RSS

Aylık arşivler: Ağustos 2026

DURAĞAN DEFİNESİ

25.08. 2026- DURAĞANLI İbrahim IRMAK-Antalya İl Tarım ve Orman Müdürlüğü Teknik İl Müdür Yardımcısı( 5 alanda yüksek lisans onur ve birincilik sahibi)

11 kitabın yazarı Durağanlı İbrahim IRMAK, memleketine vefalı bir insan. İlçesine katkı sağlamak amacıyla, alanında bir çok arge çalışmaları yapıyor ve hemşerileri ile gruplarıda paylaşıyor.

Durağanlılar, bu potansiyeli değerlendirmeliler. Irmak’ın sunduğu çalışmalar bölgenin kalkınması için çok önemli. Yörenin tarihi dokusunu, yer altı ve yer üstü zenginliklerini mercek altına alarak bilimsel yöntemlerle gözler önüne seriyor. Halkı, Durağan hakkında yazılan akademik çalışmalardan haberdar ediyor. Durağanlılar, içlerinden yetişen böyle kişinin varlığıyla çok şanslılar.

İlginizi çekeceğini düşündüğümüz DURAĞAN SİKKELERİ VE DURAĞAN DEFİNESİ konulu arkeolojik araştırmasını okurlarımızla paylaşmak istiyoruz, Biz de araştırdık ve aşağıdaki linkte akademik çalışmayı bulduk.

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/4496271

İbrahim IRMAK diyor ki:

Değerli arkadaşlar,

Durağan’ın tarihine ilişkin araştırmalarımız sırasında üzerinde özellikle durmamız gereken çok önemli bir buluntu var:

Durağan Definesi:

Bu isim bizim sonradan verdiğimiz bir isim değil. Define, bilimsel numizmatik literatürde doğrudan “Durağan Definesi” olarak yayımlanmış durumda ve bugün Sinop Arkeoloji Müzesi koleksiyonunda bulunuyor. Üstelik sıradan birkaç eski paradan söz etmiyoruz.

Durağan Definesi, 10 adet altın Bizans solidusundan oluşuyor. Sikkelerin dağılımı şöyle:

1 adet Mauricius Tiberius MS 582–602 5 adet Focas MS 602–610 4 adet Heraclius MS 610–641

Sikkelerin tamamı İstanbul darphanesinde basılmış altın paralardır. Yani Durağan’da bulunan bu küçük hazine yaklaşık 1.400 yıllık bir geçmişe sahiptir. Solidus, dönemin küçük günlük alışveriş parası değildir. Yaklaşık 4,5 gramlık, yüksek ayarlı altından basılan ve Bizans dünyasının en itibarlı para birimlerinden biri olan bir paradır. Dolayısıyla Durağan’da bir arada bulunan 10 solidus, döneminin şartlarında ciddi bir serveti ifade etmektedir.

Peki bu altınların üzerinde ne var? Sikkeler yalnız ekonomik değer taşımıyor. Üzerlerindeki figürler bize o dönemin devlet anlayışını, inancını ve siyasal sembollerini de gösteriyor.

Mauricius Tiberius sikkelerinde imparatorluk portresi, hükümdarlık sembolleri, haçlı küre ve arka yüzde zaferi ve Hristiyanlığı temsil eden kanatlı figürler görülüyor. Focas sikkelerinde imparator özellikle belirgin sakallı portresiyle tanınıyor.

Yine hükümdarlık ve Hristiyanlık sembolleri ön planda. Heraclius döneminde ise Hristiyan sembolizmi daha da kuvvetleniyor. Bazı soliduslarda Heraclius ile oğlu birlikte tasvir ediliyor; arka yüzde büyük haç figürü dönemin en belirgin işaretlerinden biri haline geliyor.

Yani bu 10 sikkeyi yan yana koyduğumuzda yalnız 10 altın para değil, yaklaşık altmış yıllık bir Erken Bizans siyasi tarihi görüyoruz.

Nerede bulundu? Kim buldu? Şimdilik burada çok dikkatli olmamız gerekiyor. Ulaşabildiğimiz bilimsel yayınlarda define açık biçimde “Durağan/Sinop” buluntusu olarak kayıtlı. Ancak hangi köyde, hangi tarlada, hangi mevki veya yapının yakınında bulunduğu ve bulan kişinin kim olduğu, şu anda ulaşabildiğimiz yayımlanmış kaynaklarda açık biçimde belirtilmiyor. Bu nedenle isim veya yer uydurmak doğru olmaz.

