RSS

Etiket arşivi: müzik

Suskunluğun ezgisi

12.01.2026- Roj YİĞİT

05.01.2026 tarihinde Van Haberlerinde Yayınlanan düşündürücü bir yazıyı sunuyoruz.

Bilal Mazlum ile Müzik, Tanıklık ve içsel sessizlik üzerine söyleşi “Bir ses, bazen bir şarkıyı aşar; bir ömrün yükünü taşır. Onu duymak için kulak değil, derin bir suskunluk gerekir.”

Müzik bazen bir itiraz, bazen de bir sığınaktır. Kimi zaman kalabalıkların içinden yükselir, kimi zaman tek bir odada, tek bir sesle kendine yol açar. Her ses bir hikâye taşımaya bilir belki ama kimi sesler vardır ki hafızaya dokunur; hem söyleyenin hem dinleyenin içinde yer değiştirir. Popüler olanın hızla tüketildiği, seslerin birbirine benzediği bu zamanda, Bilal Mazlum’un yorumu başka bir yerden çağırıyor dinleyeni! Daha içerden, daha sessiz, daha derin bir yerden.

Bu söyleşide müziği yalnızca bir estetik üretim olarak değil; hafıza, suskunluk, kırılganlık ve tanıklık ekseninde ele aldık. İlk dinlemeden kalan izlerden, sesin insana yüklediği sorumluluğa; sahneden çekildiğinde geriye kalan sessizlikten, müziğin iyileştirici gücünden ama aynı zamanda yoran notalarından konuştuk.

“Şarkı, her zaman söylenenle değil; sustuğu yerde bıraktığı izlerle anlaşılır.”

İlk kez birinin sizi gerçekten dinlediğini hissettiğiniz anı hatırlıyor musunuz?
Bir oda mıydı, bir gece mi, bir yüz mü? O ilk dinletide sesiniz size mi aitti, yoksa çoktan sizden çıkmış mıydı?

__Aslında bir sessizlikti. Sessizliğin sesi. Geceydi belki ama karanlık yoktu; daha çok içe çöken bir duruluk vardı. Karşımdaki yüzü net seçemiyorum; göz müydü, gönül müydü bilmiyorum.

İlk kez sözüm kesilmedi… Aceleye getirilmedi… Düzeltilmedi. Avazım çıkarcasına fısıldadım aslında…

O an fark ettim: Ben konuşurken biri cevap hazırlamıyordu. Sadece duruyordu. Ve o duruş, beni anlattı.

Sesime gelince… O ses bana aitti ama benden çok içimdekilerin avazıydı.
Dilim konuşmadı, içim konuştu.

‘Kendi sesinle karşılaşmak, çoğu zaman bir başlangıç değil; yıllardır ertelenmiş bir iç konuşmanın kapısını aralamaktır.’’

Karşılaşmalar vardır ki insanda sessiz bir kırılma yaratır; bir şarkıyı ya da bir sesi ilk kez duyduğumuzda, henüz anlamı oluşmadan içimizde bir şey yerinden oynar. Siz kendi sesinizle ilk ne zaman karşılaştınız? O karşılaşma bir kabul müydü, yoksa bir yüzleşme mi?

__Kendi sesimle karşılaştığım an bir sahne değildi…
Bir alkış da yoktu. Daha çok, herkes dağıldıktan sonra kalan sandalyeler gibiydi; yerli yerinde ama sessiz.

İlk kez konuştuğumda değil, konuşmam gerektiği hâlde sustuğumda duydum onu.
O an anladım ki ses, çıkınca değil; çıkmadığında da var.

Bu bir kabul değildi önce. Çünkü kabul yumuşaktır. Bu daha çok bir yüzleşmeydi:
“Ben buyum” deme cesareti değil, “Ben buradayım” diyememenin utancı.

Şimdi dönüp baktığımda şunu söyleyebilirim: O karşılaşma bir kapıydı.
Önce yüzleştim, sonra hal kapısından girdim; hâlâ kendimden cevap beklerim. Yüzleştim ama kabul müyüm, bilmem…

‘‘Görünürlük çoğaldıkça, insanın kendisiyle kurduğu mesafe de değişir; kalabalığın ortasında bile içe doğru çekilen bir yalnızlık büyüyebilir.’’

Popülerlik çoğu zaman sesi yükseltir ama derinliği azaltır. Sizce bir müzisyen için görünür olmak mı daha risklidir, yoksa görünmeden kalmak mı? Sizi bugün olduğunuz yere asıl biçimlendiren hangisi oldu?

