RSS

GÖLKÖY KÖY ENSTİTÜSÜ 2. BÖLÜM

gol foto

 

 

 
 

Etiketler: , , ,

O HASTA YATAĞINDA, ANILARI SAYFAMIZDA

Kendi okullarını elleri ile yaptılar. Toprak ile dosttular. Sebze, meyve ektiler, diktiler, büyüttüler. Sofraları ürettikleri ile doldu. Tek bir idealleri vardı, bu ülke için yararlı işler yapmak, savaş yıllarının yaralarını sarmak. Aç kaldılar, ama yılmadılar. Yokluk bir nefes kadar yakındı onlara.

Sinop Ordu köyünden çocuk  yaşta Köy Enstitüsüne giden Sabriye öğretmenimiz, kendi el yazısı ile yaşadıklarının her anını kaleme almış. Anlatımı o kadar güzel ki, hiç bir düzeltme gerekmedi. Eline, gönlüne, yüreğine, bedenine, aklına sağlık öğretmenim. Ellerinden öpüyor, bu anıları gelecek kuşaklara bıraktığın için saygılarımı sunuyorum.

24 Kasım 2018 Öğretmenler Günü Belediye Başkanı Sayın Baki Ergül’ün Sabriye Altunelli öğretmeni ziyareti

Her cümlesi yaşanmış gerçeklerle dolu 6 sayfa:

 

 

 
 

Etiketler: , , ,

BİLKE İLE10 YIL

SİYASET VE DİĞER ALANLARDA TOPLUMUN SOSYAL DENGELERİ VE BİLİNÇ

Yaşar SARIKAYA

Toplum örgütleri, toplumu ne kadar tanıyor ve yönlendirebiliyor?  Yıl 2018, derneğimiz kurulalı 10 yıl oldu. Bu sürede, BİLKE hedeflerini ve çalışmalarını değerlendirdik. Dernek kurulları ile toplanarak,10 yılın sağlamasını yaptık. Popüler kültürün reklam albenisinin esiri olmadan,ezberlenmiş vitrin etkinliklerinden uzak, bir çok işe imza attık. Kültür ve bilinç farklılıklarının sebepleri konusunda bilimsel çalışmalara yer verdik. Kuruluşumuzdan beri, SEBEP- SONUÇ ilişkisi bizim için önemli oldu.

Bir alanda 10 yıl zaman harcayan siyasetçi, eğitimci, serbest meslek sahibi ve diğer insanlar, değerlendirme yaparak, geçirdiği zamanın sağlamasını yaparlar. Biz de çalışmalarımızın sonuç odaklı olması ve hedefe ulaşması beklentisiyle yola çıktık.

Toplumun bilinç düzeylerini göz önüne almadan, acaba topluma ulaşmak mümkün olabilir mi? Eleştirilen konuları sürekli dikte etmek mi, yoksa sonuç odaklı çalışmalar mı çözüm getirecektir? Eğer yaptığımız çalışmalarda sonuç almak istiyorsak, kesinlikle toplumun sosyal dengelerine bakmamız gerekir:

Beğeniler ve Kültürel Omnivorluk (http://globalmediajournaltr.yeditepe.edu.tr/sites/default/files/Sema%20MI%CC%87SCI%CC%87%20KI%CC%87P.pdf)-yazının tamamı bu linkte-

Bir toplumsal yapı bileşeni olan kültür, birikimle gelişen, toplumdaki kişilerden,kurumlardan öğrenilen ve gelecek nesillere aktarılabilen eğitim, aile, çevredeki kişiler aracılığıyla kazanılan maddi ve manevi değerlerin bütünüdür (Bourdieu, 1979/1984; Williams, 1998; Gans, 1999). Maddi ve manevi değerler, bilgi birikimi, sanat, mimari, giysiler, dil, din, tarih, gelenek, görenek, yetenek, beceri ve alışkanlıklar ile ifade edilebilir. Kültür, yaşanılan toplumsal olaylar, toplumlar ya da bireyler arası iletişim ve etkileşim, medya, iç ve/veya dış göçler gibi olgulardan etkilenmektedir. Bu etkiler, bireylerin ve toplumların kültürel yapılarına yansımakta ve toplum içerisinde birbirlerinden farklı özelliklere sahip gruplar oluşturabilmektedir. Bireylerin sahip oldukları farklı seviyelerdeki kültürel birikimler onların günlük hayat pratiklerini, beğenilerini (taste) ve tercihlerini etkilemektedir.

Biz toplumdaki bireysel farklılıkları göz önünde bulundurarak geri dönüşü olan işlere imza atmak istiyoruz. Toplumun bilinç düzeylerini dikkate almamız gerektiğini önemsiyoruz. Bu nedenle, her bireye değer vermeye özen göstermeye devam edeceğiz. İnsanlar arasında üstün sınıf, zengin aile, fakir ya da bürokrat gibi farklılıkların, insanların giydiği elbiseden farklı olmadığını vurguluyoruz. Kalıcı olan, iyi ve doğru insan olmak ve toplum yararına çalışmaktır. Küresel sermaye, doğa kirliliğini körüklemekte, küresel ısınma tehlike çanlarını çalmaktadır.

