RSS

Etiket arşivi: bilke

Depreme Dayanıklı Yapılar İçin Beş Önemli İpucu

17.02.2023- MAKALE- İlay Çelik Sezer

FOTO: Hatay’da yıkılan bina tabelası

İlay Çelik Sezer – TÜBİTAK Bilim ve Teknik Dergisi- Depreme Dayanıklı Yapılara Yönelik Yeni Teknolojiler

Rijitlik ve Dayanım:

Yapıların uygun düşey ve yatay (ama özellikle de yatay) rijitliğe ve dayanıma sahip olması gerekiyor. Yapılar kendi kendilerine ayakta kalabilmeleri için çoğunlukla zaten düşey doğrultuda belirli bir dayanıma
sahip olacak şekilde inşa ediliyor. Ancak depremler binaya düşey yüklere ek olarak yatay yükler de getirdiği için yatay
doğrultudaki dayanımının ayrıca ele alınması gerekiyor.


Planda ve Düşeyde Düzenlilik:

Bu özellik binanın yatay yönde itki aldığında nasıl hareket ettiği ile ilgili. Deprem
güvenliği alanındaki uzmanlar deprem sırasında binanın her yerinin eşit derecede hareket etmesini, böylece enerjiyi herhangi bir tarafa daha fazla kuvvet gelmeyecek şekilde dağıtmasını ister. Eğer binanın planında veya düşeyde düzensizlik varsa bina sarsıldığında zayıf noktalarda hasar meydana gelebilir ve bu hasar binanın tamamına yönelik bir hasarı da beraberinde getirebilir.

Yedekli Tedbirler:

Uzmanlar binalarda depreme dayanıklılığa yönelik birden fazla stratejinin kullanılması gerektiği, böylece birinin bir şekilde işe yaramaması durumunda binayı koruyan diğer tedbirlerin de hazır bulunması gerektiği konusunda hemfikir.
Temel: Sağlam bir temel depremler ya da başka afetler söz konusu olsun ya da olmasın tüm binaların sahip olması gereken önemli bir özellik. Farklı zeminler, binaların temellerinin farklı şekillerde sağlamlaştırılmasını gerektiren farklı özelliklere sahiptir. İlgili profesyonellerin inşaata başlamadan önce zeminin özelliklerini iyi anlaması ve buna göre plan yapması çok önemlidir.


Kesintisiz Yük Zinciri:

Bu özellik binanın yapısal olan ya da olmayan tüm parçalarının birbirine sağlam bir zincir
gibi bağlanmış olmasını ifade ediyor. Binada çok sayıda güçlü nokta bulunması, deprem ya da başka afetler sırasında
etkiyen kuvvetlerin binanın belirli bir yerinde yıkıcı hasar oluşturmak yerine eşit şekilde dağılmasına yardımcı olur.

algılayıcılar depreme ilişkin sismik etkinlikleri belirlediğinde algılayıcı ağı bir hava kompresörüyle haberleşiyor ve kompresör uyarıdan sonraki yarım saniye içinde bina ile temeli arasına hava basıyor. Hava yastığı yapıyı yerden 3 santimetreye kadar kaldırarak yapıyı yıkıcı olabilecek kuvvetlerden yalıtıyor. Deprem sona erince kompresör devreden çıkıyor
ve bina yeniden temeline oturuyor. Bazı deprem yalıtımı yöntemleri verimli ve ekonomik açıdan elverişli şekilde eski
binalara da uygulanabildiği için avantajlı bulunuyor.

Darbe Emiciler:
Binalara depreme karşı dayanım kazandırdığı kanıtlanmış bir diğer teknoloji de taşıt endüstrisinden ilham
aldı. Motorlu taşıtlardaki istenmeyen sarsıntıları kontrol eden amortisörler, yoldaki sarsıntılardan kaynaklı
kinetik enerjiyi bir hidrolik sıvı tarafından emilen ısı enerjisine dönüştürerek titreşimlerin şiddetini azaltır.

MAKALENİN TAMAMI:

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

MUTLULUK

15.02.2023- Nihal TURHAN- Görkemli Hatıralar ve Sanat

Okulda öğretmen her çocuğa birer kağıt verir ve, “Üzerine kendi adını yaz, kağıdını buruştur ve havaya at” der.

Her öğrenci kağıdını, adını yazdıktan sonra buruşturur ve havaya atar. Öğretmen, ” Şimdi kendi kağıt parçanızı bulmak için beş dakikanız var” der.

Öğrenciler bu beş dakika içinde ararlar ama kendi kağıtlarını bulamazlar. Sonra öğretmen öğrencilere, “Şimdi yerdeki herhangi bir kağıt parçasını alın, isme bakın ve bu kağıdı o kişiye geri verin” der.

Sadece birkaç dakika içinde herkes kendi kağıdını geri almıştır. Öğretmen kendisine merakla bakan çocuklara “Mutluluk da aynıdır. Sadece kendi mutluluğumuzu bulmaya çalışırsak işimiz zor! Ama birbirimize bakarsak, insanlara yardım edersek mutluluğu bulmak kolay! ” der.