__Popülerlik sesi yükseltir, evet… Ama bazen ses yükseldikçe insan kendi iç uğultusunu duyamaz. Görünür olmanın riski burada başlar: Alkışın yönü, niyetin yönünü değiştirdiğinde.

İnsan, söylediği sözü değil; duyulacağını sandığı sözü söylemeye başlar.

Görünmeden kalmanın riski ise daha sessizdir ama daha derindir. İçinde büyüttüğün şeyin hiç sınanmadan kalması… Bir de şu var: Kimse duymuyorsa, bazen sen de kendini ciddiye almazsın.

Beni bugünkü yere getiren şey, bu ikisinin ortasında uzun süre durmak oldu. Biraz görünmeden piştim, biraz görünürken törpülendim. Ne tamamen saklandım ne de kendimi çoğalttıkça seyrelttim.

Asıl biçimlendiren şuydu: Duyulmak için değil, dayanmak için söylenen sözler.
Onlar popüler olmaz belki ama insanın omurgasını doğrultur.

O yüzden bugün şunu söyleyebiliyorum: Görünür olmak tehlikelidir, görünmeden kalmak eksiktir. Ama kendine sadık kalmak… O hem zor hem de görünenin arkasındaki asıl gerçeği hâsıl eder.

Beni olduğum yere konumlandıran, kendime sadık kalmak oldu.

‘‘Şarkı bittikten sonra oluşan duraklama, söylenenlerden çok, insanda yer edenlerin tartıldığı bir eşik hâline gelir.’’

Şarkı bittiğinde kalan sessizlik, sizin için bir rahatlama mı yoksa daha yoğun bir iç dinleme hâli midir? Suskunluk, sizde sesi dinlendiren bir alan mıdır, yoksa söyleyemediklerinizi büyüten bir boşluk mu?

__Şarkı bittiğinde kalan sessizlik, benim için bir rahatlama değil… Daha çok derinleşme. Sanki su çekiliyor ve dip görünmeye başlıyor. O an alkış varsa bile ben onu hemen duymam. Önce içimde bir uğultu durulur. Söz yerini bulmuş mu, ses kendine yakışmış mı diye bakarım. Yani dışarısı susarken içeri başlar.

Suskunluk bende sesi dinlendiren bir alan değil sadece; aynı zamanda sesin kendini tarttığı bir terazidir. Söylediklerim hafifse uçup gider, ağırsa orada kalır, oturur.

Söyleyemediklerime gelince… Onlar suskunlukta büyümez. Aksine, suskunluk onları yerlerine koyar. Her söz söylenmek zorunda değildir; bazıları olgunlaşmak ister.

O yüzden sessizlik, benim için bir boşluk değil. Bir eşik. Şarkıdan sonra geçilen, bir dahaki söze hazırlanılan yer. Ve en çok orada anlarım: Ben şarkıyı bitirmedim… Şarkı beni bir süreliğine susturdu.

‘‘Geçmiş deneyimler sesin içine gizlenmez; yaşanan her kırılma, her suskunluk orada kendine bir yer açar ve zamanla yoruma dönüşür.’’

Her yorum, farkında olunsun ya da olunmasın, söyleyenin ruh hâlinden izler taşır.
Kendi sesinizde geçmiş deneyimlerinizin, kırılmalarınızın ve suskunluklarınızın payını nasıl görüyorsunuz?

__Kendi sesimde geçmişim gizli değil… Saklanmıyor, süslenmiyor; olduğu gibi duruyor. Her kırılma bir titreşim bırakmış, her suskunluk bir boşluk açmış. Ses dediğin şey biraz da o boşluklardan geçerek yankılanıyor.

Yaşadıklarım sesi genişletti, kırıldıklarım derinleştirdi. En çok da sustuklarım şekillendirdi beni. Çünkü susmak, sesi öldürmez; ona yön verir.

Bugün söylediğim bir türkünün içinde sadece nota yok. Vazgeçtiğim cümleler var, yarım kalan vedalar var, zamanında yutulmuş sözler var. O yüzden her yorum bir hâl anlatır. Benim sesimde de hâllerim dolaşır.
Neşem gizli durur, hüznüm öne çıkar belki ama ikisi de gerçektir.

Kısacası şunu söyleyebilirim: Sesim beni anlatıyor ama ben sesime hükmetmiyorum. Önceki sorulardan birine cevaben demiştim; ses aslında sessizlikten ibaret. Ben bazen avazım çıkarcasına fısıldar, bazen de avazım çıkarcasına susarım.

