Bu sabahta heybemden altmışlı yıllar çıktı. Gel de gitme çocukluğa, mutlaka anımsatacak bişey çıkıyor karşına sonra dalıveriyorsun o günlere.
Köyde hemen hemen herkes akrabaydı , çocuklarda kuzen . Aslında annemin kuzenleriydi ama yaşlarımız yakın olduğu için isimlerimizle seslenirdik birbirimize. En çok tahta arabalarla oynardık .
Annemin amcasının oğlu Yaşar(benden bir yada iki yaş büyük)yine annemin dayısının oğlu diğer Yaşar(Nurlar içinde uyusun) tahta araba yapmada ve sürmede ustaydılar yaşlarına göre,biz kızlar peşlerinden arabaya binmek için dolanıyoruz. İşler bitip akşama bütün çocuklar caminin orada toplanır herkes arabasını yarıştırırdı.
Biz kızlar arkada sırayla tahta arabalara binerdik.Kah tepenin oradan yokuş aşağı caminin önüne yada caminin önünden kurnanın oraya kadar baş aşağı kayardık. Arada da çamurluktan kurnaya kayardık yokuş aşağı . Çamurluk biraz uzak ve çok yokuş olduğu için dönüşü zor oluyordu çekmek zorunda kalıyorduk. Arabaya bindirdikleri için kızlara çektiriyorlardı arabaları yokuş yukarı. Kuzen Hamide mızmızlanırdı yine annemin amcazade kuzeni Yaşar’la (bu Yaşar kız)beraber. Daha isimlerini unuttuğum arkadaşlar . Yorgunluktan daha sofrada uyuklar , zor yatağa geçerdim. Ertesi günün hayaliyle…
Köklere Dönüş, sanatsal pratiklerinde kırsalı inceleyen sanatçılar, eserlerini Anadolu kırsal kültürünün göbeğindeki büyükşehirlerde; dünyadaki sanat galerinde sergiliyorlar.
Himayeci ve seçkinci avangart sanat stratejilerini reddeden “güncel halk sanatı”, rustik sanat üretimi için yeni bir yol geliştirmeye girişiyor. Artık, sanatçılar kırsalın pastoral imgeleri yerine, kırsalı modernize etmenin yarattığı gerçek sorunlarla ilgileniyorlar.(saltonline.org)
Ahhh.!o eski ramazanlar dediğimizde içimiz duygusal sessizliğe bürünüyor. Doğduğum şehirde Ramazan ruhu vardı. Hazırlıklar günler öncesinden başlardı kesme hamuru imece usulü kesilir, yufkalar açılır, mukabeleler başlardı. Çarşı pazar canlanır .Akşamları fırınlardan pide kokuları yayılır ruhani bir huşu içerisinde geçerdi. İftardan sonra teravi namazına giderdi babalarımız . Çocuklarda tenekeden yaptıkları gemi maketini süslerler geminin ortasına mum dikerler helesaya çıkarlardı. Helesa memleketimin hikayesidir.
Helesa geleneği; Sinop’ta fırtına sebebiyle mahsur kalan geminin kumanyası tükendikten sonra, gemi mürettebatının filikalarını süsleyerek, ellerinde fenerlerle şehir merkezine gelerek mâni ve türküler eşliğinde dolaşarak yardım toplamaları hikâyesine dayanmaktadır. Eskisini bilmem ben bildim bileli bu ritüel sürüp gitmiştir. Sanırım bu günlerde bu ritüel ölümsüzleştirilmek adına şenliğe dönüştürülmüştür.
Bazı evler sahura kadar uyumaz börekler çörekler açılır tencere dolusu yemekler yapılırdı. Annem Mahallemizin hocası (hatta yaz aylarında mahallenin çocuklarına kuran öğretirdi).Hayriye hanım teyzeden iki hatim alırdı. Hem baba tarafına ,hem kendi tarafına. Fitreler zekatlar geçe bırakılmazdı ihtiyacını giderebilsinler diye. Pişirilenler komşularla paylaşılırdı. İhtiyaç sahipleri bilinirdi. Öyle ramazan kolileri yoktu, makarnanın çok olduğu. Şimdi ihtiyacı olanı muhtardan soruyoruz. Gel de deme, nerede o eski ramazanlar…
Yıllar sonra öğrendim lakabının Lodos İsmail olduğunu. O benim için hergün sokağımızdan sabah akşam geçen İSMAİL abiydi, kapıda annemle konuşur “gelin” diye hitap ederdi anneme. koltuğunun altında kirli çuvalı elinden düşmeyen sigarası kimseye zararı olmayan şahsına münhasır biriydi.
