RSS

Etiket arşivi: hikaye

YANGIN VAAAAAAAAR!

04.05.2021-A. Yaşar SARIKAYA

MAHALLENİN DELİSİ

İki katlı evin alt katı tutuşmuş yanıyor. Herkes panik içinde, yangın gittikçe büyüyor. Mahalleli ayakta, itfaiye aranmış merakla bekleniyor. Bağıran, çağıran, dedikodu yapan, üzülen, her çeşitten var.

Anne temizlik işine gitmiş, 3 çocuğunu evde bırakmış. Başlarında12 yaşında abla varmış. Çocuklar birlikte oynarken sobaya odun atmış. Sobanın üstünde çamaşır asılıymış. Sonra balkona geçmişler orada kalmışlar bir süre. Sobanın üstündeki çamaşırlar aniden tutuşmuş, yere düşmüş önce halı derken bütün eşyalar alev almış. Dışarı çıkmak için alevlerden geçmek gerekiyormuş. Abla, bir yol bulup kardeşlerini kurtarıp alevlerden çıkarmış, ama kendisi içeride kalmış.

Yangın gittikçe büyüyor, üst katta oturan evime sıçrayacak diye korku içinde, feryat figan yangını seyrediyor. İtfaiye sesi geldi, ama itfaiye ortada yok. Neyse birazdan göründü. Ama o da ne, itfaiye park eden özel araçlardan geçemiyor. Yangın aldı başını gidiyor. Herkes tedirgin. Kalabalık gittikçe arttı. Elinde çekirdek çıt çıt çitleyip,  bir taraftan da yangını sinema seyreder gibi izleyen de var, slogan atan da.

yan- gın bu-ra-da dev- let- ne-re- de

Yangın burada devlet nerede” diye bağırıyorlar.

12 yaşındaki kız içeride, yahu hiç mi vicdanlı biri yok. Etmeyin eylemeyin. Çekirdek çitleyenler, elinde telefonla videoya alanlar, bağıranlar, 3 çocuk evde bırakılır mı yuh kadına diyenler var. Var da var yani, ama bir tek yardım eden yok.

Neyse mahallenin delisi dedikleri biri var. Aslında adamda, mahallelinin toplam aklından  fazlası var eksiği yok. Adam baktı seyreden seyredene, komşulardan battaniye istedi. Yalvar yakar buldu, bir kova da su istedi. Isladı battaniyeyi kafasından başlayarak doladı vücuduna. Daldı içeri, herkes heyecan içinde. İtfaiye acı acı siren çalıyor, araç sahipleri yok meydanda. Artık itfaiyeciler uzaktan seslendi kalabalığa

“ yahu yok mu yardım eden, gelin şu arabaları kaldırıma alalım”.

3 araba, az da değil. Ha gayret, tuttular arabayı zar zor çektiler kaldırımın üstüne. Yol açıldı, itfaiye arabası geçti. Su sıkmaya başladı, o sırada mahallenin delisi dedikleri var ya, abla kucağında çıktı alevler arasından.

İtfaiye yangını söndürdü. Çocuklar ambulansla hastaneye gitti. Vizyondaki sinemanın seyircileri dağıldı. Yerde çekirdek kabukları kaldı…

 
 

Etiketler: , , , , ,

17 YAŞIMDA YAZDIĞIM BİR HİKAYE

07.03.2021-Ayşe Yaşar SARIKAYA

EMEK başlığını attığım ve duygularımı sözcüklerle buluşturmak için çabaladığım hikayemi, sakladığım anılar arasında buldum. Okuduğumda, eskiden de toplumun kanayan yaralarının hep aynı olduğunu gördüm. Bireyin aklını, mantığını kullanabilecek seviyeye getirecek bir eğitim sistemi. Taraftarlık, gruplaşma, yandaşlık olmadan, ÖZGÜR birey yetiştirme eğitimi. Kişisel farklılıkları ortaya çıkaran ve üretici bireyler yetiştiren bir sistem.

Köy ve kırsallardan, kentlere okumak amaçlı gelen gençlerin sorunlarını bu gün de çözemedik. Hikayede, bu durumun açtığı sorunları konu etmek istemişim. 1974 yılı, Öğretmen Okulu 7. sınıf kompozisyon ödevimdi. Ailelerinden uzak olan yatılı arkadaşlarımız, meslek sahibi olabilmek için çok emek veriyorlardı. Diğer liselerde de okuyanların yaşamlarına tanık oluyorduk. Bir oda kiralayan, sobası odunu olmayan, battaniyeye sarılıp derslerine çalışan örnekler vardı.

Ben gündüzlü okuyordum, sosyolojik yapıyı o zaman da inceliyordum. Babam, annem bu konuda çok duyarlıydılar. Köyden gelen öğrenciler, hastanede işi olanlar, resmi dairelerde evrak takip edenler hep evimizde konuk edilirdi. Gördüğüm sosyal dengesizlikleri kapatacak bir eğitim sistemi olmalıydı diye düşünüyordum. Bu düşünce o zaman da kafamı fazlasıyla meşgul ediyordu. Bu sorunlar, lokal tedavilerle nereye kadar giderdi?