‘‘Müziğin iyileştirici tarafı, her şeyi onarmasında değil; insanı kendi yarasının önünde durmaya mecbur bırakmasındadır.’’

Müzik çoğu zaman “iyileştirici” bir alan olarak görülür. Peki, sizin için müzik her zaman iyileştirir mi, yoksa zaman zaman yarayı açık tutan bir hatırlatma işlevi de görür mü?

__Müzik benim için her zaman iyileştirmez. Bazen tam tersine, iyileşmemiş yeri işaret eder. Ama bunu bir zarar gibi görmem; çünkü bazı yaralar kapanmak için değil, unutulmamak için vardır.

Bazı türküler var ki insanı teselli etmez, insanı yerine oturtur. “Burada canın yanmıştı” der. Kaçmadan bakmayı öğretir. İyileştiren müzik çoğu zaman sessizce çalışır; fark etmezsin. Ama yarayı açık tutan müzik, seni kendinle yalnız bırakır. O yalnızlık kıymetlidir. Çünkü orada yalan yoktur.

Ben müziği bir merhem gibi kullanmadım hiç. Daha çok bir ayna gibiydi. Bazen yüzümü gösterdi, bazen sırtımı.

Sonunda şunu anladım: İyileşmek, her zaman rahatlamak değildir. Bazen hatırlamaktır.
Ve müzik, bunu yapmaktan hiç çekinmez.

‘‘Hafıza, tamamlanan melodilerden çok, içte taşınan yarım hâllerle beslenir.’’

Bugün geriye dönüp baktığınızda, sizi siz yapan şarkılar mı var, yoksa söyleyemediğiniz, yarım kalan melodiler mi? Bir müzisyenin hafızasında hangisi daha çok yer kaplar söylenenler mi, içte kalanlar mı?

__Geriye dönüp baktığımda şunu net görüyorum: Beni ben yapan, söylediğim şarkılar kadar söyleyemediklerim. Söylenenler hafızada durur; tarihleri vardır, kayıtları vardır, insanların eşlik ettiği anlar vardır. Onlar yol taşları gibidir: “Buradan geçtin” der. Ama içte kalanlar… Onlar pusula gibidir. Nereye ait olduğunu, neden bu sesi seçtiğini hatırlatır.

Bazı melodiler var ki hiç tamamlanmadı. Belki cesaret yetmedi, belki zaman uygun değildi,
belki de o hâl bir daha gelmedi. Ama en çok onlar çatışır içimde. Çünkü yarım kalan şey,
insanı diri tutar.

Bir müzisyenin hafızasında söylenenler yer kaplar, evet… Ama ağırlık, içte kalanlardadır.
Söylenenler paylaşılır, söylenemeyenler taşınır.

O yüzden bugün buradaysam, bu sadece söylediğim türküler sayesinde değil; vazgeçtiğim, ertelediğim, boğazımda düğüm kalan melodiler sayesinde.

Ses, unutmaya en çok direnen şeydir; çünkü önce insanın içine kaydolur.”

Bilal Mazlum’un müziği işitilen bir şey olmaktan çok, taşınan bir hâl gibi duruyor. Ses burada kulağa değil, hafızaya yerleşiyor; dinlendikçe değil, hatırlandıkça derinleşiyor. Bu söyleşi boyunca açığa çıkan şey şu; yüksekliğin değil, kalıcılığın peşinde olan bir sesle karşı karşıyayız. Alkışın değil, sessizliğin tamamladığı bir müzikal alan bu.

Bu müzik ne sahneye yaslanıyor ne de gösteriye. Daha çok bir tanıklık biçimi gibi; söylenenle birlikte söylenemeyeni de taşıyan, sustukça genişleyen bir ifade alanı. Bilal Mazlum’un sesinde yankılanan şey, acele etmeyen, kendini ispatlamaya çalışmayan ama dinleyeni içeriden yoklayan bir duruş.

Bu yüzden şarkılar geçip gitmiyor, insanda kalıyor. İnsan onları dinlemiyor yalnızca; onlarla birlikte duruyor, susuyor. Ve çoğu zaman en kalıcı ezgi, tam da o duruşun içinde, sessizce büyüyor.

“Şarkılar bittiğinde kalan şey, çoğu zaman müziğin asıl hafızasıdır.”

Hafızanın Tanıkları

BİLAL MAZLUM

 
Yorum yapın

Yazan: 12 Ocak 2026 in Genel Kültür

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

TABLO BİZE NE ANLATIYOR?