 
Yorum yapın

Yazan: 15 Şubat 2023 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

YAŞ GÖZÜN UCUNDA TUT TUTABİLİRSEN

09.02.2023-A. Yaşar SARIKAYA

Bu gün tam dört gün oldu. Kıyamet gibi bir afet yaşadı memleketim. Yurdumun duyarlı insanları, destan yazıyor yine. 07.02. 2023 Salı günü Sinop yardımlarının toplandığı salona gittiğimde, herkes hummalı biçimde çalışıyordu. Kilometrelerce uzakta yaşanan bu afet için herkes seferber olmuştu.

foto-09.02.2023 Sinop Kemalettin Sami Paşa Spor Salonu

1999 depreminde üç gün bölgede bulundum. O zaman, yardım toplaması kadar dağıtmasının da ne kadar zor olduğunu gördüm. Toplu çadırların olduğu yerlere ulaşmak kolaydı. Yollar yarılmış, yıkılan binalar yolları kapatmıştı. Herkes kayıplarını bekliyor, enkaz altından cesetler çıkarılıyordu. Her taraf ceset kokuyor, her gördüğümüz yüz panik içinde, her hikaye de can yakıyordu. Biz, ara sokaklara ve kuytu köşelere ulaşmaya çalışmıştık.

Salı günü, deprem için canla başla çalışanları görünce o günleri anımsadım. Resmi görevlilerden çok gönüllüler vardı. Nasıl güzel organize olmuşlardı. Duygulanmamak mümkün değildi. Yaş gözün ucunda, tutmak mümkün değildi.

foto-09.02.2023 Sinop Kemalettin Sami Paşa Spor Salonu

Tırlar dolusu giden yardımların, yıkılan sitelere ve mahallelere direk gitmesi planlanmış olmalı diye düşünüyorum. 99 depreminde AFAD yoktu. Bu zorluğu yaşamıştık. Yardım Koordinasyon Merkezi ile görüşülüyor ve onlar yönlendiriyordu. Şimdi bilgisayar, telefon var iletişim üst düzeyde. Mahalleye kayıtlı sokaklar, siteler ve nüfus bilgileri muhtarlarda vardır. Yardım gitmeyen yer kalmasın; tüm tırlar illerden hareket etmeden önce optimizasyon belirlensin ve yardım herkese ulaşsın dilerim.

Ah bu yurdun evlatları, Çılgın Türkler! Her darda kalınca içinizden çıkan kahramanlığa eğiliyorum. Devlet teyakkuzda, bu milletin desteği yadsınamaz derecede üst düzeyde. Bu gün, gençler organize olmuşlar. Arkadaş grupları toplanmış, arı gibi çalışıyorlar.

Kısa zamanda bu günleri atlatalım, malzemeden çalan inşaatlara izin verilmesin ne olur. Öncelik halkın huzuru, sağlığı ve mutluluğu olsun. Binlerce can kaybı, binlerce yaralı yüreğimiz yanıyor.

TEDBİR!

TEDBİR!

TEDBİR!

 
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

Aranızda ANNESİ olmayan var mı?

05.02.2023- BİR YETİŞTİRME YURDU ÇOCUĞUNUN KALEMİNDEN

Çok küçük yaşta verilmişim yurda hayal meyal hatırlıyorum, Babam yukarıda işlemleri tamamlarken biz de aşağıda bekliyorduk! Günler, aylar hatta yıllar birbirini kovaladı. Babam hiç aşağı inmemişti ve ben biraz büyümüştüm. Okul çağına geldiğimde üst kata çıktım, sanıyordum ki Babam hala orada, meğer orası yurdun idare katıymış.

Henüz büyümemiş olacağım ki, yukarı bakmayı bırakıp artık geldiğimiz yollara bakıyordum. Çok iyi hatırlarım sanıyordum evin yolunu. Yuvanın bahçe duvarından bakınca görünen bir evi amcamın evi sanıyordum,

Çocukluk işte güneşli günde insan gözünü kapatip parmağı ile gözüne hafif bir baskı uygulayınca göz bebeğinin yansımasını görür ya işte ben artık o karanlıkta arıyordum babamı.

Abim benden 4 yaş büyüktü, o yuvadan yurda geçtiğinde daha da yalnız kalmıştım. Bu ayrılış, biraz daha büyütmüştü beni, 8 yaşında kocaman bir delikanlı olmuştum ve artık kimsenin yolunu beklemiyordum gelmeyecekler, gelmeyeceklerdi, bunu anlamış olduğumdan artık kızmaya bile başlamıştım. Babama beni yuvaya bıraktığı için ona kızıyordum.

Sahi bir çocuğun Annesi olmalıydı.!(okuduğunuz bu cümleyi yazarken bile boğazımın düğümlendiği, ve hala aynı hayallerimin hatırıma geldiğini belirtmek isterim)

Hiç yaşamamış olduğum bir duyguyu tarif edemem tabi, okul yıllarımda öğrenmiştim bu mahrumiyeti. 3. Sınıfta Ders Müzik Anneler günü yaklaşıyordu galiba konumuz bu..! Öğretmenimiz erkekti ve ben erkek öğretmenleri pek sevmezdim belki de babama kızmaya başladığımdan olabilir.