Atatürk’ün “KÖYLÜ MİLLETİN EFENDİSİDİR ” sözü yaşamalıdır. Çünkü toplumun alt seviyesi ne kadar çok düşerse, ülkelerin bağımsızlığı o kadar riske girer. Köylerde fabrikalara ihtiyacımız var. Boş toprakların işlenmeye ihtiyacı var. Tarım ülkesi olarak canlanmaya ihtiyacımız var. Köy okulları sayısı artmalı, köyler yeniden canlanmalı, köy- kent arasındaki kültür alışverişi devam etmelidir.

BİLKE İLE 10 YIL  

KUZEY YIDIZI PROJESİ

HALKBİLİM ÖDÜLLERİ

TRT ÇEKİMLERİ

PAYLAŞIM PROJESİ

EĞİTİME DESTEK TOPLANTILARI

 

ORGANİK GIDA VE EL SANATLARI KERMESİ 

 

 


ATÖLYE ÇALIŞMALARI

SAHNE PERFORMANSLARI

SİNOP TİRİT PROJESİ

 

BİLKE-İŞKUR DİKMEN KAYBOLAN EL SANATLARI PROJESİ

KÖY ATÖLYESİ ÇALIŞMALARI

ŞEHNAZ SAM EĞİTİME DESTEK KONSERLERİ

 

KÜLTÜR ARAŞTIRMALARI

 

 

 

 
Yorum yapın

Yazan: 30 Aralık 2018 in PROJELER

 

Etiketler: , ,

BİLKE 2018 HALKBİLİM ÖDÜLÜ ve Prof.Dr İBRAHİM BAŞAĞAOĞLU

BİLKE, her iki yılda bir 18 MAYIS 1919 Atatürk’ün Sinop’a gelişi anısına HALKBİLİM ÖDÜLLERİ veriyor. BİLKE 4. HALKBİLİM ÖDÜLLERİ  bu yıl da sahiplerine verildi.

Sinop kentinin gururu, uluslar arası düzeyde  büyük işlere imza atan Sayın Prof. Dr. İbrahim BAŞAĞAOĞLU, “Uluslararası Tanıtım” ödülüne layık görüldü. Eserleri Sinop için büyük önem taşıyor. Biz de hocamızın eserlerini tanıtmak istiyoruz.

Dünyada 8 nüshası bulunan kitap:

 

 

 

 

 

 
 

Etiketler: , ,

AKASYALAR AÇARKEN

Şafak Gündüz SARIKAYA-SİNOP VE BEN

Bir okul hayal edin.

Bahçesinde top oynayan çocuklar,

Ve yine o bahçede akasya ağaçları olan,

Ve bu ağaçlar baharda, mis gibi kokusunu salsın havaya,

Burnunuzu, havada uçuşan polenler bir güzel kaşındırsın.

 

İşte benim okulum tam böyle bir okuldu. Yalnız polenler, hapşırtırdı hep beni. Okulun bahçesinde deli gibi bir topun peşinde bir o yana bir bu yana koşturur dururduk, top akasya ağaçlarının arasına kaçtığı zaman, o müthiş kokusunu hissederdiniz ve akasya ağaçları tüm ihtişamları ile rüzgarla beraber salınarak uğuldardı.

Tam o ağaçların karşısında, dörtlü beşli gruplar halinde kız çocukları çeşitli oyunlar oynardı. Biz top peşinde koşarken, akasyanın kokusu, kızların sesi bizimkine karışır, biz de birbirimize bağırır gol, penaltı, faul derdik ve o esnada kızlardan da;

O sallar bebek, o sallar bebek,

Bebekler hep fır döner.

Diye tekerlemeler duyulurdu. Top onların tarafına gidince bizden çekilsene be, git buradan gibi çıkışmalar olur ama daha sonra tatlıya bağlanır herkes oyununa devam ederdi. Ama kızlar kendi evlerinin önünde oynuyorlardı aslında evet burası Kız Yetiştirme Yurdu idi ve bu kızlar da bu yurdun öğrencileriydi. Burası onların eviydi.

Okulun büyük bahçesinin diğer tarafında bir öğretmenin sesi yankılanırdı, bağıra, bağıra:

“Ulan Hasan’a Ulan Hasan’a,

Danalar girmiş bostana, kovalasana.”

Yine öfkeyle “n’apıyonuz ben size ne dedim? “ Okulun bando takımına o yıllar başlamıştım ve trampet çalıyordum aslında eğlenceli gibi gözükse de; yetişkinler için hazırlanmış bu trampetleri taşımak küçük bir çocuk için oldukça yorucuydu. Öğretmen bir gün annemi görmek istedi, evimiz okula çok yakındı, koştum, gittim annem de yemek yaptığı için gelemeyeceğim dedi. Bu sinirli öğretmene nasıl anlatacağım derken imdadıma okulun bahçesindeki bir kız yetişti, “ablası Yurt’ta öğretmen, onu çağıralım” dedi, o günden sonra o yurda girip çıkarken bir sürü ablam olmuştu.Ellerimden tutup beni küçük kardeşleri gibi gezdirirlerdi. Burası çok kalabalık bir aileydi aslında. Yetiştirme Yurdu, Rumlardan kalma eski bir binaydı, tarihi çok eskiydi. Kızlar, Müdür Baba’larını çok severlerdi. Düşünsenize yüzlerce kız ve tek bir babaları var. Bir çocuk gözü ile; Müdür Baba, bence bu sevgiyi ve saygıyı hak ediyordu. Onlarca öğretmenleri, Müdür Babaları ile beraber kalabalık bir aileydiler ama 18 yaşına gelince Yurt’tan ayrılmak zorunda kalıyorlardı.