Bu gün, üniversite sayısı çoğalmış olmasına rağmen, öğrencilerin yurt ihtiyacı karşılanamamaktadır. Yurtlar ihtiyaca cevap vermeyince, çocuklar ve gençler sığınacak bir yer ve bir lokma ekmek için örgütlerin kucağına düşmektedir. Yurttaş olarak bu duruma seyirci kalmak ve bir şey yapamamak çok üzücü. Eğitime yatırım yapılması için hep beklemede mi kalacağız?

Hikayemin ilk sayfası:

EMEK

Her günün hazin bitiminde topraklar, taşlar, ağaçlar yanıyor; yerdeki küçük su birikintileri üzerine serpiştirilmiş elmas kristalleri, ışınını yolladığı yeri büyülüyor ve insanlar bitkinleşiyordu.

Issız arazi üzerine kurulmuş çorak topraklarla çevrili değirmen de akşam kızıllıklarını üzerinde taşıyordu. Kah perişan çatısı, kah kırık dökük duvarları sonsuzdan gelen kızıllıklarla eriyor, eriyordu. Eşsiz enerji kaynağımızın akislerinde eriyen değirmen de, kulakları değirmenin çağlayan suyuna, tahta kapısının gıcırtısına, küçük buğday tanelerini öğütürken çıkardığı uğultuya alışılmış ihtiyaç hisseden değirmenciyi, akıntısıyla sürüklüyor, götürüyordu.

Tan ağarmaya başladığında, değirmenin yanında bulunan küçük kulübesindeki yatağından kalkar, un çuvallarını oradan oraya taşır, boşaltır….öğütürdü.

Tepesi dökülmüş saçları, iki üç kıvrım olmuş ensesine doğru uzanıyor; renginde çileli hayatının acı dolu yıllarının izlenimleri okunuyordu. Bu izlenimleri aynen bembeyaz, güneşin ışıkları ile parlayan sakallarında görmek mümkündü. Kendi gibi çileli, yüzü buruşuklarla dolu karısı ile hayat yolunda el ele yürüyorlardı. Nasıl ihtiyar değirmencinin sırtı un çuvallarının zalim yaraları ile dolu ise, karısının da eli çorak toprakların kazmanın, orağın yaraları ile dolu idi.

Bir çocukları vardı.23 yaşını doldurmuş ve İstanbul’ da okuyordu. Bütün çabaları, çalışmaları onun içindi. Oğulları için çalışıyorlardı. Çilekeş hayatlarının bir parçasıydı o. Kendilerini yıpratarak,  ezerek kazandıklarını ona yolluyorlardı. Bu para değil de sanki vücutlarından koparılan et parçasıydı. Çünkü o derece acı çekerek kazanıyorlardı. Çocukları okuyacak, büyük adam olacak, onlara bakacaktı. O zaman, bu acıların hepsi dinecekti.

Acaba insanlar her zaman düşündüklerini elde edebiliyorlar mıydı? Mutlaka hayır. Çünkü insanlar her zaman dünyayı kendi gözleri ile görürler, tek yönlü düşünerek olayları yorumlarlardı. İşte bu ihtiyar da öyleydi.

O sırada radyolar, gazeteler, üniversitede çıkan öğrenci olaylarından bahsediyor, aranan öğrencilerin isimlerini anons ediyorlardı.

………………………………………………………

Vicdan sahibi insanlar yetiştirecek bir EĞİTİM SİSTEMİ beklentisiyle… A. Yaşar SARIKAYA

 
Yorum yapın

Yazan: 07 Mart 2021 in Genel Kültür

 

Etiketler: , , , , ,

KİTAP SEVGİSİ

13.11.2020-BİLKE

Kitap okumak, özel bir tutkudur. Kitap kokusunu tadanlar, BU alışkanlıktan vaz geçemezler. Sanatçılar, tiyatro için sahne tozu yutmak derler ya, kitap kokusu da işte aynen onun gibidir.

Akıl farklı yaşamlar, coğrafyalar, sevinçler, hüzünler ve mutluluklar arasında seyyah gibi gezer. İnsan, farkındalığını ve bilinç potansiyelini artırır.

Bu gün derneğe gönderilen masal, hikaye, roman ve diğer kaynak ders kitaplarını SEVGİ EVLERİ öğretmenimize teslim ettik.

Öğretmenimiz, Sevgi Evlerinde kütüphane oluşturmayı hedefliyordu. Biz de Sinoplu iş adamı Emre GÜNDOĞDU’NUN özenle sakladığı çocukluk ve gençlik kitaplarını, uyun ellere teslim etmek istiyorduk. Kitaplar yerini buldu, çocuklar ve gençlerimize İYİ OKUMALAR diliyoruz….