30.12.2024-Alıntı

Tabloda gördüğümüz erkek figürü Osman Hamdi Bey’in kendisidir. Çoğunlukla, resmini çizeceği ortamda, doğuya özgü kıyafetler giyip kendi fotoğrafını çektirir. Sonra fotoğrafa bakarak yapar resimlerini. Kaplumbağa Terbiyecisi de bu şekilde çizilmiştir.

Tablodaki mekan, Bursa’daki Yeşil Cami’dir. Osman Hamdi Bey çizime burada başlamış, daha sonra çekilen fotoğraf yardımıyla kendi atölyesinde bitirmiştir.

Peki “Kaplumbağa Terbiyecisi” bize neyi anlatıyor? Bunu anlamak için tabloyu incelemeye başlayalım.

Öncelikle neler görüyoruz?

Kırmızı kaftan giymiş, derviş kıyafetleri içinde sakallı, kambur yaşlı bir adam…

Bakımsız bir odada, marul yiyen kaplumbağalara bakıyor. Ama biraz düşünceli, karamsar ve yorgun bir bakış bu.

Sırtında bir nakkare (yarım küre biçiminde küçük bir davuldan oluşan vurmalı bir çalgı, Mevlevi müziğinin dört temel çalgısından da birisi) asılı ve buna bağlı mızrap (nakkareyi çalmaya yarayan nesne) boynundan aşağı sarkmış.

Ellerini arkasında kavuşturmuş, bir neyi tutuyor. Kırbaç değil de neden ney? Anlaşılan kaplumbağaları ney üfleyerek, nakkare çalarak yani musikiden yararlanarak terbiye etmeye çabalıyor.

Ama yaşlı adamın ney’i tutuşuna daha dikkatli bakacak olursak, neyi üfleme hazırlığında değil sanki vazgeçmiş, çabaları sonuçsuz kalmış.

Bize verilmek istenen mesajın ne olduğunu doğru yorumlamak için, Osman Hamdi Bey’in hayatı hakkında biraz bilgi sahibi olmalıyız.

Osman Hamdi Bey, ilk Türk arkeoloğudur. Dünyaca ünlü İskender Lahidi’ni bulan ve İstanbul’a getiren kişidir.

Çağdaş Türk müzeciliğinin öncülerindendir. İstanbul arkeoloji müzesinin kurucusu ve ilk müze müdürüdür.

Sanayi-i Nefise Mekteb-i Alisi’ni yani Güzel Sanatlar Akademisi’nin kurucusudur.Ayrıca modern anlamda ilk Türk ressamlarından birisidir ve Türk resminde figürlü kompozisyon kullanan ilk ressamdır.

Bu durumu Emre Caner bir romanında şöyle açıklamıştır:

“Osman Hamdi de hayatı boyunca kimsenin bilmediği meslekler yapmıştı. Ressam olmuştu en başta. Sonra müze müdürü. Bir arkeolog. Ardından da güzel sanatlar akademisi müdürü. Onun kaplumbağa terbiyecisinden bir farkı yoktu aslında!”

Osman Hamdi Bey, tüm bunları sanatı ve sanatçıyı önemsemeyen, antik eserlere hiç değer vermeyen bir toplumda başarmıştı. Devlet kurumları hatta toplumun kendisi, sürekli kendisine yeni engeller çıkarmış, değişime, modernleşmeye direnmişti.

İşte tablodaki kaplumbağalar; devletin hantal işleyen bürokrasisi ve değişime direnen, ağır aksak ilerleyen toplumun kendisiydi. Yaşlı dervişin kendisi olduğunu söylemiştik. Bütün bu duruma kızan Osman Hamdi Bey, derviş de olsa sabrının bir sonu olduğunu göstermiş oluyor.

Osman Hamdi Bey’in, bu tablo yapılırken nereden esinlendiği de ortaya çıkmıştır. Şimdi Fransız Le Tour du Monde’nin 1869 yılındaki bir sayısında çıkan gravürü inceleyelim.

( yorumlar bölümünde )

1869 yılında Bağdat Valisi Mithat Paşa’nın hizmetinde çalışan babasına gönderdiği mektupta, Le Tour de Monde dergisini severek okuduğundan bahseden Osman Hamdi Bey’in bu çalışmadan esinlenmesi gayet olası gözüküyor.

Benzerlikler dikkat çekici olsa da Osman Hamdi Bey’in Kaplumbağa Terbiyecisi, renklerin ve ışığın kullanımı, tablonun derinliği ve verdiği mesajla öncülünden çok daha kıymetli.