Yurt’ta, Ayşe isminde bir kız vardı,saçları kısaydı. 14-15 yaşlarında idi, kulakları işitmesine rağmen ancak bir iki kelime konuşuyordu.  Melekelerini normal kullanabilen biri değildi.  Bazen, diğer kızlar bana yardım ediyor diye, beni zaman zaman da kıskanırdı. Aradan yıllar geçti, İstanbul’da  E-5’in kenarındaki Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne gitmiş ve hayatı burada sona ermişti Zaman zaman İstanbul’un metropol hayatı içinde, kalabalık ve boğucu havasının aksine, sakin ve huzurlu bir ortam sunan Hastanenin de içinde bulunduğu geniş alana, gelip, ağaçların arasında oturur ve yürürken, Ayşe kim bilir nerede yatmıştır ve hayatı nerede son bulmuştur diye düşünmüşümdür, zira burada nice hikayeler vardır, ve neler yaşanmıştır.

Kız Yetiştirme Yurdu, yanılmıyorsam, 1984’te kapatılmış ve oradaki kızlar Rize’ye gönderilmiş. Zaman zaman Sinop’ta bir araya geldiklerini, eski öğretmenleri ve Müdür Babaları ile buluştuklarını da biliyorum. O tarihi bina restore edilmiş, tıpkı yan tarafındaki okul gibi. Binalar değişmiş, akasyalar kesilmiş ama ağaçların, eski binaların ve seslerin ve her santimetrekaresini ezbere bildiğim oyun alanı tamamen değişmişse de; hafızama kazındığı kesin.

Sinop’ta, okul bahçesinin önünden geçerken kulağıma bir ses gelir ve kızlar hep beraber seslenirler;

“Mor mor menekşeler,

Bizden size kim düşer?”

Sizi bilmem ama benim yüzüme, hafif bir tebessüm düşer.

 

ŞGS

 

 
 

Etiketler: , , ,

ÖĞRETMENLER GÜNÜ KUTLU OLSUN

“ÖĞRENME ve ÖĞRETME” sanatın eşsiz ve sınırsız bir alanıdır.

Pervin Öğretmen ve öğrencileri İstiklal İlkokulu Müdürü İsmail Baş ile

Anadır öğretmen, bebek karnında sürecini tamamlarken . Psikolojisi, bulunduğu ortam, düşünceleri ve işlem alanları minik yavruyu etkiler.  Anne karnında başlayan öğrenme, hayat boyu devam eder. Evrenin  maddesel yapısındaki “bilincin  öğretisi”de büyüleyicidir. “Öğretme” evrendeki canlı cansız tüm varlığın iç içe olduğu gizemli bir sanat ve ideal bir meslektir. ÖĞRETMEN, birey için değerli olduğu kadar ülke için de  çok değerlidir. SELAM ÖĞRETMENLERİMİZE, SELAM ÖĞRETMENLİĞİ HAKKI İLE YAPANLARA…

Anadolu’nun dört bir yanına ulaşan öğretmenlerimizin ÖĞRETMENLER GÜNÜ KUTLU OLSUN..BİLKE…

 
Yorum yapın

Yazan: 23 Kasım 2018 in Eğitim

 

Etiketler: , ,

ZEYTİNLİK VE ÇOCUK

Şafak Gündüz SARIKAYA- 2018

ZEYTİNLİK

Küçük çocuk, annesinin elini sıkı sıkı tutuyor, salaç* diye adlandırılan bu yerde baharın gelişini kutlayan sağlı sollu yayılmış sümbüller arasında annesi ile beraber yan yana yürüyorlardı.Sümbüller, sanki biraz mahzun ve boynu bükük duruyor gibiler diye düşündü çocuk, annesinin elini bırakmadan daha sonra yola devam ettiler. Yol boyunca hiç konuşmadılar. Patika yol bir aşağı bir yukarı gidiyordu, yine yol üstünde tümsek bir yerde bir su deposu vardı Uzaktan orada sağa sola koşuşan çocuklar ve onların şen kahkahaları, heyecanla uçurtma uçuruşları fark ediliyordu.

O tümsekte yine başka bir çocuk tam o esnada etrafındaki bir sürü papatya arasında yere sırt üstü uzanmış gözleri uzaktaki denizi takip ediyordu. İçinden şu zeytin ağaçları arasında, uzakta da deniz ve hatta iskele ve hatta bir şilep, bir de gürültüsü, ensemde de hafif bir ter, kulağımda uçurtma uçuran çocukların sesi, gülüşmeleri bir insan daha başka ne isteyebilir ki diyordu. Burası onun çok mutlu olduğu yerdi. Hani ona sorsalar nerede olmak istersin ve hangi anı yaşamak istersin diye işte bu anı diye cevap verirdi halbuki tümsek sıradan bir yerdi ve ne bulurdu bu çocuk nesinden bu kadar haz alırdı bilinmez. Canı ne zaman sıkılsa orayı ve o anı düşünüp kendini avuturdu, mutluluğun somut ifadesi işte bu derdi.