Dersin sonlarına doğru öğretmen benim dikkatimi çeken soruyu sormuş ve benim parmağım ilk kez bir soruya cevap verme heyecanı ile herkesten önce yukarıya kalkmıştı. Bende biraz gurur hissi olmuştu sorunun cevabını çok iyi biliyordum çünkü.!

Biraz yaramaz bir öğrenci olduğumdan dersi kaynatmayayım diye ön sıraya oturtulmuştum. bu nedenle öğretmen, kime söz hakkı verecek diye biran aklımdan geçirirken öğretmenin gözlerinin benim üstünde olduğunu fark ettim. Onun gözlerindeki üzgün ve mahcup görünüşü görmem soruya cevap verme heyecanımı yok etmişti.

Hafifçe arkama döndüğümde ise sınıfta tek parmak kaldıranın ben ve tüm sınıfın gözlerinin benim üstünde olduğunu görmüştüm ağır bir yük binmiş gibi yavaşça indirirken kolumu, öğretmen mahcup bir ses tonu ile tekrar eder gibi yeniden bu defa sadece bana sormuştu.

Senin ANNEN yokmu.?

Aslında parmak kaldırarak vermiştim sorunun cevabını. Bu derste hayat kurtarır gibi yetişmişti zil sesi 3. Sınıf teneffüs heyecanı çabuk değişiyor. Çocuklara duygularımı belli etmemek için coşku ile zil çaldı diyerek koşup teneffüse çıkar gibi kaçmıştım Sınıftan bir kara bulutun içinde şimşekler çakıyordu üstümde. Okul bahçesinde eski okuldan kalma kimsenin pek gelmediği bir binanın arkasında bulmuştum kendimi duvara yaslanarak orada haykırmıştım sorunun cevabını:

Annem yok, Annem yok. Annem yok

İşte O gün öğrenmiştim Bir çocuğun Annesinin olmasının gerektiğini.

KAYNAK:HAYAT KÜTÜPHANESİ

https://www.facebook.com/search/top?q=hayat%20k%C3%BCt%C3%BCphanesi

BİR YETİŞTİRME YURDU ÖĞRENCİSİNİN KALEMİNDEN

 
Yorum yapın

Yazan: 05 Şubat 2023 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

“HANGİ ŞİİR ONARIR BU TAŞ KÜREYİ” 

30.01.2023-A. Yaşar SARIKAYA

Bu ad, al beni oku diye frekans ötesi seslenen kitaplardan birinin adı. Bu düşündürücü soru cümlesi,  herkesi düşündürdü mü bilmiyorum. Ah taş küre sen,  “SER KÜRE” mi yoksa “YER KÜRE” misin dedim içimden. Biraz geç kalsam da, kitabı Sinop Kitapevinden aldım ve okudum. 

Okudum ki, format atılmamış özgür şiirler, özgün algoritması içinde dizelere dökülüyor; evrensel matematiği yadsımıyor ve analitik düşün boyutunda akıp gidiyor. 

Var yoktan doğmadan, evren evirilmeden önceye sürüklüyor insanı. Anlam doygunluğu, sizi takyon kanatlarında uçuruveriyor zamandan, zamana. Varoluş evrelerinin kesitlerinde konaklıyor, milyarca yılın hafızası içinde gezgin gibi geziyorsunuz. Zaman bükülüyor, şiir sizi kara delik gibi içine çekiyor. Sorgulamalar, yeni sorgulamalara açılıyor ve şiir şimdiki zamanın açıkta saklı gerçekleri ile okuru yüz yüze bırakıyor.

Sancılar içinde doğan şiirin ağlayışını duyuyorsunuz, mutluluğunu da. Duyargalar aktifleşiyor, çoklu duyunun kapıları açılıyor.  Uyaklar ve noktalama işaretleri anlam derinliğine şapka çıkarıyor, yok oluyorlar.  Yol mitolojiye açılıyor, nesneler varlıklar dizelerde can buluyor.

   İlyas TUÇ’un dizelerini okudukça, çocukluğuma döndüm. O zamanlar, anlam giymemiş çıplak sözcüklere, herkesin kendi anlamını yüklemesi ilgimi çekerdi. Doğru hangisi diye düşünür dururdum. Düşün değirmenimde, sorular döner ben yorulurdum.

Örneğin,“uyku gelir” diyoruz ya. Uykunun ayakları mı vardı da geliyordu? O geliyorsa ben onu neden görmüyordum? Ah, uykuyu görmek için uykusuz kaldığım geceler. İncitici söz mü yoksa iğne batması mı daha acıydı ki? Yani ten acısı mı can acısı mıydı fazla olan. İğneyi elime batırıp, test ettiğim günler ah. Sorular, sorgulamalar, yine sorular tekrar sorgulamalar. Ah çocukluğum.

İlyas Hocam, şiirlerinizle beni geçmişe götürdüğünüz gibi, çocukluğuma da götürdünüz. Kemal Koca kitabını ne güzel isimlendirmiştiniz. “HERKES İŞİNDE GÜCÜNDEYDİ”. Yazanlar yaza dursun, söyleyenler söylesin, herkes işinde gücünde ya İlyas Hocam. Okurlar bu kitapla buluşmalı ve okumalı.