Bunun peşini ayrıca bırakmamak gerekiyor. Çünkü Sinop Arkeoloji Müzesi’nin eski envanter, edinim ve teslim kayıtlarında definenin müzeye kim tarafından getirildiği, satın alma mı, teslim mi, müsadere mi olduğu ve daha ayrıntılı buluntu yeri bilgisi bulunabilir. Bilimsel çalışmalardan bildiğimiz bir başka önemli husus da şudur:

Bu 10 sikke, Sinop Müzesi’nin 1970–1991 yılları arasında envantere giren eski koleksiyonunun içerisinde yer almakta ve John Casey ve çalışma arkadaşları tarafından 2010 yılında yayımlanan kapsamlı Sinop Müzesi sikke kataloğunda ayrı bir grup halinde “Durağan Definesi” adıyla değerlendirilmiştir.

Yani Durağan adı artık yalnız bizim yerel anlatımızda değil, uluslararası numizmatik literatürde de yer almaktadır. Durağan açısından asıl önemli tarafı burada Sinop’un diğer ilçeleri üzerine yaptığımız taramada Boyabat, Gerze, Erfelek, Ayancık adıyla yayımlanmış, Durağan Definesi gibi Erken Bizans dönemine ait 10 altın solidustan oluşan ilçenin adıyla anılan benzer bir define grubuna şu ana kadar rastlamadık.

Bu çok önemli. Çünkü Durağan Definesi yalnızca arkeolojik bir buluntu değildir. Durağan adını taşıyan tarihî bir kimlik belgesidir. Bir yerin tarihi yalnız yazılı belgelerle kurulmaz. Topraktan çıkan eserler, sikkeler, mezarlar, yapılar ve bunların bilimsel kayda girmesi o yerin tarihsel kimliğinin temel parçalarıdır. Durağan Definesi de bize şunu kesin olarak söylüyor: MS 6. yüzyılın sonu ile 7. yüzyılın ilk yarısında Durağan coğrafyası ekonomik değeri çok yüksek altın paraların bulunduğu, insanların yaşadığı, geçtiği veya servet sakladığı bir alandı. Bu nedenle define, Durağan’ın geçmişinin yalnız Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinden ibaret olmadığını gösteren son derece güçlü maddi kanıtlardan biridir.

Tek başına bir defineye bakarak “Durağan Sinop’un en eski yerleşimidir” demek bilimsel olarak doğru olmaz. Ama şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Durağan, Sinop’un tarihî derinliği en güçlü ilçelerinden biridir ve Durağan Definesi bu tarihsel derinliğin doğrudan, elle tutulabilir kanıtlarından biridir. Üstelik üzerinde “Durağan” yazan modern bir yorumdan değil; yaklaşık 1.400 yıllık altınlardan ve bunların bilimsel literatürde Durağan Definesi adıyla kayıt altına alınmış olmasından söz ediyoruz.

Neden gömüldüler? Belki de hikâyenin en düşündürücü tarafı bu. Bir insan, aile, asker, tüccar veya başka bir kişi bu altınları bir nedenle bir araya getirdi. Sonra sakladı. Fakat geri dönüp alamadı. Neden? Savaş mı? Siyasi karışıklık mı? Ani bir ölüm mü? Göç mü? Güvenlik endişesi mi? Bilmiyoruz. Definenin en geç sikkelerinin Heraclius dönemine ait olması, onu Bizans dünyasının çok çalkantılı bir dönemine götürüyor. Fakat buluntu bağlamı kesinleşmeden belirli bir savaş veya olaya bağlamak doğru değildir. Bugün kesin olarak bildiğimiz şey çok daha sade ve aslında çok daha etkileyici: Yaklaşık 1.400 yıl önce birileri 10 altın sikkeyi Durağan’da sakladı. Sahibi onları geri alamadı. Durağan toprağı onları yüzyıllarca korudu. Sonra bu altınlar bulundu. Sinop Arkeoloji Müzesi’ne ulaştı. Bilim insanları tarafından incelendi. Ve dünya numizmatik literatürüne şu isimle geçti:

DURAĞAN DEFİNESİ Sinop’a yolu düşen bütün Durağanlı arkadaşlarımızdan bir ricamız var: Sinop Arkeoloji Müzesi’ne gidin ve Durağan Definesi’ni özellikle sorun. Sergileme düzenleri değişebileceği için sikkelerin tamamının her zaman vitrinde olup olmadığını önceden bilmiyoruz. Ama müze koleksiyonunda bulunan bu eserlerin Durağan’a ait olduğunu bilmek ve mümkünse görmek bile çok önemli. Çocuklarımıza da gösterelim. Çünkü tarih yalnız kitapta okunmaz. Bazen bir müze vitrininde, yaklaşık 4,5 gramlık küçücük bir altın sikkenin üzerinde karşımıza çıkar. Ve bazen o vitrindeki eserin altında tek bir kelime bütün hikâyeyi değiştirir.