Hayatın ona çok ,hatta hiç iyi davranmadığı belliydi.Hiç kimsesi hem var hem yoktu. Zeytinlikte derme çatma kulübesinde yaşardı. Hergün arka denize gider denizin kıyıya kustuklarını toplardı. Hatta yıllar önce denizde yakuttan gözleri olan altın bir yılan bulmuştu, hayat İsmail abiye de gülmüştü kirli çuvalı altınla dolmuştu hayat işte gülmeyecek ya, o da elinden alındı. O zamanın kuyumcularından Faik kuyumcuya götürüyor, kuyumcu altın yılanın değersiz olduğunu söylüyor ve ona hergün ekmeğini ve sigarasını cebine de üç-beş kuruş koyacağını söylüyor.
Anneme anlatırken hikayesini, bir kitabın içinden çıkıp gelmiş gibi gelirdi bana. Senede bir de olsa mektubu bizim adrese gelirdi, asla mektuplarını almazdı.
Nedenini sorduğumuzda postadan gelen bir evrakı imzaladığı için yuvasının yıkıldığını söylerdi. Düzgün bir Türkçesi vardı akıcı konuşurdu. O da bizim gibi mübadildi yaşamın ona sundukları kolay değildi çocuk halimle bile bunu anlayabiliyordum. Mavi gözleri göz yuvalarının içine kaçmış ,omuzları çökmüş belki de uzun boyluydu ama eğik duruyordu, Bu a onu kısa yapıyordu. öldüğünü duyduğumda çocukluğumdan bir yaprak daha kopmuştu .Nurlar içinde uyusun.
Dışarıda lapa lapa kar yağıyor böyle zamanlarda anılar kar taneleri gibi döne döne usumda dans ediyor. Fonda bir şarkı ”kahpe felek sana nettim neyledim… [ayşe’ce]
Doğal yaşam alanı olan sahillerin birçoğunun plaj olarak kullanılması, sahillerdeki işletme sayılarının artması, artan kentleşme ve bitkinin koparılması nedeniyle kum zambakları tüm dünyada azalıyor! Her bir türün ekosistemin dengesi için vazgeçilmez olduğu bilgisiyle durumu değerlendirecek olursak, yok olmasına ramak kalan her bir canlı gezegenimize yeni bir yara açılması demek. İnsan faaliyetleri azalınca, “Dünya Limit Aşım Günü” bile ileri bir tarihe kendini atabiliyor. Elimizde böyle bir veri varken, tüketim alışkanlıklarımızdan taviz vermemekte ısrar etmek pek mantıklı görünmüyor. Bu nedenle ilk olarak yapmamız gereken şeylerin başında sadeleşmek ve sevdiğimiz/beğendiğimiz -illa ki sevmek zorunda değiliz- herhangi bir varlığın önce yaşam hakkına saygı duymak geliyor.
Kum zambağının (Pancratium maritimum) biyolojik özelliklerine baktığımızda ise yaşama sıkıca tutunan ve barındırdığı şifayı paylaşan bir bitki olduğunu anlıyoruz. Temmuz- ekim ayları arasında çiçek açan kum zambakları, kendine döllenen ve soğanlı bir bitkidir. Türkiye’de İstanbul, Bolu, Bartın, Sinop, Samsun, Giresun, Trabzon, Kırklareli, Antalya, Mersin ve Adana’nın kumlu sahillerinde görülür. İçindeki alkaloitler ve flavanoidler; gıda, tekstil ve farmakolojik endüstrilerde kullanılmaktadır. Akdeniz ülkelerinde ve Karadeniz’in güney kıyılarında sıklıkla rastlanan kum zambağı tuza, kuraklığa ve sıcağa karşı dayanaklı bir bitkidir.
