib %i 40-45 derece eğimli rampalardan aşağı hayvanın direnmesi ile oluşan fren ile paldır küldür ağustos ayının 30-40 derece sıcağı altında kanı ile yayladan köy merkezine taşınır sap..
Bitmeyen bu çile, harmanla devam eder, bu da ayrı bir çiledir. Sabah erken kalkıp harman temizlenir hazırlanır ekinler harmana saçılır, daha sonra öküz veya mandaya koşulan düven ile sıcak altında gün boyu dolap beygiri gibi döner dönersin taa ki saplar iyice parçalanıp daneler ayrılıncaya kadar. Genelde ikindiye kadar sürer sapların parçalanıp harmanı toplama zamanı. Harman toplandıktan sonra som savurma işi başlar, yaklaşık 8-10 m3 hacminde bir som savura savura içindeki daneler ayrılır. Şansın yaver gidip de rüzgar iyi eserse hani bir iki turda bu işi bitirirsin. Yok eğer rüzgar esmez ise Allah bilir ne zaman biteceğini, bizim harmanın yeri hiç de uygun değildi rüzgar açısından, çok zorlanırdık som savurma işinde çoğu zaman gece geç vakitte yarı karanlıkta tamamlayabilirdik işi. Hatta bazen ertesi güne kaldığı bile olurdu, bazen de yağmur yağar birkaç gün kalır som ıslanır dane saman zarara uğrardı. Her yıl değilse bile 1-2 yılda bir böyle şeyler yaşanırdı bizim harmanda. Som savrulup daneler ayrılınca önce gözerden geçer çec, daha sora daha sık gözenekli kalburdan geçirilir . ayıklanan ekinler çuvallanıp sırtlayarak ambara taşırsın bu bölümü genelde kadınlar yapardı bizde, erkek de samanı samanlığa koyar .Bu işlem yaklaşık bir ay kadar sürer, taa ki harmanın kaşındaki sap yığınları bitinceye kadar.
Harman işi eylül ayının bir yerlerinde biter. Bu arada kışa hazırlıklar yapılır bağ bahçe hasat edilir,elma armut, şeker pancarı, kızılcık gibi meyvelerin pekmez pestili yapılır. Artan zamanda derekışladan at eşek ve sırtında kış için ve pestil pekmez işi için odun taşırsın. Dere kışladan odun taşımak hiç de kolay bir iş değildir. 5-6 km mesafe çok kötü bir at eşek ve yaya yolu dimdik iniş dönüşte hayvanın sırtında yük % 60-70 eğimli yokuş yukarı çıkarsınız. Günde ortalama bir sefer yaparsınız ikinci sefere ne zaman yeter nede enerji.
Ekim kasım ayları çevre kasabalarda, Gerze, Durağan ve Boyabat’ta panayırlar kurulur. Bu panayırlarda hayvan pazarları kurulurdu, insanlar hayvanlarını alır satar takas ederdi. Aynı zamanda eğlence çadırları kurulurdu bu panayırlarda , bizim yaşlar için ve bizim gibi köy de yaşayanlar için heyecanlı eğlenceli olurdu panayırlar. Bu boşluk çok da uzun sürmeyecek hava şartlarına bağlı olarak ekim sonu kasım başı gibi çift sürme zamanı başlayacak ve yine kış gelecek yine derekışla yine çobanlık, bu döngü böyle devam edip gider.
Bu döneme ait duyguları kendimce şu dizelerle anlatmaya çalıştım:
DUDAŞTA ÇOBAN OLMAK
Çamurdan çitten yaptığı kulübede barınmak
Kuş ekmeği toplayıp akşama çorba yapmak
Çöpür döşekte uyuyup sınırlı hayaller kurmak
Zor olur Dere kışlada kışı geçirmek.
Civirdüklerden ( yaprak açmadan önce ağacın uyanma belirtis) baharın müjdesini almak
Menekşe çiğdemden takvimi okumak
İlk doğan kuzu sesiyle baharı yakalamak
Hoş olur dere kışlada baharı karşılamak.