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

BENİ DE ALIN

16.11.2022-Safak Gündüz SARIKAYA

Umutsuzluktan çöktüğü bir andı.

“Olmuyor işte, olmuyor”, dedi genç adam.

İçindeki ses susmuyordu,

“hayır pes etmek yok”, dedi, “ne olursan olsun hayallerimi gerçekleştireceğim.”

İşte böyle gelgitlerle kimi zaman deniz kenarında düşüncelere dalar, Gerze’ye bakıp,

“acaba eşimi, oğlumu ve kızımı yanıma alabilecek miyim?”, derdi.

Neden olmasındı, 14 yaşında bile köyden ilk kaçışında adada bir aile yanında hayvanlara bakmıştı. Babası Sinop’a gelip onu köye tekrar götürse de, ikinci kaçışında Bafra ve Ayancık’ta iş bulmuştu. Yorgun ayakları onu Tersane^ye doğru itti ve orada bir hareketlilik gördü. Amerikalılar gelmiş işçi alımı yapıyorlarmış diye duydu. Koşa koşa Kaleyazısında bekleyen askeri araca binmek istedi. Birden kalabalığın içinde buldu kendini,

“beni de alın”, diye bağırıyordu.

Ama ustabaşı gibi görünen bir adam, kalıplı uzun boylu işçi seçiyor; çelimsiz olan genç adamı itekliyordu.

“Sen işimize yaramazsın git” diye.

Kulağında çınlayan bu söz adamı durdurmadı. Vazgeçmiyor, tekrar tekrar deniyordu ama olmadı. Arabanın içinde bir Amerikalı subay, bu genç adamın çabasını fark etmiş ve tebessümle ona bakarak “hadi bir kez daha dene” der gibi adama baktı. O bakış yeni bir umuttu o bakış haydi bir gayret daha göster seni alalım diyordu.

Bir hamle daha yaptı, ustabaşı başka yere bakarken insanların arasından sıyrılarak bindi arabaya. Amerikalı sesinin çıkarmadı ve o günlerde daha yeni kurulan ve sadece çadırlardan ibaret Amerikan Üssüne böyle giriş yapmış oldu. 50’li yıllardı. Emekli oluncaya kadar önce işçilikle başlayan bu süreç dil öğrenme isteğiyle devam etti. Emekli subaydan aldığı birkaç dersle dil öğrenme hevesi pekişti.

Kalem kağıt bulamadığında taşlara yazıyor, kendi kendine kelimeleri tekrar ediyor, dilini geliştirmeye çalışıyordu. Subayların konuşmalarını dinliyor, kelime haznesini geliştiriyordu. Amerikalıların dikkatini çekmeyi başarmıştı ve bir müddet radarda tercümanlık yapmıştı. Eşi de yardım ediyor, gece gündüz çamaşırların ütü ve kolasında eşine yardım ediyordu. Motorpool , İtfaiye bölümlerinde sevk amiri görevlerini başarı ile sürdürdü.

“BENİ DE ALIN” haykırışı, bir motivasyon, özgüven ve hayata bir kafa tutuştu. Diktelerin ve kuralların boyun eğdirdiği bir yaşam içinde, bu dik duruş mücadelesiydi. İtaatkarlık yerine, çalışmak ve sorgulamaktı beni de alın.

Bir oyuncunun, istediği rolü alması yapımcı ve yönetmene; yedek futbolcunun sahaya girmesi antrenöre bağlı olsa da “BENİ DE ALIN” direnişi engelleri yıkacak, hayatın şansını yaratacaktır. Yetenek avcısı ustalar, meslekte başarıyı ölçen uzmanlar, hassas terazili yürekler gerekir bazen.

Beni de alın bireyci bir yaklaşım gibi gözükse de; aradan geçen yıllar genç adama çok şey öğretti. Kendi geçtiği yollardan geçenlerin elinden tuttu hep. Yaşlandığında ve çok ağır hasta olduğunda bile,

“para mı lazım benden de alın” derdi.

Her şey kötü gitse de, ümidimizi kaybetmeyelim ve asla vaz geçmeyelim. Hayaller er ya da geç gerçeğe dönüşür.

Kim bu adam, işte o adam benim babamdı.

ŞGS

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

SİNOP DİKMEN YÖRESİ KADIN KÜLTÜRÜ KAYBOLMASIN

08.11.2022- A. Yaşar SARIKAYA

Dikmen ilçe ve köylerinde yaptığım çalışmaları arşivlemiş olsam da, yöre insanının kültüre sahip çıkmasına ihtiyacımız var. Her emekli gibi, sohbet muhabbet, gezme, okey yerine yılarca kaybolan kültürlerimizin ardına düştüm. Araştırmalarım sayesinde de, yöre insanını tanıma şansına sahip oldum.

Dikmen yöresi kadınlarımız, yün kilimlerini düz çizgili dokumuşlar; ama elbise ve bel kuşaklarına çok güzel el nakışı motif ler işlemişlerdir. Bu işlemelerin tek, tek isimleri vardır. Resmi kurumlarla işbirliği çalışması için çok zaman harcadığımı takip edenler bilirler. İşkur Müdürü Lokman Ceylan’ı, kaybolan kültüre hassasiyetimle o kadar çok rahatsız ettim ki Dikmen’de bu nakışlar yaşasın diye kurs açıldı. Kursun açılması ile ilgili ısrarım, sandıklarda gizli saklı tavan aralarında atıl durumda olan bu ürünlerin toplanması, fotoğraflanması, özelliklerinin kayda geçirilmesiydi.