Alıntı

 
Yorum yapın

Yazan: 30 Aralık 2024 in Genel Kültür

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

METRODAKİ KEMANCI JOSHUA BELL SOSYAL DENEYİ

30.11.2024-Washington Post Gazetesi Sosyal Deneyi

Hiç kimse onun dünyanın en iyi kemancısı JOSHUA BELL olduğunu ve elindeki kemanla yazılmış en karmaşık eserleri çaldığını anlamaz. Oysa Joshua Bell’in metrodaki bu mini konserinden iki gün önce Boston’da verdiği konser biletleri ortalama 100 dolara satılmıştı; Elindeki keman 3,5 milyon dolardı.

METRODAKİ KEMANCI… Soğuk bir Ocak sabahı, bir adam Washington DC’de bir metro istasyonunda, kemanla 45 dakika boyunca 6 Bach eseri çalar. Bu süre içinde, çoğu işe yetişme telaşındaki yaklaşık bin kişi kemancının önünden geçip, gider… Kemancı çalmaya başladıktan ancak 3 dakika kadar sonra, ilk kez orta yaşlı bir adam kemancıyı fark edip, yavaşlar ve birkaç saniye sonra da gitmek zorunda olduğu yere yetişmek üzere yine hızla yoluna devam eder. Kemancı ilk 1 dolar bahşişini bundan bir dakika kadar sonra alır.

Bir kadın yürümesine ara vermeksizin parayı kemancının önüne koyduğu kaba atarak, hızla geçer, gider. Birkaç dakika sonra, bir başka adam duraklayıp, eğilerek dinlemeye başlar ancak saatine göz attığında işe geç kalmamak için acele ettiğini belirten ifadelerle hızla yoluna devam eder. En fazla dikkatle duran ise 3 yaşlarında bir oğlan çocuğu olur. Annesinin çekiştirmelerine rağmen, çocuk önünde durur ve dikkatle kemancıya bakar. En sonunda annesi daha hızlı, çekiştirerek çocuğu yürümeye zorlar. Oğlan arkasına dönüp dönüp kemancıya bakarak, çaresizce annesinin peşinden gider.

Buna benzer şekilde birkaç çocuk daha olur ve hepsi de anne, babaları tarafından yürümeye devam için zorlanarak, uzaklaştırılırlar. Çaldığı 45 dakika boyunca kemancının önünde sadece 6 kişi, çok kısa bir süre durur. 20 kişi duraklamadan, yürümeye devam ederek, para verir. Kemancı çaldığı süre içinde 32 dolar toplar. Çalmayı bitirdiğinde ise sessizlik hakim olur ve kimse onun durduğunu fark etmez, alkışlamaz. Hiç kimse onun dünyanın en iyi kemancısı Joshua Bell olduğunu ve elindeki 3,5 milyon dolarlık kemanla, yazılmış en karmaşık eserleri çaldığını anlamaz.

Oysa Joshua Bell’in metrodaki bu mini konserinden iki gün önce Boston’da verdiği konser biletleri ortalama 100 dolara satılmıştı… Bu gerçek bir hikayedir ve Joshua Bell’in öylesine bir kılıkla metroda keman çalması, Washington Post gazetesi tarafından algılama, keyif alma ve öncelikler üzerine yapılan bir sosyal deney gereği kurgulanmıştır.

Sorgulanan şeyler şunlardı:

Sıradan bir yerde, uygunsuz bir saatte güzelliği algılayabiliyor muyuz?

Durup ondan keyif alıyor muyuz?

Beklenmedik bir ortamda, bir yeteneği tanıyabiliyor muyuz?

Bu deneyden çıkarılacak kıssadan hisse ise; dünyanın en iyi müzisyeni, dünyadaki en iyi müziği çalarken, önünde durup, dinleyecek bir dakikamız dahi yoksa, başka neleri kaçırıyoruz acaba?

 
Yorum yapın

Yazan: 30 Kasım 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , ,

SAKIN GEÇ KALMA ERKEN GEL

30.10.2024- Osman Tanburacı Anıları

Yine bir İstanbul akşamı, gün batarken üç ahbap çavuş demlenecek yer arıyorlar. Tanburacı Osman, Ahmet Rasim ve Neyzen Tevfik.