Kışı unutup kışın yaşattıklarını unutup kuzularla bahara alışmak
Sonra köye taşınma hazırlıkları yapmak
Yatağını döşeğini yüklenip sürüyü köye sürmek
Buruk olur çobanın Derekışladan ayrılışı.
Yaylaya çıkmak için ülkeri saymak
Evi ağılı elden geçirip yeniden hazırlamak
Sonra sürüyü alıp yaylaya çıkmak
Yaman olur Dudaş’ta yaylaya göçmek
Bahar yağmurları ile sırılsıklam olmak
Peşinden güneşle kebeyi kurutmak
Sonra bağrını güneşe verip uyumak
Güzel olur çobanın baharı yaşaması
Çam dan yayı çıkarıp avuz pişirmek
Düet yapan gugukların bülbüllerin arasından geçmek
Rahmetli Şükrü AYDIN’I, 2012 Bilke 1. Halkbilim Ödülleri kapsamında unutmadık.
YAZAR: Şükrü AYDIN – ESER: Ahmet Muhip DıranasKitabı
Kültür ve Edebiyat Dalı- Halk Kültürü Hizmet Ödülü
01.04.1933’de Gerze İlçesi Yaykıl Köyünde doğan Şükrü Aydın, Yaykıl İlkokulundan mezun olduktan sonra 1947’de girdiği Kastamonu Gölköy Enstitüsünden 1951/1952 Öğretim yılında mezun olmuştur. 31.07. 1952’de ilkokul öğretmeni olarak atanmıştır. 4 yıl bu görevi yaptıktan sonra 31.10. 1956’da Gazi Üniversitesi Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümüne girmiştir. 1958‘de edebiyat bölümünden mezun olmuştur.
28.07.1958 ’ de Mardin Nusaybin Ortaokuluna Edebiyat Öğretmeni olarak atanmıştır. 01.07.1959’ askerliğini yapmak üzere Yedek SubayOkuluna gitmiştir. Askerlik dönüşü 28.12.1960’da Maraş Lisesi edebiyat öğretmeni olarak görevine başlamış ardından 24.10.1961’de Gümüşhane Lisesi edebiyat öğretmenliğine atanmıştır. Gümüşhane Lisesinde 01.10.1962’de müdür başyardımcısı olmuştur. 01.07.1963’de bu görevinden istifa etmiştir. 06.05.1964 tarih ve 5623 sayılı kararname ile atandığı Sinop Kız Enstitüsü Edebiyat Öğretmenliği görevine 27.10.1964’de başlamıştır. Aynı yıl 23.09.1964 tarih ve 3013 sayılı kararname ile atandığı Sinop Halk Eğitimi Başkanlığı görevine 12.07.1965 tarihinde başlamıştır. Sinop Halk Eğitimi başkanlığına atanması ve Halk Eğitimi Merkezlerinin Köy İşleri Bakanlığına devredilmesi sebebiyle sicil dosyası Köy İşleri Bakanlığına gönderilmiştir. Halk Eğitimi Merkezlerinin yeniden Milli Eğitim Bakanlığına bağlanması sebebiyle sicil dosyası Milli Eğitim Bakanlına gönderilmiştir. Halk Eğitimi başkanlığının yanında 31.07.1968 tarihinde Sinop Kız Enstitüsü Türkçe öğretmeni olarak 09.05.1975 ‘te de Milli Eğitim müdür yardımcısı olarak atanmıştır. 15.07.1977’de Hem Halk Eğitimi başkanlığından hem de Sinop kız Enstitüsünden ayrılarak Sinop Endüstri Meslek Lisesi Edebiyat Öğretmeni olarak atanmıştır. Bu okulda öğretmen ve müdür yardımcısı olarak görev yaptıktan sonra 03.06.1982’de emekli olmuştur. Öğretmenlik yılları ve sonrasında yazmış olduğu 10 adet kitabı olan Şükrü Aydın’ın Ahmet Muhip Dranas ve Sinop ve Turizm kitapları yurt dışında da ilgi görmüştür.
24 KASIM 2014 zamanın valisi Yavuz Selim Köşger yanında Şükrü AYDIN ve Sinoplu yazar emekli öğretmenler