Zeytin, deniz ve uçurtma uçuran çocuklar…

Anne ve çocuk yollarına su deposuna geçerek devam ettiler, köşede bir bahçe katı vardı ve önünde rengarenk çiçekler vardı o çocuk gözüyle o alelade yere bir masalsı hava katardı. Laleler mis gibiydi, çünkü oranın çiçekleri ayrı kokardı ya, Zeytinlik’ti burası. 2 odalı evden orta boylu bir kadın çıkıp anneye selam verdi ve çocuk masum gözlerle onları takip eder, annesine sürekli abla diyen kadını hayranlıkla izlerdi evinin önünde çiçekler vardı ve Yüzüklerin Efendisi’nin Shire Köyü gibi bir yerde olduğu hissine kapılırdı, aradan yıllar geçip o zavallı kadının sokaklarda sayıklayıp önüne gelene küfürler savurduğunu gördüğünde önce kabullenemez ona deli demelerine bozulur fakat gerçekten de bu kadıncağızın zıvanadan çıktığını görünce üzülerek delirdiğine kanaat getirip ve bir o kadar da müteessir olacaktı. Hayat böyleydi, yapacak bir şey yoktu.

Yaşadığı sokaklar, lakabı deli olan daha birçok kişiye şahit olmuştu. Onlardan biri tam deli denmese de; eksantrik, aykırı dense yeriydi. Aykırı olduğu kesindi. Adı Tarzan Kemal’di. (Tarzanlık Johmmy Weismüller ile karıştırılmasın yaz kış yarı çıplak dolaşmasından kaynaklıdır.) Gözleri çakmak çakmak ve sinirli, sarışın uzun saçları olan yarı çıplak bir adam bir bahçenin içinde kimi zaman elinde bir orakla bahçedeki otları biçer kimi zaman da bahçedeki ağaçların bakımı ile uğraşırdı ama o kadar sert bakardı ki; bizim çocuk için bir karabasan, bir umacı gibi görünen bu tuhaf adamı, çocuk ne zaman görse korkmadan edemezdi. Zaman zaman elinde küçük bir akordeon ya da davulla dolaşır yanında da, mutlaka bir iki köpek olurdu. Ancak bu garip adamın içinde bir hayat sevgisi olduğu, doğaya aşık olduğu, hayvanları çok sevdiği insanları da zerre kadar umursamadığı ise çok zaman sonra fark edildi. Çocuk büyüdüğünde bu yönünü keşfedecek ve ikisi çok iyi anlaşacaklardı.

Yıllar, yılları kovaladı. Önce uçurtmalar semalardan indi, sonra da o çocukların şen kahkahaları kayboldu. Tarzan Kemal de öldü, Deli Cemile de. Su deposu bile yok olmuş etrafını apartmanlar kaplamıştı, öyle yere uzanacak ve denize bakacak bir yer de yoktu Zeytinliğe adını veren zeytinlerden eser yoktu artık.

Kala kala bir boynu bükük mor sümbüller kaldı elimizde.

Şafak Gündüz SARIKAYA

 

*Salaç:Tütün yaprağının kurutulduğu yer, çardak.

 
 

Etiketler: , , ,

SİNOP ADI VE AB-I HAYAT

HAYNUP VE SİNOP 

Bu gün bilinmemesine rağmen, Saltık Gazi Destanında Sinop adı Haynup olarak geçer. Profesör Necati Demir’in Osmanlıca el yazmasından çevirdiği “Saltuk Gazi Destanı”, 2007 yılında basıldı. Haynup adını ilk bu destanla duyduk. Bu destandaki olaylar zaman ve mekan kurgusu açısından çok zengindir.

Bu gün dünyada Karayip Korsanları, Harry Potter, Kara Şövalye ve Don Brown filmleri izlenme rekorları kırmaktadır. Hey güzel Anadolu, hangi toprağına değsem içinden cevherler çıkacak, hangi kahramanı ansam romanlara filmlere konu olacaktır. Konular hazır, sunulmayı beklemektedir. Bilişim teknolojisinin seviyesine paralel çalışmalarla, bu değerleri mutlaka dünyaya duyurmamız gerekmektedir.

Destanda Saltuk Gazi’nin Sinop’ta doğduğunu, İzzettin Keykavus döneminde yaşadığını, eşinin ailesinin Sinop’ta bulunduğunu ve Sinop’ta gömüldüğünü yazar. “Destan 1470’li yıllarda halk arasında anlatılmaktayken Cem Sultan’ın dikkatini çeker ve hizmetindeki Ebü’l Hayr-ı Rumi’yi görevlendirerek bunu yazdırır.[1] Destandaki Saltık Gazi Efsaneleri, üç kıtaya ulaşmasına rağmen Sinop halkı o efsaneleri bilmemektedir. Destanın Türkçe çevirisi yayınlandıktan sonra, Durağan ilçesi Yağbasan köyünde bir tarlanın Saltuk Gazi adı ile anıldığını duyan ziraat mühendisi İbrahim Irmak, tarlada bulunan yatırın Saltuk Gazi’ye ait olduğunu tespit etmiştir.