Minos uygarlığına başkentlik yapmış Knossos antik kentindeki fresklerde yer aldığını öğrendiğimde ise bitki sembolizmini bir kez daha hatırladım. Minik bir parantez; zambak kelimesi (lily) Sümerce’de nefes,hayat gibi anlamlar taşır. Zambağın Antik Mısır’dan Antik Yunan’a kadar birçok kültürde barındırdığı derin bir bilgisi vardır. Kum zambağına dönecek olursam; eşleştiği mitlerden biri yeraltıyla eşleşen Persephone’dur. Tarım ve bereketin tanrıçası Demeter’in kızı olan Persephone yaşamının bir kısmını eşi Hades’in yanında yeraltında, bir kısmını annesi Demeter ile yeryüzünde geçirir. Kızı her yeryüzüne çıkarken baharı getiren Demeter, kızının yer altına inmesiyle toprağı soğutup, kışın -ölümün- gelmesini sağlar. Kum zambağının çiçekleri de açmayı bıraktığında bu durum havanın soğuyacağının habercisidir.
Yaz geliyor lütfen Kum ZAMBAKLARI na zarar vermeyin bu konuda hassasiyet lütfen nesli tükeniyor.(Fotoğraf Şevket Kaya kendisine teşekkür ediyorum.)Araştırma-Ayşe Ekşi ELMACI-27 MAYIS-2023
Sabahları erken uyanıp ananemi izlemeyi severdim. Elini yüzünü yıkar idare elinde önce dama inerdi. İneklerin samanlarını verir, damı temizlerdi. O sıra ezan okunur sessizce pencereyi açar dua eder namazını kılar,ardından tekrar dama iner inekleri sağardı.
Kuzineyi yakar , sütü süzer tencereyi yanan kuzinenin üzerine koyar radyoyu açardı. Saat 6,5 gibi olmalı türkü saati. Süt taşmasın diye beklerken dinlediği türkülerle gözleri dolar,kederli kederli elini sallardı.Kaynayan süt tenceresini tezgaha bırakır ılımasını beklerdi. Bu arada da ajans saati gelmiştir,haberleri dinler söylenirdi hayat pahallılığına dair. Demek ki her dönem yaşanmış bu.
Haberler bitince pili bitmesin diye radyoyu kapatır günlük işlerine bakardı. Bu arada da gün aydınlanmıştır. Onu izlediğimi bilmeden bana seslenirdi. “Ayşenur öğlen oldu kalk “ oysa gün yeni aydınlanmış ananem işlerinin çoğunu bitirmişti. Kahvaltı zamanıydı bol tere yağında pişmiş yumurta kendi elleriyle yaptığı peynir sıcacık sac ekmeği …
Bugün pazar yine anılarda gezeledim. Sağlıklı mutlu huzurlu pazarlarınız olsun sevdiklerinizle, GÜNAYDINNNN…!!
Doğduğum şehirde güneş denizden doğardı, denizden batardı. Adadan başlayıp, garajda biten tek işlek caddesi (büyük olarak) vardı. Çoğunluk binalar ahşaptı. Betonarme binalarda çocuk gözümde lükstüler. Sra sıra dükkanlar meydan kapıdan başlar, garaja kadar giderdi. Garip bir ahşap kokusu olan fırınlardan simit, ekmek kokuları gelirdi. Baston ekmek sonradan girdi hayatımıza. Kucağımıza sığmayan koca yuvarlak ekmekler alırdık. Manifaturacılar (o zaman öyle çok hazır giyim yoktu), tüpçüler. En çok da şehre pazara gelen köylülerin satış sonrası alış veriş yaptığı dükkanlar vardı kale yazısında. İğneden ipliğe tencereden tavaya, baltadan küreğe, kazmadan bele akla gelmeyen şeyler bulunurdu. Teneke teneke gaz yağı, zeytin yağı ( aklımda kalan çiçek yağı yaygın değildi. Ananemin evinde, bizim evde hiç görmedim )
Benim için büyülü bir yerdi o dükkanlar. Kendine özgü bir dokusu vardı. Sanki herşey üstüne geliyordu. Karman çorman. İstenilen şeyi de şıp bulurlardı. Alacağını alan garaja gider, köyünün arabasına biner. Satmadan kazandığıyla da eksiklerini almanın sevinciyle mutlu mutlu beklerdi arabanın kalkmasını.