2012 yılı BİLKE-İŞKUR- DİKMEN HEM işbirliğinde açılan DİKMEN kaybolmaya yüz yutan el sanatları kursundan:

Dikmen Göllü Köyünde köy müzesi açıldığını sosyal medyadan gördüm ve çok sevindim. Aynı yerde kadın el sanatları bölümünün olmasını da isterim. Dikmenliler, ninelerinin renklerle ve desenlerle nasıl dost olduğunu bilmeliler ve gelecek kuşaklara kendilerine has el sanatları hafızasını oluşturmalılar. Bu müzenin açılmasına vesile olan Köy muhtarı ve Alaaddin DOLMA’ya örnek çalışmaları için teşekkür ediyor, tüm özverili çalışmalarında başarılar diliyorum. Yörenin internet fenomeni genci Hilmi İNCE’ye de müzenin tanıtımını yaptığı için kültüre katkısından ötürü teşekkür ediyorum. Hepiniz var olun, sağ olun emekleriniz çok değerli.

Yıllardır Kültür Müdürü, Halk Eğitimi Müdürleri, Valilik, Kuzka, İl Proje Ofisi ile çok görüşmelerim olmuştur. Bu hafta, başladığım ve sonuca ulaşmasını istediğim Dikmen kaybolan el sanatları ve Tilkilik köy kültür evi ile ilgili yine vali yardımcımız ile görüştüm. Çalışmalarımı zaten önceden beri biliyorlardı, gündemim konu hakkında kurumlar destek olabilir mi başlığıydı.

Mekan açılabilirdi ama orayı bekleyen bir sorumlu olmasında konu düğümlendi. Dikmen için, belediye başkanlığı bu konularda önder olabilir dediler. Yine omuzlarımda koruyamadığımız kültürümüzüm ağırlığı ile valilikten çıktım. Kadınlarımızın koyun güderken elindeki işine, gece tezgah başında yüreğini açıp kilime, dokuma bezine döktüğü duyguları hiç olmazsa görsel olarak saklayabilmeliyiz. Gelecek kuşaklar, yöremizin köyümüzün hafızası kaybolmadı desinler.

Dikmen bölgesinde kadınlarımızın işlediği ve kaybolan el sanatlarından 2012’de fotoğrafladığım görsellerden bazıları:

 
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

GİT BAŞIMDAN SİNOP

12.10.2022- Seyfullah ÇALIŞKAN

Ne zaman her taraf evlerle doldu? Bostancılıdan Gelincik’e inen yolun etrafı tamamen kapandı? Ayırdına varamadım. Sinop’a vardığımın en güzel resmi Bostancılı üzerinden adayı, iç denizi görmekti. Yıllarca bu manzara ile yolu bitirmiş olmanın mutluluğunu hissetmişimdir. Son zamanlarda zaten yolculuk Bostanlı’da sona ermiyor. Gelincik’e inip araba bariyerini geçip Kaleyazısı’na inmek gerek. Dişini biraz daha sıkarsan Ada’ya bile geçebilirsin. Trafik son yıllarda Sinop’un en önemli sorunlarından biri haline geldi. Yine de kendi haline kalsa bu işin üstesinden gelebilir. Çünkü Sinop’lu gerçekten uyumlu insandır. Birbirine yol verir. Yayalara da… Yabancı araç sürücüleri yaşadıkları yerin alışkanlıkları o küçük kasabaya taşıyınca ortalık karışıyor. Tersanede tek şerit yolda dörtlüleri yakıp balık almayı kolaysa gel de bana anlat. Arkada elli araç birikmiş.

İnsan yaşadığı yeri niye sever? Bu soruyu Vizontele filminde belediye başkanı kendisi sorup kendisi cevaplıyordu. Herkesin farklı sebepleri vardır. Benimki hiç karmaşık değil. Sokaklarında anılarım var. Ayakkabılarımın izi… Duvarlarda, ağaçlarda elimin izleri. Kazıklandığım esnafa kızmayı severim örneğin. Birlikte yaşadığım insanları, yitirdiklerimizin arkalarında bıraktığı boşluğu seviyorum.