Değinmek istediğim esas konu, Haynup adının Sinop’a verilmesi, fakat bu adın hiçbir yerde anılmamasıdır. Emir Karatekin 1085’te Sinop’u almıştır, ama kısa süre sonra Bizanslılar ili tekrar ele geçirmiştir. Sinop ancak 1214 yılında, Konya’dan gelen İzzettin Keykavus tarafından tamamen alınmıştır. Destanda yazılanlara göre, Saltık Gazi bu tarihlerde Sinop’tadır. Selçuklu Sultanı Sinop’u tamamen ele geçirdiği için, isim değişikliği konusu gündeme taşınmış olabilir. Hay+nup sözcüğündeki ‘nup’, ‘ab’ hecesinden gelmektedir. Sine Farsça’da gönül, göğüs demektir. Bugün de dilimizde aynı anlamda kullanılır. Ab ise Farsça su anlamına gelir.[2] Sinop adı bu ifadelerle, suyun göğsü anlamını alır. Hay, Arapçada hayat ve diriliktir. Haynup adı da, hay+(n)+ab her an canlı diri ve taze su, yani ab-ı hayat anlamına gelir.

Başlangıcı çok eski olan Sinop adı, zamana meydan okuyarak bugünlere dek yaşamıştır. Anlamı Karadeniz’in içinde süzülen yapısına çok uygundur. İki heceli Sinop kelimesi bize, suyun içindeki şehir, suyun sinesi, suyun göğsünü anlatıverir. Haynup adını her kim vermişse, hayat suyu veya ab-ı hayat ile suyun göğsü anlamını daha da güçlendirmiştir. Sinop için efsaneler şehri diyenler gerçekten güzel söylemişler.

KAYNAK: Bir İnci Memleketim/ Yaşar SARIKAYA-2010/s: 42,43

[1] Saltık Gazi Destanı- Prf Dr..Necati DEMİR- Ankara- 2007

[2] Kamusi Turki  sözlüğü

 
Yorum yapın

Yazan: 08 Kasım 2018 in Sinop Adı

 

Etiketler: ,

Dr.ALPAY TIRIL ve 2016 HALKBİLİM ÖDÜLÜ

HALK KÜLTÜRÜ BAĞLAMINDA KIRSAL PEYZAJ OKUMALARI- SİNOP ÖRNEĞİ

Dr. Alpay TIRIL-Sinop Üniversitesi Turizm İşletmeciliği ve Yüksek Okulu

ÖZET- “Kırsal peyzajlar ile kırsal kültürler arasında tarih boyunca bir etkileşim vardı. Doğal peyzaj, kültürel kodların üretiminde etkili olduğu gibi, kırsal kültür de peyzajın dönüşümünde etkiydi.   Kırsal peyzajların ve kültürlerin küresel entegrasyonuna kadar devam eden bu ilişki, kırın dönüşümünden sonra bozuldu; özgün yapı ve ürünler bağlamında gelişen tarihsel ilişkiler dizgesi kesintiye uğradı. Anadolu kırsalının bütününde olduğu gibi, Sinop ilinin kırsal peyzajları da dışsal etkilere bağlı kültürel kopuşla birlikte hızlı bir dönüşüm sürecine girdi.  Bildiride, buradan hareketle 2014- 2015 yıllarında Sinop kırsalında yaptığımız halk kültürü araştırmalarında edindiğimiz bilgiler ve gözlemlerimiz temelinde, kırsal peyzajların kültürel kodları ve dönüşümü, kültürel değişimle ilişkilendirerek ele alınmaya ve koruma önerileri geliştirilmeye çalışılacaktır.”

Bilimsel çalışmalar, başvurulacak değerli kaynaklardır. Toplum kalkınmasında, katkıları olacak verilerdir. Sinop için önemli olan bu çalışmayı, okurlarımız ve üyelerimizle paylaşmak  istiyoruz. Tamamı ekteki PDF dosyasındadır.

Aşağıdaki linki tıklayın.

PDF ALPY TRL

Alpay TIRIL, 2016 3. HALKBİLİM ödülünü alıyor

2018 BİLKE 4.HALKBİLİM ÖDÜL TÖRENİ konuşmacı: Alpay TIRIL

 

Etiketler: , ,

SİNOP’TA BUDANIK PEHLİVAN

GERZE KÖYLERİNDE BUDANIK PEHLİVAN

Gerze’nin Tatlıcak köyüne gittiğimde köyün en yaşlısı Yusuf Pak ile görüştüm. Yusuf Dede 1913 doğumluydu. Buralarda hikayeler, destanlar var mı dedem, ne biliyorsun diye sordum. Ah Yusuf Dedem nur yüzü, ak- pak yüreğiyle bana bildiklerini anlatıverdi. İnsanlar yaşlanınca çocuk olur derlerdi. Bazı sevimli yaşlılar görmüştüm ama Yusuf Dede, bu söze yakışan en iyi örnekti. Küçük bir çocuk gibi sevimli, içten ve samimiydi. Buralarda bir Budanuk eşkıyası vardı dedi. Olayları, Yusuf Dede anlatırken kullandığı yerel ağzı bozmadan yazdım.

Bu gün genellikle doğu aksanı, Roman aksanı, Karadenizli aksanını biliriz. Ama Sinop köylerinin aksanını bilmeyenimiz çoktur. Hatta nedense yöre ağzı, küçümsenir de. Dede, köyünün yerel ağzı ile pehlivanın hikayesini anlattı. Anlattıkları gerçekten bir film senaryosu olabilecek zenginlikte. Kaybolmadan arşivlemek istedim. Belki bir gün TV dizisi, ya da sinema filmi olarak karşımıza çıkabilir umuyorum.