Garaj bir hengame yeridir. Muavinlerin müşteri çekmek için bağrışmaları renkli görüntü yaratırdı. Mesela ananeme eşlik eder ona yardım olsun diye garaja gittiğimde. Sabahtan beri bişey yememiş insanların üçü beşi bir araya gelip, arabanın yanında serip gazetelerini beyaz ekmek, helva, beyaz üzüm olurdu nevaleleri. Çok şaşırırdım ekmek arası yedikleri helvaya. ( Belki de onlardan kaldı helvayla üzümü sevmem. Helvayı severim ama hala ekmekle yemem. ) Araba dediğime bakmayın koca kamyonlar üstü tenteli. Ağır ağır tozu dumana katıp şehri terk ederlerdi gün batımına. Sanki onlar doldurup renk katıyorlarmış gibi sessizleşirdi şehrim. //ayşe’ce//
Doğduğum evde güneş denizden doğardı. Şehir ayaklarımızın altında, taa şirin Gerze’sine kadar görünürdü. Rüzgara karşı mavilerin içinde beyaz kelebekler gibi yelkenliler süzülürdü.
Nevzer Yenge inekleri sağmış, Zeki dayım da önüne katmış adaya götürüyor. Biz incir ağacının tepelerinde. Selver anane bağırıyor:
”sabah sabah rüyanızda mı gördünüz incirleri” .
Şimdi önümüzü binalar kapattı. Gökyüzümüzü bile çalıyorlar. Selver ananenin evi çökmüş, tarihi eser diyorlar, ama bakan yok. Bahçeler de yok oldu, iki bina fazla olsun, üç beş dairem daha olsun. Yılların parkı dümdüz olmuş. Benim şehrim, güzelleştirme adına kelaynağa dönmüş.
Baba evinden bir seyreyleyeyim dedim şehrimi, kahve uzatsa alabileceğim mesafede binalar. Küçük bahçemiz de olmasa, dut ağacı dallarını nazlı nazlı sallamasa, taş duvarlara sıkışmış gibi hissedeceğim kendimi. Serin ve güneşsiz Sinop sabahından, GÜNAYDINNNN…!!
Serin ve geceden yağmış, pencereyi açtığında bahçeden gelen buram buram toprak kokusu. Yaşam gailesinden ve her tarafın betonlaşmasıyla unuttuğumuz dokular. Kendi ellerimizle yok ettiğimiz doğa ve mutsuz insanlar.
Komşunun bahçesinden gelen çilek kokusu. Annem geliyor aklıma geceden şekerlediği çilekleri biz uyurken sabah erkenden, ayaklarına dolanmayalım diye mutfakta kaynatmaya koyuluyor. Evi mis gibi çilek kokusu sarıyor. Oysa ben reçel sevmem, ama annemin bütün attığı çilekleri reçelin içinden toplar suda yıkar yerdim.
Bugün günlerden cumartesi , gemiler geçiyor boğazdan sabahı yaran düdüklerini çalarak. Daha dün çocuk sesleriyle doluyken bu ev, bugün sessiz sedasız. Çay demliyorum , kaynıyor kaynıyor kalkasım yok yerimden. Kahvaltı yapasımda yok. Ben reçel sevmem ama özledim annemin çilek reçelini . Çocukken varlıklarına inandığım periler gelse tutsa elimden o Rum evimize , o yıllara götürse beni . Annemin o güzel sesiyle söylediği şarkı mutfaktan gelen tıkırtılar, kardeşlerimle paylaştığım yer yatağı, yorgan çekiştirmelerimiz.
Bu sabah toprak kokusuyla uyandım. Çok uzun zamandır farkına varamadığım şeyler dans etti usumda. Ah!…biz insanoğlu ne çok şeyi kaçırıyoruz yaşarken. Haziran yağmuru ince ince inerken yeryüzüne, unuttuğum ne varsa hatırlatıyor bana …Bugün de böyle bir yazı çıktı umarım birilerinin yüreğine dokunmuşumdur.
Zamanla alışkanlıklar ve kültürler ne kadar hızlı değişiyor. Yazılı kaynaklar, bu değişimin kanıtları olarak önemli belge niteliği taşıyacak ileride. Yaşanmışlıklar, o anın duygusal yoğunluklarını da taşıyarak belleğimizde saklanıyor. Varlık ve eşyaların insanlara bıraktığı izleri ve insanın zaman ve eşyaya bıraktıklarını bu yazılarda okuyor, sanki video kaydı gibi izliyor, kaybettiklerimize tanık oluyoruz. Konuk yazarlarımıza HALKBİLİMİ alanına katkıları için teşekkür ediyoruz. BİLKE
Çocukluğumun sokakları hep denize çıkardı. Pencere kenarlarında sardunyalar, kapı önlerinde kokularıyla mest eden hanımeller. Bahçelerde gülü, leylağı, kasım patları, karagözleri. Her evden gelen çocuk seslerine karışan büyüklerin kahkahaları. Kimi görsen tanıdık. Eve gidene kadar bir kayık dolusu selam yollanırdı anneye babaya.