Sinop’lular misafir sevmez. “Hoş geldiniz. Ne zaman geldiniz? Ne zaman gidiysiniz?” Misafire ne zaman gideceği sorulur mu? Hiç şık değil. Hatta çok ayıp… Misafir kendi bereketiyle gelir. En azından genel kabul böyle bir klişe üzerinden yürür. Canı ne zaman isterse o zaman gider. Yörüğün karnı doyunca gözü çarıklarında olurmuş. Bu da başka bir yakıştırma. Söylenenler doğru değildir. Sinop’lu misafir sever. Hatta fazla sever. Kendi insanını, akrabasını hısımını bir kenara itercesine sever. Kasabaya gelen yabancılara yardımcı olur. Konuşukladır, sıcaktır. Sadece artık yazları eskisi kadar boş vakti yoktur. Bir yılda iki ay süren çok yoğun bir turizm sezonu koşturmacası başladı. On yılı aşkın bir süreden beri yazları kimse kimsenin yüzünü görmeye fırsat bulamıyor. Küçük kasabada yaşayan insanların sayısından daha çok otomobil geliyormuş. Arabaya binip kasabadan çıkmak bir dert, çarşıya, pazara gitmek, kasabaya girip çarşıyı geçmek bir başka bela. Yatacak yer lazım, ekmek, su, eğlence lazım… İlla ki balık… Tam da av yasağı olan mevsim üstelik. Kolaysa gel yabancılara bunu sen anlat. Sinop’a kadar gittik, balık yemedik mi desin yani. Çok ayıp çok…

Küçük kasabaların küçük keyifleri vardır. Bunları uç uca eklerseniz kocaman olur. İki bira alıp iskeleye inersiniz. Güneş Akliman sularında yıkanırken. Siz ne Akliman’ı görürsünüz ne de güneşi. Sapı uzun kancalı bir çinakop iğnesi salarsınız sulara. Azıcık ağırlık yapsın diye yaprak kurşun. Hadi rasgele… İlla olacak diyemem ama parmağınızın ucunda ince bir kıpırtı. Dudağınızda biranın ekşi tadı. Çabuk çek. Kaçmasın sakın. O kadar hızlı da değil. Ağzını yırtarsın. Yaşam sevinci ve eğlence köşe başındaki bakkalda satılmaz. Bunu sakın unutma. Kendin yaratacaksın…

Herkesin zevki, keyif aldığı işler, olaylar, olgular başka başka… Ben Sinop pazarını severim örneğin. Hangisini mi? Bafralıların açık olanını değil, kapalı olanını. Sinoplu köylüler (genelde kadınlar) bahçelerinde ne varsa alıp getirir. Mısır unu satılır örneğin ve çorbalık… Yanında tarhana ve kestane toprağı… Ne kadar alakasız değil mi? Bu pazarda herkesin süt, peynir, tereyağı aldığı bir kadın vardır. Ve bu satıcı alıcı ilişkisi onlarca yıl sürer. Kestaneyi mevsiminde birçok pazarda bulabilirsiniz. Ama kudret Narı satanı bulmanız imkânsızdır. Uvaz, yabani erikler, alıç ve zılbıt (Kaldırak- zıbıdık) Kasabanın sonbaharını sevdiğim gibi pazarın da sonbaharını da severim. Domateslerin, biberlerin sonunu… İncirlerin başladığı zamanları… Sütlek mısırın pazara geldiği zamanları. Kanlıca başlamıştı tam de Eylül ortasında. Ama en çok halı saçağı vardı. Kelter kelter küfeler dolusu kanlıca. Bazı toptancılar daha minibüsten iner inmez köylülerin getirdiği peynirleri toplar. Mantarları, kestaneleri…

Ekim 2021-İzmir-Seyfullah ÇALIŞKAN

 
Yorum yapın

Yazan: 12 Ekim 2022 in KONUK YAZARLAR

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

Sinop’ta Köçeklik Geleneği-Berna KURT- Yüksek Lisans Tezi

03.09.2022-BİLKE

Sinop’ta yaşayan bu gelenek, tüm ilçe ve köylerde yaygın değildir. iki üç köy ve akraba bir kaç aile ile sürdürülmektedir. Kastamonu, Bartın, Zonguldak, Bolu, Sinop illerinde yaşatılır. Tezin tamamı okunduğunda detayları bulacaksınız. Halk Dansları dünyada öyle bir seviye kat etmiştir ki, davul zurna ekiplerinin bu standartları yakalaması dileğimizdir. Tezin Sinop ile ilgili bölümü:

T.C. İSTANBUL KÜLTÜR ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ YÜKSEK LİSANS TEZİ- BERNA KURT

Berna KURT

Görüşülen kişiler ve cevapları:
Araştırma için, ikisi İstanbul’da Kadıköy Meydanı’nda, ikisi Sinop’un pazar meydanındaki
bir erkek berberinde, biri de Sinop’un Şerefiye köyündeki bir kahvede olmak üzere toplam
beş görüşme gerçekleştirilmiştir.
Görüşülen kişilerden biri İstanbul’da yaşayan davulcu Ömer Terzi’dir. Terzi’yle İstanbul-
Kadıköy’de Eylül 2006’da düzenlenen Karadenizliler Haftası etkinliklerindeki Sinop gecesinde görüşülmüştür. Gecede, Sinop’un geleneksel köçek ekibinin geleceği söylenmiş ancak organizasyon son anda iptal edilmiştir. Canlı yayın olacağı, çekim yapılacağı için köçek çıkarılması istenmediği söylenmiştir. Ayrıca Terzi’den edinilen bilgiye göre de, son dönemde televizyonda yayınlanan bir klip, içinde oynayan bir köçek bulunduğu için yasaklanmıştır.
Gaziosmanpaşa’da oturan Terzi, davul-zurna-köçek ekibiyle ilgili ayrıntılı bilgi vermiştir.
Mesleğin babadan oğula geçtiğini söyleyen Terzi, köçeklerin yaklaşık 25 yaşına kadar dans
ettiğini, sonra davulculuğa başladıklarını söylemiştir. Bunun nedeni sorulduğunda cevabı:
“Öyle yakıştırılıyor, yaşlı köçek olmaz”dır. Belli bir yaştan sonra dansçılık yeteneğinin düştüğünü eklemiştir.
Sinop’ta pazar kurulduğu günlerden birinde bir berber dükkânında Fazlı Şentürk ve Bülent
Taşlık ile görüşülmüştür. Erfelekli olan ve Kabalı’da oturan Fazlı Şentürk 12-13 yaşında
başladığı köçekliği 20 yaşında askere gidene kadar sürdürmüştür. Baba mesleği olarak
başladığı köçekliği bıraktıktan sonra davul ve zurna çalmaya başlamıştır. Köçekliği neden
bıraktığı sorulduğunda ise şöyle cevap vermiştir: “Yani belli bir yaştan sonra olmuyor…
Şekilsiz oluyor. Küçük olursa köçek daha iyi oluyor”.
Bülent Taşlık, belli bir yaşı geçip de köçekliği sürdüren ender kişilerdendir; 43 yaşındadır.
Görüşmeciler arasında da profesyonel olarak bu mesleği devam ettiren tek kişidir. Sadece bu
işi yapması ve ek iş yapmamasıyla da çoğu köçekten ayrışır. Gerzeli Taşlık, köçeklik mesleği,
köçek dansları, kostümleri…vs. hakkında ayrıntılı bilgi vermiştir.

Taşlık, bu mesleği nasıl bu kadar uzun zamandır sürdürdüğü sorulunca “Köçekliğin ilerledi
mi davula geçiliyor, ben davula geçmedim, devam ettim.” demiştir. Yaş ilerledikçe dans
etmenin zorlaştığını ancak kendisinin devam ettirmek istediğini söylemiştir: “… Benim
yaşımda çoğu yapamıyor figürleri.”
Taşlık’a, köçekliğin neden erken yaşta bırakıldığı sorulduğunda da cevabı: “Bilemiyorum ki;
kimisi bırakıyor, kimisi devam ediyor. Ben devam ettim yani.” olmuştur. Taşlık, “Etek giydiği
için kendisine karşı olumsuz bir tutum geliştiren oluyor mu?” sorusuna “Türkiye’de neredeyse
gitmediğim yer kalmadı, bana hiç böyle bir şey denk gelmedi.” şeklinde cevap vermiştir.

Taşlık’ın İstanbul’da Eminönü Belediyesi’nde çalışan bir oğlu vardır. Kendisine “Burada olsa
ister miydiniz köçeklik yapmasını?” diye sorulduğunda cevabı “hayır” olmuş, bunu da maddi
imkânların kısıtlılığıyla açıklamıştır. İşinden memnun olup olmadığı sorulduğunda ise cevabı:
“…Biz memnun olmasak 43 yaşımıza kadar gelmezdik de; şimdi yeni nesil okuduğu için
yapmak istemiyor” olmuştur.
Sinop’un Şerefiye köyünün kahvesinde görüşülen zurnacı Mustafa Kalyoncu ise görüşülen
kişilerin en yaşlısıdır. Köylerde erkeğin kadın gibi oynamasının doğru karşılanmadığını, bu
yüzden ailelerin çocuklarının köçek olmasına hatta davulcu-zurnacı olmasına bile pek izin
vermediğini söylemiştir. 60’lı yıllarda köçek oynatmanın yasaklandığını söyleyen Kalyoncu,
yine de gizli gizli düğünlere gidildiğini eklemiştir. Köçeklerin hâlâ şehrin sokaklarında çalıp
oynamadığını, gelini salona kadar getirdikten sonra salonun kapısında oynadıklarını
söylemiştir.
Köçekliğin neden belli bir yaştan sonra bırakıldığı sorulduğunda, cevabı “…Belli bir yaştan
sonra yakışmaz” olmuştur. O da kendi çocuğunun bu mesleği seçmesini istemediğini
söylemiş, bunu Bülent Taşlık gibi maddi zorluklarla açıklamış ve yıllardır bu işi yaptığı halde
elinde hiçbir şey kalmadığını eklemiştir.

Uzun bir süredir İstanbul’da yaşayan, Sinop derneklerinde çalışan ve köçeklerle ilgili
araştırma yapan Türkelili avukat Fikret Özdemir’le yapılan görüşmelerin temel ekseni
Kastamonu ve Sinop derneklerinin köçeklere karşı yaklaşımı olmuştur. Özdemir’in
aktardığına göre, Kastamonu dernekleri bu geleneği reddetme eğilimindedir, yavaş yavaş aynı
eğilim Sinop derneklerinde de görülmeye başlanmaktadır. Özdemir, reddetme eğiliminin daha
çok sağ eğilimli ya da memleketlerinden tamamen kopmuş kişilerde olduğunu da belirtmiştir.
Erkeğin etek giymesi kabul edilmediği, bu durum hazmedilmediği için bu geleneğin ekinin bir
unsuru olduğu yadsınmaktadır. 2000’li yılların başlarında Kastamonulu bir milletvekilinin
Kastamonu köçeklerini programa çıkaran bir televizyona telefon açarak bu geleneğin
kendilerine ait olmadığını söylediğini, bunun üzerine kamuoyunda bir tartışma başladığını,
hatta aynı televizyon kanalında bunun üzerine Kastamonuluların katıldığı bir panel
düzenlendiğini söylemiştir. İstanbul’daki bir Sinop derneği başkanının da aynı dönemlerde da
bir Sinoplular gecesinde dans eden köçekleri kovaladığını belirtmiştir. Günümüzde de
özellikle il derneklerinin gecelerinde köçek oynatılmadığını bunun ancak köy
derneklerinkinde olabildiğini belirtmiştir.