Anadolu’da göçler devam ederken, topluluklar arasında kahraman liderler oluşmuştur. Tarihi kaynaklar bu kahramanların zeybek, efe, anabacı, seymen ve pehlivan isimleri ile ün saldığını yazar. Bazen dağlarda, bazen ovalarda, bazen de kentlerde yaşarlar. Budanık da, Gerze köylerinde tanınan sözü geçkin, kılıcı keskin insanlardan birisi. Konuyu çevre köylerde de araştırdım. Hem pehlivan, hem de eşkıya adıyla anılan Budanık hakkında, birçok kişi ile görüştüm.

Köylere gelen toplayıcı kürtlerin yanında çocukları da olurmuş. Bir gün, Mehmet adındaki çocuklarını köyde bırakıp gitmişler. Mehmet’i, Tatlıcak köyünde Ustaoğulları denen sülale, çoban olarak yanına almış. Onu beslemiş büyütmüşler. Çocuk da Ustaoğulları’na hizmet etmiş, hayvanlarına bakmış. Köyde zengin birinin düğünü olunca, Mehmet’i götürmemişler. Zaten çocuğa Kötü Memet derlermiş. Hayvanların yanında ağlarken yanına ak sakallı biri gelmiş. Onu dinlemiş ve ben hayvanlarını beklerim, sen düğüne git, sırtın yere gelmesin demiş. İşte bundan sonra Mehmet’in kaderi değişmiş. Düğüne bir gitmiş, güreşe çıkmış. Başta, ortada karşısına kim çıktı ise hepsini yenmiş. Bundan sonra adı güreşte herkesi budadığı için Budanık olmuş.

Budanık, bir dönem yörede esmiş geçmiş. Sigara tablasını havaya atar ve anında silahını çıkarır vururmuş. Yörede jandarmanın sağlayamadığı adaleti, o sağlarmış. Uzun boylu, yakışıklı biriymiş. Çevresine zarar vermez, köylerin hepsine sahip çıkarmış. Asker kaçağı olduğu için Elma dağında yaşamış. Anlatılanlardan 1800 sonları ile 1912 yılları arasında ünlendiği, korkusuzluğu ile çevrede tanındığı anlaşılıyor. Boyabat’ta ya bir subayın ya da bir yetkilinin hanımı ile arasında yaşananlar ölümüne sebep oluyor. Budanık ile hanım arasında yasak aşk mı yaşanıyor, yoksa Budanık mı hanımı rahatsız ediyor konu tam olarak açık değil. Boyabat’ta bu hanıma yaptığı yüzünden öldürüldüğü anlatılıyor. Yusuf dede onu Musala vurdu dedi. H.Hilmi ULUĞ’un anılarında Musa konusu geçiyor ve bilgiler birbiri ile örtüşüyor.

Hikayenin özeti bu. Kaynak kişilerin ayrıntılı anlatımları ile kafamızda kişiye ait bir karakter oluşuveriyor. Önce Yusuf Dede, sonra Mevlüt Özay amcanın anlattıklarını olduğu gibi aktarıyorum.

YUSUF DEDE BUDANIĞI ANLATIYOR 

 “Babam askerde savaşlara katılmış, o zaman ben köyde anamın karnındaymışım. Babam Çanakkale savaşında iken 1,5 yaşındaymışım anamı emerimişim. Askerliğimi Ovacık Tunceli’de Atatürk’ünen yaptım. Anaaaaam Atatürk’ü görmemi, gördüm. Atatürk’ünen Menderes de varıdı. Menderes subayıdı. İsyan varıdı urada. Atatürk’nen Aliboğazı, Kutuderesini 3,5 ay gezdik Atatürk yanımızda meccaralara bindi de gitti. Koca Adana gibi atlara bindi, bizi Aliboğazına bıraktı Ankaraya gitti.

 Eskiden köylere toplayıcıla gelüdü, onlara kürtle derle. Çocuklarını bırakıvemişle. Ustaoğulları çocuğu alıyola büyütüyola besliyola. Yetim çocuğa, aşağı git kötü Memet, yukarı git kötü Memet diyola. Adı Mehmet’miş. Evi, yeri, yurdu, kimsesi yok, fakir. Yaylada 600 koyunun yanında çobanlık ederimiş. Anası da yok, babası da bunlar esas toplayıcı kürtümüş, Tatlucaklu Ustaoğullarına karışmış.

Bi gün herkes zengin bi düğüne gidiyo, biz düğüne gidiyoz koyunlara iyi bak diyola. Ben nesine bakacam, ben de düğüne gidecem diyo. Sen gidemezsin ne yapacan, güreşemiyon edemiyon diyola. Ottuğu yerde ağlarıken öteden ermişlerden birisi geliyo. Adam açmış, meğer adama kimse yemek vememiş. Memet ona azığından veriyo. Adam oğlum niye ağlıyon diyo soruyo. Sarnıçta bizim akrabaların düğünü va, gidemedim amca diyo. Oğlum güleşiyon mu diyo? Yok, güleşmiyom, seyredecedim diyo. Hadi oğlum sırtın yere gelmesin,  ben koyunlarını güderin sen git diyo, Memedin de sırtını sıvıyo.