BİLKE

 
Yorum yapın

Yazan: 13 Kasım 2020 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , ,

İÇİMİZDEN BİR HİKAYE

Şafak GÜNDÜZ- 08.09.2020-
KENDİ YOLUNDA
Hüsnü, uzun asırlık çınar ağaçlarının arasından geçerken, “Bugün karnımızı doyurabilecek miyiz acaba”, diye düşünüyordu. Ayakkabısına şöyle bir baktı, altı delinmişti, aylardır yıkamadığı saçları çok uzamıştı, kirliydi, geniş alnı derin çizgilerle dolmuştu, gözleri donuk ve yorgundu. Peşinden hiç ayrılmayan köpeğiyle yoluna devam etti.
İnsanlarla arası iyi değildi, zaten konuşmasını da çok sevmezdi. Sade bir yaşantısı vardı, sadece karnımı doyurayım günümü geçireyim bana yeter derdi. Kimi zaman ona sataşanlar, laf atanlar olurdu, yolunda yürür, kulaklarını tıkar, cevap vermezdi.
Yıllar, Hüsnü’nün belini bükmüştü, aslında sataşanların münasebetsiz şakalarına aldırış etmese de; içten içe üzülmüyor değildi. Bu durum onun insanlardan daha da uzaklaşmasını sağlıyordu.
Köpekle biraz daha yürüdüler, 200 metre aşağıdaki esnaf lokantasının sahibi ve garsonu Mümtaz, Hüsnü’yü çok severdi. Lokantanın uzun boylu, asık suratlı, personele yüzü hiç gülmeyen bu çam yarması gibi sahibi adam nedense Hüsnü’yü her gördüğünde “Mümtaz gel, Hüsnü’ye bir masa ayarla”, der ve Mümtaz da, onu bir masaya oturtur, hiçbir bedel ve karşılık beklemeden karnını doyururdu.
Hüsnü yemeğini yer, bir yandan da, “insanlar acımasız, gaddar ve fazlasıyla benciller, Mümtaz ve patronu gibi istisnalar var” diye düşünürdü.
Kendi bahçesinde kediler, köpeklerle vakit geçirir, hayattan fazla bir beklentisi, hırsı olmadan yaşar giderdi. Geçmişteki pişmanlıklarını, yapamadıklarını hep içinde kurgular ve hiç arkadaşı olmadığı için de yine kendisi ile dertleşirdi. Bu yüzden ona deli, kafadan kontak, meczup, pasaklı ve benzeri her kelimeyi yakıştıranlar az değildi.
Çoğu zaman da dert ortağı gördüğü, genç bir adama içini dökerdi.
Geçen hafta onu gördüğünde, delikanlı her zamanki gibi çok heyecanlıydı. İş için gideceği İzmir’de sevdiğini de görebileceğini söylemişti.
Delikanlı anlatıyor, Hüsnü dinliyordu.
“Hüsnü Abi, bir görsen bukle bukle saçları var, aynı Yüzüklerin Efendisi filmlerinde bir Elf Prensesi gibi, o kadar iyiliksever birisi ki, inanamazsın.”
Hüsnü, çok az konuşurdu, genç adama “Öyle mi, gerçekten mi?”, diye karşılık verebildi ancak.
Delikanlı, devam etti:
“Evet, öyle. Hatta en son buluşmamızda Kordon’da buluştuk. Bir 9 Eylül günüydü, o konuştu ben dinledim, başımızın üstünden jetler geçiyordu, gururluyduk o gün 9 Eylül’dü, bir çay bile içecek zamanımız olmadı, “çok kısa oldu”, dedim ona. O da, Kordon boyunca bana “boş ver, yine geleceksin ya, bir daha geldiğinde beraber çay içeriz, ama söz ver bana”, dedi.
Hüsnü, genç adamı kucakladı, aniden “Ben gidiyorum”, deyip, kalktı. Hüsnü için bir gün böyle geçiyordu. O gün de karnını doyurmuştu, köpeği de aç değildi. Bahçesine gitti, her tarafı yeşillikle doluydu ve birçok meyve ağacı vardı. Bahçeyle uğraşırken vakit akşamı olmuştu, o an delikanlıyı merak etti, “ne yaptı acaba”, dedi.
Birkaç gün sonra sabah, yine her zamanki gibi çınarlı yoldan yürüdü, yanında köpeğiyle. Mümtaz’ı gördü, “Mümtaz, delikanlıyı gördün mü, İzmir’e gidecekti, döndü mü, nerede onu hiç göremiyorum.”
Mümtaz, “görmedim Hüsnü Abi, gel bir çorba vereyim sana”, dedi.
Hüsnü, “Otur, Mümtaz”, dedi ve kendine göre, uzun bir konuşma yaptı.
Bak yine Kordon’dayım.
Jetler yine üstümde.
Bugün 9 Eylül ve yine gururluyum.
Çay içmek istiyorum.
Ama sen yoksun.
Sözümü tutmak istiyorum.
Ama sen yine yoksun.
Günler artık geri gelmiyor.
İlham perim yoksun,
Ve seninle bir çay içmek için bile,
Neleri vermezdim…”
Kalktı gitti Hüsnü, köpeği de peşinden. Mümtaz ve patronu, birbirlerine baktılar sessizce, lokantada yaşlı bir adam fısıltı halinde “o kız öldüğünden beri, Hüsnü hep böyle” dedi.
Mümtaz, belli belirsiz bir şeyler söyledi:
Bir çay içmek için bile…
ŞGS
 
 

Etiketler: , , ,