Bunlar sacayağın üç bacağı! Biri olmazsa olmuyor. Sanki üçüzler… Biri tambura çalıyor, öteki ney üflüyor, Ahmet Rasim de bol bol güfte yazıyor. Her gittikleri yerde meşk var. Sohbet gırla, o eski İstanbul”un asude mekanları bunların ritmiyle coşuyor.

Neyzen Tevfik’in sabahtan akşama kafa dumanlı…

Neyzen’in sözünü ve neyini dinle, yaptığını yapma!…

Tanburacı Osman Pehlivan zamanın en iyi tambura çalanı…

İşi gücü çalıp söylemek. Türküler onun dilinde ve yüreğinde…

O zamanlar daha elektro saz yok ama, Tanburacı’nın sazında ekonun kralı var.

Ahmet Rasim bir mazbut adam… Beyefendi mi beyefendi, bir İstanbul’lu…

Bilge bir adam ve eşine sevdalı. Akşam çökerken her daim evinde ama, Rasim de bayılıyor Türk müziğine…

Güfte onda, beste onda, meşk onda…

Eşi hanımefendi her zaman onu bırakmıyor. Rasim de kırmıyor karısını.

O zaman da üçlü sohbet, yara alıyor. Sacayak sallanıyor.

Hanımı Ahmet’i bırakmıyor ki gitsin! Bizimkiler de hep Ahmet Rasim’in hanımını kandırma planı yapıyor.

Yine bir akşam üçü gidecek ama, Ahmet Bey’e hanımı izin vermez.

Derhal komplo kurulur…

Tanburacı Osman Pehlivan Rasim’in kapısını çalar. Her zamanki gibi kapıyı karısı açar.

Tanburacı pehlivan üzgün bir yüz ifadesiyle…

“Yenge Neyzen yine çok içti ve komaya girdi. Haydarpaşa Numune’ye kaldırdık” der.

”Müsaade etseniz de Rasim”le bir gitsek…”

Kadıncağız yana yakıla Ahmet Rasim’ e seslenir:

“Ahmet Bey, Ahmet Bey koş!… Neyzen komaya girmiş, Tanburacı seni çağırıyor. Ziyarete gidecekmişsiniz…”

Ahmet Rasim pabuçlarını alel acele giyip Tanburacı”yla gözden kaybolurken, karısı arkalarından seslenir:

”Ahmet Bey, sakın geç kalma erken gel…”

Üç ahbap çavuş doğru Kumkapı’ya giderler.

Sofra kurulur, Tanburacı çalar, Neyzen üfler, Ahmet Rasim de mermer masaya, diline değdirdiği sabit kalemle başlar yazmaya…

****

Bu akşam gün batarken gel,

Sakın geç kalma erken gel,

Tahammül kalmadı artık,

Sakın geç kalma erken gel,

Cefa etme bana mahım,

Sonra tutar seni ahım,

Üzme beni şivekarım,

Sakın geç kalma erken gel.

Dünya Gözüme Kaçtı

 
Yorum yapın

Yazan: 30 Ekim 2024 in Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,

ÇAL EVLAT ÇAL

18.04.2024-Murat DEMİROCAK

Çal evlat çal …

Trabzon’u henüz Ruslar işgal etmeden önce 1912 yılında Maçka’da dünyaya geldi. Çocukken o zor işgalci dönemleri geçirdi. Daha sonra her Maçkalı’nın yaptığı gibi İstanbul’a, gurbete çalışmaya gitti. Kendi başına kemençe çalmayı öğrendi. Ancak çaldığı kemençe diğer kemençelerden başka bir ses çıkarıyordu.

Trabzon kültürünün ses haritası olan bu değerini bilmediğimiz insanın bazı türkülerinden örnekler vereyim size:

*Ben seni sevdiğimi

Dertliyim Kederliyim

*Asker ettiler beni

*Divane aşık gibi

*Menşure dedikleri

Hamiyet Yüceses bir gün İstanbul’daki evinden çıkar ve cadde boyu yürümeye başlar. Bir yorgancı dükkanının önünden geçerken kemençe sesi duyar; ancak bu, şimdiye kadar duyduğu kemençe seslerine hiç benzememektedir. Bu seste ayrı bir hava ve gizem vardır. Dükkanın önünde durur ve bir süre dinler. Daha sonra kapıyı açarak içeri girer; bir gencin elindedir kemençe. Genç onu görünce çalmayı sonlandırır ve ayağa kalkar.

“Buyurun; ne bakmıştınız?” der.

“Sizi dinlemek için içeri girdim. Rica etsem biraz daha çalar mısınız?”

Genç bu istek üzerine iskemleye oturur ve çalmaya devam eder.