Memet biyo oraya gidiyo ki orta güleş soyunmuş hemen ortaya çıkıyo. Ulan sen koyunları kime bıraktın diyola. Siz karışman diyo soyunuyo, ortayı alıyo, başı alıyo. Bi kere urdan kalktıysa başa ne kodularsa alın gelin, ben koyunların yanına gidiyon diyo. Geliyo adamın yanına, adam oğlum nasıl ettin diyo. Böyle böyle diye anlatıyo. Enükle köpekle her yanda ama o adama sarmıyola, sonra adam ordan kayboluviyo, geçip gidiyo. İnsanla düğünden geliyola, hani koyunları kime bıraktın nerede o adam diyola. Sizi mi bekleyecek gitti, u adam duru mu diyo. Undan sonra Kötü Memede güç kuvvet yetmiyo. Güleşte herkesi budaduğu için ona Budanık diyola. Budanığın oğlunun 1327 doğumlu olduğunu biliyon. Benle yaşıttı. Babası onun doğduğunda kaç yaşındaydı bilmem.[1] Ustaoğullarının yanında çoban duruyo ya, Ustaoğullarının yanında bir kız varmış kızı veriyola buna. O kıza da tebdil mekan yaptırdı diye kız Budanuğa yer bağışlıyo. Hiç bizim buralılara benzemezdi. Kafası uzun cura gibiydi. Öyle derle.

Ben bilmiyom Budanığı anadın mı, Budanuk orflü adam pehlivanımış. Burda Suco’nun atları kayboluyo. Sucoğ Hamidin. Geliyo budanuğa, pehlivan diyo benim atla kaybolmuş, kolaçanladın mı ne tarafa gitmiş diyo. Boybat tarafına gitmiş 2 tene at diyo. Bunla atlara biniyola, aha şura aha bura derken Çoruma giriyola. Biri varımış orda patron emme kadun, böyle bir apartuman yaptırmış, atların numarasını o alıyomuş. Şimdi neyse oğlum diyo çocuğun birine kimin bu konak, emce biz bunu söyleyemeyüz diyo. Bizi diyo muhakkak birden öldürüverü. Ula bu kimimiş diyo Budanuk da korku yok, eyy 6 tane köpek va evin önde diyo. Falan kişi diyo hahahayt diyo Budanuk, er kişisi geldi. Sonra uzatıyo tüfeği, ulan bu karı diyo benden zaptedli diyo. Bana falan bey derle diyo kadun, bana da budanık pehlivan derler diyo. Bunla orda anlaşınca kahve mahve içiyola nereye gidecez diyola, bizim atla kayıp. Atlarınızı bilebilümüsünüz diyola, bilürüz diyola. Şu at benim diyo, biliyo atın sabı. Şindi neyse 2 candırma, candırma varmış ötede. 10 dakka istirahat oğlum diyo yüzbaşı. Onları otutturuyo. Eyyy kıymatlu allahım diyo candırmala, bi sivil gelsin de bu kadar candırma alamaduk atları, oturam da izini kaybetmiyem bunun diyo. Sust diyo yüzbaşı öyle demen oğlum diyo, bi candarma katıyo atın sabına. Aşada Kürtlerin yanına gidiyola, kürtle bi çekip patakladımmıydı aman yarabbim bi görsen duman alıyo ortalık. Pehlivan, yüzbaşı bey allahaısmarladık diyo. Mavizeri alıyo eline böyle giderken söz sabı garı da ey Budanuk pehlivan geliyo aha şimdi işimiz b.k diyo. Urdan neyse geliyo urıya, hey avradını bilmem naptığum cinganları diyo, döğersiniz candarmayı ha diyo aha şindi beni döğün de göriyin diyo. Alttan alıyola, Budanığı çadıra otutturuyola, kave içiriyola, çay içiyola. Aha diyola al sana 5 tane at. On dene katacaz diyola. Yalunuz edebinlen dur bize bir şey yapma diyola. Tamam 5 dene at alıyola, ordan geliyola jandarma alayına artık urdan geçip geliyo köye. Kastamonu’da çatlatıyo birini, birini de bilmem nerde çatlatıyola atın. İkisini çatlatmışla, ötekinleri almışla gelmişle. Sucoya vermişle. Budanuğun kimseye zararı olmazımış. Sinoptan yukarısı, Boybattan aşağısını Tilkilik bile elinin içinde böyle, evlat gibi bakarımış. Hiç bi kötülüğü yoğumuş.

Bunu Sarımsak camisinin yanında Musala vurdu. Budanuğu vurdula, boynuna zincir takıp katırlarla sürüye sürüye götüdüle. Gerzeye götüdüle, musala vurdu. O zaman Gerzede söz sabı onlarıdı. Budanuk cumhuriyertten evvel vuruldu. Cumhuriyet kurulduktan keri yolu mu var vurmak. Bi karının Boybatta belini kırdı da işte o valinin karısı mıymış ne işte bu ondan azdı. Kadun kötülük mü yapıyodu bilmem ben nebileyim.