Durağanlı İbrahim IRMAK

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

BAĞDAT’TAN GELDİ KURTULUŞ SAVAŞINDA SAVAŞTI BİR ŞEHRİ TEK BAŞINA YEŞERTTİ

05.08.2026- Erdem CIRIK- Gazeteci

MANİSA TARZANI

“Üstünde yalnızca siyah bir şort vardı. Ayağında lastik pabuçlar…”

Göğsünde ise bir palmiye yaprağına iliştirilmiş Kırmızı Şeritli İstiklal Madalyası. Etrafındaki herkes takım elbiseli, kravatlıydı. O ise kimseye aldırmadan Türk bayrağına bakıyordu. Çünkü bu topraklarda doğmamıştı…

Ama önce Türkiye için savaştı, ardından ömrünü yanmış bir Türk şehrini yeniden yeşertmeye adadı. Asıl adı Ahmet Bedevi’ydi. 1899 yılında Bağdat’ın Samarra bölgesinde, Kerkük kökenli bir Türkmen ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi.

Genç yaşta cephelerle tanıştı. Birinci Dünya Savaşı’nda savaştı. Ardından Anadolu’ya geçti ve Kurtuluş Savaşı’na katıldı. Yanında sevdiği kadın da vardı. Adı Meral’di. Birlikte çıktıkları zorlu yolculuk sırasında sarp kayalıklardan geçerken Meral’in ayağı kaydı. Ahmet Bedevi, sevdiği kadını o gün kaybetti. Bir süre olduğu yerde kaldı. Sonra ayağa kalktı…

Ve savaşa devam etti. Kurtuluş Savaşı sona erdiğinde Batı Anadolu’nun büyük bir bölümü yanmıştı. Manisa’nın dağları, ormanları ve yemyeşil tepeleri kapkara kalmıştı. Ahmet Bedevi savaştan sonra memleketine dönmedi. Manisa’ya yerleşti. Spil Dağı’nın eteklerine küçücük bir kulübe yaptı. Eline bir kazma aldı ve yanmış toprağa fidan dikmeye başladı. Bir tane… Sonra bir tane daha…

Belediye onu bahçıvan yardımcısı olarak işe aldı. Aldığı maaşın büyük kısmını yoksullara dağıttı. Çocuklara şeker, genç kızlara boncuk götürürdü. Kendisi ise yataksız, yorgansız bir kulübede yaşardı. Tahta sedirinin üzerine gazete serer, geceleri orada uyurdu. Diktiği her fidana “evladım” diye seslenirdi. Her gün onları tek tek sular, kuruyanların yerine yenisini dikerdi. Bir de Manisa halkının unutamadığı başka bir görevi vardı. Her öğlen lastik pabuçlarıyla Topkale Tepesi’ne çıkardı. Başkalarının yaklaşık yarım saatte ulaşabildiği tepeye birkaç dakika içinde varır, saat tam 12.00’de topu ateşlerdi. Manisalılar o sesi duyunca saatin öğlen olduğunu anlardı. Şehir aşağıdaydı. O ise yukarıda…

Fidanlarının arasında. Yıllar geçti. Yanmış tepeler yeniden yeşermeye başladı. Saçları ve sakalları uzadı. Sade yaşamı ve görüntüsü nedeniyle halk ona önce “Hacı”, ardından “Manisa Tarzanı” demeye başladı. Fakat onun için adı önemli değildi. Önemli olan diktiği ağaçların yaşamasıydı. Ömrünün sonlarına doğru hastalandı. Belediye onun için şehir merkezinde daha rahat, daha sıcak yeni bir kulübe hazırladı. Hastaneden çıktığında herkes oraya gideceğini düşündü. Gitmedi.

Yine Spil Dağı’ndaki eski kulübesine, tahta sedirine ve “evladım” dediği ağaçlarının yanına döndü. Kısa süre sonra yeniden hastaneye kaldırıldı. Bu kez geri dönemedi. 31 Mayıs 1963’te hayatını kaybetti. Diktiği ağaçların sayısını bugün bile kimse kesin olarak bilmiyor. Kimi 60 bin diyor, kimi 80 bin… Ama belki de sayıların hiçbir önemi yok. Çünkü o, bu ülkeye hiçbir şey borçlu değildi. Yine de Türkiye için savaştı. Sevdiği kadını bu yolda kaybetti. Sonra eline bir kazma aldı ve yanmış bir şehri, yıllar boyunca tek başına yeniden yeşertti.

Bugün Manisa’da gördüğümüz bazı ağaçların gölgesinde… Belki hâlâ onun ellerinin izi var.

 
Yorum yapın

Yazan: 05 Ağustos 2026 in Genel Kültür

 

Etiketler: , , , , , , , ,