https://docplayer.biz.tr/32761647-Kadin-kiyafeti-icindeki-kocek-ve-ailesi-1.html

 

Etiketler: , , , ,

EMEKLİ OLDUM-SEYFULLAH ÇALIŞKAN

03.08.2022- BİLKE KONUK YAZARLAR

İlk olarak ne zaman para kazanmak için çalıştığımı anımsamıyorum. On on bir yaşlarındayken sergiden üzüm kaldırmaya yardım etmiş olabilirim. Ya da akşamüzeri pamuk yüklü traktör kasasının (romörkun) sayaya boşaltılmasına gitmiş de olabilirim. İhtimal iki buçuk lira falan vermişlerdir. İlk olarak gündelikçi olarak çalıştığımda on iki yaşındaydım. Akif Abi Toto Abdurrahman ile beni soğan çapasına götürmüştü. Yanımızda Ünver de vardı. Saruhanlıya doğru uzanan kanal boyunda bir tarlaydı. Kanal ile zeytinlik arasında bir iki dönüm kadar boş bir alana soğan ekilmişti. O gün ilk kez soğanları köstebeğim kestiğini de öğrenmiştim. Akif abi köstebek tümseklerinin bir ikisini kazıp kapan yerleştirmişti. Deliklerin ağzının açılması köstebeği çok rahatsız edermiş. İlla açılan deliğin ağzını gelip kapatırmış. Ünver’in annesi yanımıza yoğurt ve ıspanak yemeği de koymuştu. Sanırım turşu da vardı. Ve sapsarı teneke tulum peyniri… Çarşı ekmeği ile güzelce karnımızı doyurmuştuk. Akşam olunca Akif Abi bana çıkarıp on iki lira verdi. Büyüklerin gündeliği de büyük bir ihtimalle on beş falan olmalıydı.

O günden sonra okuldan arta kalan zamanlarda gündeliğe gitmeye başladım. Pamuk çapası, pamuk toplama, zeytin silkme, zeytin çapası, bağ beli, set ve tir yapma, tava bölme, ark açma, kavun, karpuz taşıma, üzüm kesme, kerter çekme, suculuk… Çok çalışkan, becerikli ve gayretli bir yevmiyeci değildim. Ama kimsenin tarlasında görmeyi istemeyeceği bir adam da olmadım. Bin dokuz yüz seksen üç kışının yirmi sekiz Kasımında devlete atandım. Elbistan’ın Demircilik köyüne bayram sevinci yaşayan bir çocuk kadar mutlu gittim. Devlet Baba ilk maaşımda bana tam yirmi dört bin lira verdi. Mutemet hatalı olmasın diye parayı iki kez saydı. Kendimi hiç iyi hissetmedim. Okulda çocuklarla olmak beni delicesine mutlu ediyordu. Bu kadar eğlencenin üzerine bir de çıkarıp para veriyorlardı. Bu sanki haksız bir kazanmış gibi hissetmiştim. Bu sevincim ve mutluluğum tam otuz yıl sürdü. İki bin on beş senesinde işimin gazı kaçtı, hevesimin balonu sönüverdi. Kendimi çok gereksiz, önemsiz hatta verimsiz hissettim. Yaptığım işi herhangi biri, hatta sokaktan geçen biri bile yapabilir gibi hissetmeye başladım. Yazdığımızın, çizdiğimizin hiçbir önemi yoktu. Madem öyle işimize son verirler diye bekledim. Öyle de yapmadılar. Yeniden düzenlenir, iyileştirilir, bir amaca hizmet eder diye düşündüm. Olmadı… Bir şeyler değişir gibi oldu ama ben artık soğumuştum.

Otuz yedi yıl iki ay süren çalışma yaşamımı bu gün sona erdirdim. Ne yapacaksın diye soranlar oldu. Bilmiyorum, dedim. Gerçekten bilmiyorum. Çünkü emekli olmak için önüme bir hedef koymadım. A, B ve hatta C planım falan da yok. Büyük bir ihtimalle sıkılacağım. Gittikçe daha huysuz ve çekilmez biri olacağım. Dünya hızla değişmeye devam edecek. Ben elbette ayak uyduramayacağım. Yaşam beni nehrin durgun bir yerine sürükleyip bir süre daha oyalayacak. Ve son bulacak.

Ağustos 2022

Seyfullah-İzmir

 
Yorum yapın

Yazan: 03 Ağustos 2022 in KONUK YAZARLAR

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,