Budanığın kardaşına Kurt Dede derler. Seyin ağa adı.  Kurt dede kol gibi bi adam dedeminen İskilip’e tuza gitmişle. Tuza gidince atları salıviyola, biyo gidelleki ula nereye gidiyon dön geri. Geliyola. Napıyonuz siz, biz tuza geldik gölü görmeye geldük diyola.  Hani sizin gölüğünüz diyola, emme bunnarı salmıyola. Ben budanığın kardeşiyin diyo Kurt Dede, ben de buranın kahyasıyım diyo urdaki. Aslı vamı diyola, va diyo. Budanığın çıktığı yerden çıkmamış mı bu diyola. Salmıyola bunları. Hiç benzemezimiş Kurt Dede Budanuğa. Hepisini cenabı Allah aynı mı yaratıyo. Unla gelmeyince tuzcu bunla nerde kaldı diyo arıyo. Eğer tuzcu olmasa vallaha vemiyolarımış atları.

[1] Budanığın çocuğu olduğunda yaşı 25 olsa kendisi 1888 yılında doğmuş olabilir.

Mevlüt ÖZAY’IN anlatımı daha sonra yayınlanacak…

Yaşar Sarıkaya, Bir İnci Memleketim,sayfa 124- 132


 

15 Ağustos 2019-BİLKE ARAŞTIRMALARI

BAŞSÖKÜLÜ MEVLÜT ÖZAY’DAN BUDANIK PEHLİVAN

Sarnıçta bi çığırtma düğünü oliye. Bu kaşın ağaları düğüne gidiye. Bu Budanığı da yaylada bırakıyala. Bi kocakarı nine varımış, onu da bırakıyala. O arada bi ihtiyar geliye. Oğlum bana ekmek ver diye. Ninem va diye, eğer verise getiririm diye, adama ekmek veriye. Güleşe gidiye, ortadan baştan bi peşrev ediye, işte adam diyala yukardan geldi Tilkilikten, ortalığı budadı gitti. Kim bu diye soruyola, Budanuk diyala.

Budanığın oğlunu görmeye ağanın biri gitmişte, yok canım demiş gittiğine pişman olmuş, oğlunu beğenmemiş tipsiz bi şeyimiş, Budanık gibi değilimiş ki. Budanık cigara tablasını havaya ukarı atarımış, belinden tabancayı çeker düşmeden vururumuş. Buralarda namus edep çalma çırma hiç bi şeyini duymaduk. Yalnız Boyabatta bi yüzbaşının atı kayboluyo, atı cingit Kürtleri alıyala, Kastamonuya bi ovaya götürüyala. Yüzbaşının hanımı Budanığa mektup yazıya. Memet bey şu şekil diye falanlar atımı aldı, bana atımı alıve diye. Ordan Budanık atına bindiyse Boyabata varıya, eşkiyanını alıya tabi. Kastamonuya bi karakola varıp derki, yüzbaşıya bana bi tüfek ver. Ben Kürtlerin oraya inecem, orda Boyabat’ın atı var, bu atı alacam. Yahu sen yalnız nasıl alacan, ben bi manga candarma ile giremiyem oraya diye. Sen bana bir tüfek ver ben giderin diye. Şindi buna bi tüfek veriye dürbününen onu takip ediye. Budanık iniye ovaya, çadırda hep oturularmış kürtle. Muhtarları da bayanımış. Muhtar bir düdük çalıya içtimaya geçiriyo. Sinaplu Mehmet Bey geliye diye. Tabi Budanık geliye, bütün merasim ona karşı duruyala. Ağırlıyala, bunun kahvesini çayını veriyala. Atı veriyala, bi de tay bahşiş ediyala. Ama yüzbaşı boyna dürbününen bakıya, takip ediye. Budanık ata biniye tabi öteki atla peşinde geliye karakola. Şu emanetini al diye tüfeği veriye. Ya bu tüfek de senin olsun Mehmet bey diye. Sağa diye daha tüfek de veriyin ben. Hadi Allah işini rast getirsin diyala, ordan geliye işte. O geliş bayan mükafatın ne diye soruye. Afedersin bayana kötülük yapıye. Budanığın ölümüne sebep u oluye. Beyine mektup yazıye hanım, o zaman ordan devlet nasıl bir emir vediyse, buradan topluyola gayri.

Hadi size mevki verecez kaymakamlık verecez diyelek bizim buradan bu mahalladen esfeli diye bi mahlleden şapşak diye bi arkadaşları var yanında. Ulan Memet Bey diye seni bu zamana kadar savundum diye, gel teslim olmayalım af çıkacak yeniden diye. Bize bi kaymakamlık emri geldi diye Budanık.  Yok diye bizi avlıyala diye, inad ediye. Tabi urda bi binek taşı varmış u Tilkilikte mi Sarımsakda mı bilmem, binek taşına binerken bacağı titremiş Memet Beyin. Şapşağın ismi Sali imiş, ulan sali demiş bi iş var. Gene seni ölene kadar ben savunurum demiş Sali, varıvar. Biz gurban gidiyez demiş. Şimdi bizim Memet Ali de var içlerinde çiğdem, u gaçmış. Yaylım ateşine tutuyala. 15- 20 jandarma. Bizim bu mahalleden şapşak müdafaa ediya emme, ne kendini kurtarabiliya ne onu. Budanuğun bundan başka bi kötülüğünü işitmedük.

Halkbilim araştırmaları- Derleme çalışmaları -2007 çekimleri ve söyleşileri

Y. SARIKAYA Bir İnci Memleketim, s: 133-134

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,