“Böyle çalmayı kimden öğrendiniz?”

“Kimseden öğrenmedim. Kemençe çalmayı kendi kendime öğrendim.”

“Ama çok farklı çalıyorsun. Kemençeni radyoda çalmayı ister misin?”

“Tabii ki isterim; ama beni oraya alırlar mı?”

“Alırlar, alırlar!” deyip çantasından çıkardığı kağıda bir isim yazar ve ardından:

“Adını yazdığım bu beyefendiye git! O sana yardımcı olacaktır!” deyip dükkandan çıkar.

İşte bu adımla Türkiye’de ilk defa Türk halkı radyoda kemençe dinlemeye başlamıştır. Bunu başaran sanatçının ne yazık ki Maçka’da ne adı geçer ne de Maçkalılar bu sanatçıyı tanımak için çaba sarfeder!

Bu olay, sanatçı ve Türkiye için bir ilk olmuştu. Maçkalılar kıymetini bilmesek de “Maçkalı sanatçı” diye radyoda anons edildiğinden o zamanlar kıymetini bilenleri onurlandırmıştır..

Artık radyoda haftada bir gün yirmi dakikalık canlı yayına çıkıyor, daha sonra dükkanına geri dönüyordu. Bir gün dükkandayken iki görevli dükkandan içeri girerek:

“Maçkalı kemençe sanatçısına baktık; burada mı?” diye sorarlar.

“Evet benim! Buyurun, ne vardı?”

“Akşam sizi bir yere götürmek için görevlendirildik. Onun haberini vermeye geldik.”

“Nereye gideceğiz?”

“Onu şimdi söyleye”Bugün çok önemli bir gün! Ata’nın huzurunda horon oynayacağız! Bizim için çok önemli bir gece olacak!” dediğinde heyecanı biraz olsun yatışmıştı.meyiz; akşam sizi almaya geldiğimizde söyleriz. Ha unutmadan kemençeniz yanınızda olsun!” deyip dükkandan çıktılar.

Dedikleri gibi de oldu. Akşam onu alarak Beylerbeyi Sarayı’na doğru yola çıktılar. Saraydan içeri salona geldiklerinde karşılarındaki masada Mustafa Kemal Atatürk oturuyordu. Maçkalı sanatçı o manzara karşısında çok heyecanlandı; ne yapacağını şaşırmıştı! Ancak salonda bulunan Soldoy horon ekibini görünce biraz rahatlamıştı. Soldoy horon ekibinin şefi onu tanıyordu. Yanına gelerek:

“Bugün çok önemli bir gün! Ata’nın huzurunda horon oynayacağız! Bizim için çok önemli bir gece olacak!” dediğinde heyecanı biraz olsun yatışmıştı.

Artık bütün hazırlıklar bitmiş, kemençeden çıkan sesle horon başlamıştı. Salonda bulunan herkes Soldoy ekibini pür dikkat izliyordu. Horon sona erdiğinde salon alkışla inliyordu. Ekip yavaşça salondan çıkmış, Maçkalı sanatçı olduğu yerde kalmıştı. O da çıkmak için hazırlanırken görevlilerden biri “Sen otur!” anlamına gelen el işareti yapınca sandalyesine oturdu.

Artık gözü, ona el işareti yapan görevlideydi. Salon alkış seslerini sessizliğe bırakınca görevli “Çalabilirsin!” işaretini verdi. Üstat kemençenin teline dokununca konuşmalar susmuş, dikkatler onun üzerine dönmüştü. Birkaç Karadeniz türküsünden sonra o anda mısraların aklında sıraya girdiği ve kalben okuduğu dörtlüğü söyledi.

“Çal evlat çal! Karadeniz havaları, bizim milli havalarımızdır!” diye seslendi.

İşte bu tarihi olay, 1933 yılında gerçekleşti. Biz kendisini unuttuğumuz, hatırlamak için bir çaba içinde dahi olmadığımız, ancak Atatürk’ün bu sözlerle onurlandırdığı sanatçı, Maçka’nın yediveren güllerinden biri olan Maçkalı Hasan Tunç idi!

Bu sözler, Maçkalı Hasan Tunç’un sanat hayatı boyunca unutamadığı anıların başında gelmiştir. Bu olayla ilgili yazı, İstanbul radyosu arşivlerinde mevcuttur.