Öyle kaygılar yoktu “bu çocuk nerde ?” diye mutlaka bir komşu evinden çıkıverirdi elinde koca bir dilim salçalı ekmek. Sokak arasında seslerimiz yankılanırdı:
”Saniye yenge , Emine abla, annem içi etli hamur yaptı sizi de çağırıyor.”
Bütün yarım ada bu çağrıları duyardı sanki. Çocuklara ayrı yer sofrası kurulurdu. Döke saça yiyebilelim diye. O meret, yalnızların yemeği değil ki. Yer sofrası coşacak, şen kahkahalar içinde kaşıklar birbiriyle çarpışarak. Annemin hikayeleriyle sohbet koyulaşacak. Herkes ağzına bakacak. Annemin anlatımı, mimikleri usta bir tiyatrocu gibi içine çekerdi insanı. Ben ne kadar kalemime hakimsem, annem de o kadar diline hakimdi. Sonra anladım ki okumanın faydalarıydı bunlar. Annem okumayı çok severdi. Yolda gazete parçası görse okurdu. Kütüphaneye üyeydi kitap alırdı. Kerime Nadir, Yakup Kadri Karaosmanoğlu daha niceleriyle büyüdük. Benim şehrim büyülüydü sanki. Her şehrimin insanı gibi bende aşıktım şehrime. Bütün yollar denize çıkardı.
Doğduğum ev Zeytinlik yolu diye geçerdi sokağım. Eski Rum eviydi, aslında yanındaki evin bir parçasıymış.1924’te Kavala Sarışaban’dan Türkiye’ye geldiklerinde, önce İstanbul oradan aktarma Sinop’a gelmişler. Boşalan Rum evlerine yerleştirilmişler. Dedem, babası, kardeşleri gelinler torunlar kalabalık olduğu için (şimdi Üçüncüoğullarına ait )yandaki evle beraber iki eve yerleşmişler.
Dedemin babası İstanbul’a gitme hayaliyle yandaki evi şimdiki sahipleri Hüseyin Üçüncüoğlu’na satıyor. Dedem eşi ve üç oğluyla doğduğum evde yaşadığı için bizim evi sattırmıyor. Nedendir bilinmez İstanbul’a da gidemiyor. Seyit Bilal caminin yan tarafında mezarları(Sanırım kaybolmuş hele son haliyle üzerine evler yapılmış)
Dedemi hayal meyal hatırlıyorum. Heybetli gür kaşlı Atatürk bakışlıydı. Bastonuyla bastığı yer titrer tahta döşemeler gıcırdardı. Evimiz kalabalıktı. İki elti, onbir çocuk. İki elti kardeş gibi geçinir , mutlu Mesut yaşanırdı. Yengem Nurlar içinde uyusun)doğa ana gibiydi ömrü adada geçerdi . Bütün otları tanır, hangisinin hangi hastalığa iyi geldiğini bilirdi. Ayhan abim balığa gider balıkçı tekneleriyle gece yarısı küfeyle balık getirirdi. Mantuz ocağı yakılır annem balıkları ayıklar, yıkar tuzlar bol maydanozlu soğan piyaz yapar, yengem ocakta ızgara başında büyük çocuklar Bora’nın fırından bi çuval ekmek alır, kapı ardına kadar açık kokuyu duyan gelir bi ekmek kapar, arasına balık soğan piyaz koyar kapı önüne çıkarlardı. Bazı geceler cümbüşü patlatırdık. Yengem tepsiden def yapar, abilerimden biri saz çalar bir diğeri kaşıklarla ritim tutar. Hep bir ağızdan şarkılar türküler söylenirdi.
Bu ev benim doğduğum ev yokluğun mutluluğa mani olamadığı , sevgi dolu bir evdi. Sokağım yağmurda çamurlu olurdu. Bilal abinin yarım yamalak ördüğü sürekli ürken duvarı. Sabah uyandığında anneme “kim yıktı bu duvarı “ diye soran söylene söylene yeniden örüp sabaha yine yıkılan bir duvar. Doğduğum ev zamana yenildi, iki katlı bir ev oldu. Bilal abinin duvarı da yok artık. Sokağımın adı bile değişmiş Yakamoz skk olmuş . ( fotoğraf için Zeynel Zeki Özcanoğlu’na teşekkürler) //ayşe’ce//