Kaynak: Yılmaz Tunç (Hasan Tunç’un oğlu)

 
Yorum yapın

Yazan: 18 Nisan 2024 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

YIL 1967 DIMDIMI YAPTIM

16.05.2021- Ayşe Yaşar SARIKAYA

Kız çocukları hanım, hanım evde oturmalı, ailenin hizmetini görmeli anlayışının yaygın olduğu yıllardı. Kız kısmı, hiç sanat ve müzikle ilgilenir miydi, amannnn ne kadar ayıp bir şeydi bu. Oysa insanın içindeki potansiyelin gücünü kim durdurabilir, buna kimin gücü yeterdi.  

Musical instruments icons in the form of a circle over white background

 10- 12 yaşlarında idim. Rüyalarımda, kendimi hep keman ya da piyano çalarken bulurdum. Babam her hafta sonu ailece bizi sinemaya götürürdü. Yazlık, kışlık sinemalarda, her film değişiminde ailece yeni film izlerdik.

Enstrümanları, sinemada izlediğim filmlerde görmüştüm. Bir müzik aletini elime alıp çalmak, aşktan da öte bir şeydi benim için. Sokakta yürürken bir müzik sesi duysam, ayaklarım gayri ihtiyari yan piri yan piri sese doğru yönelirdi. Yanımda kim varsa,  bana “doğru yürüsene” derdi.

İçimdeki aşk susmuyor, dışarı çıkmak görünmek istiyordu. Bir gün bahçemizdeki tahtalar arasından 20 cm eninde bir metre boyunda tahta seçtim. Yaşım küçük, tahtayı temizlemeye çalışıyorum. Kimse bana karışmadan;

“gene ne icat çıkarıyorsun bırak” demeden tamamlamak için uğraşıyorum. Kalbim hızlı hızlı atıyor, aklımda tasarladığım müzik aleti, onu yapmaya çalışıyorum.

 Babamın zımparalarından alıp zımparaladım tahtayı. Parmaklarım acıdı ve yoruldum ama vazgeçmedim. Kimse engel olmadan, yarım kalmadan bitirmeliydim. Her an birisi gelmeden, bırak şu işi demeden bitirmeliydim. Annem,

“kızım ne yapıyorsun gel” diye seslendi, ama iç sesimden başka her şeye kapatmıştım kendimi. Konuşulanları duymadım, yapmaya çalıştığımı da anlatmadım.

Tahtayı zımparaladıktan sonra, yirmi santimetre karesini işaretledim. 20×20 gövde olacaktı. Sap olacak kısmını da çizdim. Sıra kesmeye gelmişti. Testere kullanmayı becerecek yaşta değildim. Ne babam verirdi, ne de ellerim kavrardı. Çaktırmadan mutfaktan bıçak aldım ve sırtına taş parçası ile vura vura tahtanın sap ve gövde kısmını çizdiğim yerlerden ayırmaya çalıştım. Kafamdaki sap ve gövde oluşmuştu.

Şimdi bu tahtaya ses vermeye gelmişti sıra. Babamın malzemeleri arasından cam çivileri buldum. Onları tahtanın üst ve alt ucuna belli aralıklarla çaktım. Ağabeyimin balık oltalarındaki misinaları, çaktığım çivilere bağlamaya çalıştım. Ellerim kesildi, misinaları gerdikçe kesilen yarıklardan içeri giriyor, yaralar daha da açılıyor ve kanıyordu. Acıya aldırmadan devam ettim. Fazla geremediğim için teller gevşekti. Çalmayı deneyeceğim için nasıl heyecanlanıyordum, kalbim öyle hızlı atıyordu ki, sanki yerinden fırlayacak gibiydi. Önce okul parçalarını çalmaya başladım, sonra günün sevilen şarkı ve türkülerini. Çalıyordum, çalıyordum hem de söyleyerek eşlik ediyordum.   

Annem gördü,

hiç arkadaşların arasında senin gibi birisi var mı, herkesin kızı hanım hanım el işi yapar, bizim kız DIM DIM peşinde; Deli kız Allah işini mi kurutttu” dedi.

Benim yaptığım sazın adı da o günden sonra DIM DIMI oldu. Ağabeyim de dım dımının gövdesine ses yayılsın diye o zamanın VİTA tenekesinden gövde yaptı. Artık çalıyor söylüyordum. canım babam, orta 2. sınıfa geçtiğimde, benim tutkumu görünce bir akşam eve CURA BAĞLAMA ile geldi. artık dünyalar benim olmuştu.

1500 yıllık mağarada bulunan saz, benim dımdımının şimdi fotoğrafı da yok kendisi de.

 

Etiketler: , , , , , , ,