RSS

Etiket arşivi: sinop

SİNOP ÇUVALCİYAN İLKOKULU

22.03.2024-Tufan BİLGİLİ-960’lar Sinop ve Çocuk/Seher ( İzden Sızan Sinop )

Seher’in kaydını yaptırdığı Çukurbağı mevkiindeki; ana bina, yatakhane, spor salonu, labratuvarlar ve lojmanlarla geniş bir yerleşkeden meydana gelen ‘Sinop Kız Öğretmen Lisesi’ 1962 yılında yeniden ilk kez öğretime başlayacaktı.

Yeniden, çünkü;21 Ağustos 1922 tarihli Sinop Gazetesinin yazdığına göre; Sinop’ta ilk Öğretmen Okulu 1922-1923 öğretim yılında iki Eylül Cumartesi günü açılmış, bir müddet eğitimini sürdürüp kapatılmıştır.

1962 yılında, yıllar sonra ilk kez Yeni Mahalle’ deki Öğretmen Okulu olarak öğrencilerine hizmet veren bu metruk yapının eğitime hizmeti daha uzun yıllar devam edecekti.

***

Onlar yeni binalarına taşınınca bu yapı önce 1970 yılına kadar Erkek Yetiştirme Yurdu olarak hizmet verecekti. Yurt ve Yuva Kurma Çocukları Koruma Derneğinin çabaları sonucunda Gelincik Mahallesinde erkek öğrenciler için yeni bir yurt yaptırılınca da aynı bina 1971 yılından sonra İstanbul’dan getirilen sekiz kız öğrenci ile Kız Yetiştirme Yurdu olarak hizmet vermeye başlayıp, Karadeniz deki muhtaç kız öğrencilerin bakımını üstlenecekti.

***

Bu okulda yaşayanlar, görev yapanlar merak etmişler midir bilinmez de … Kız Yetiştirme Yurt Müdürü Fehmi Aydın yapının tarihçesini ve okulun ön cephesinde mermer üzerine yazılı Rumca kitabe anlamını ve çok merak ediyordu.

(*)Bu merakı Kız Yurduna Müdür olduğunun ikinci yılına, 1972 yılının yazına kadar sürecekti.

Okullar tatil olmuş,yurt binasının yanındaki İstiklal Okulu’nun öğrencileri tatile çıkınca aynı kampus içinde olan Kız Yetiştirme Yurdu öğrencileri yalnızlıklarıyla baş başa kalmışlardı. Günler birbirinin benzeri rutin şekilde geçerken, odasında çalışmakta olan müdürün kapısı çalındı. Kapıyı çalan nöbetçi yurt öğrencisi Porsor (Kürtçe’de Kızıl, kızıl saç):

– Müdür Baba bahçede misafir var, deyince Fehmi Bey:

– Çağırın bakayım, dedi. Aradan geçen beş dakika sonunda gelen olmayınca bu kez kendisi dışarıya çıktı. Binanın ana giriş kapısı olan ikinci kat merdiven sahanlığından bahçeye bakan müdür; çeşmenin yanından, bahçenin demir kapısından davet için gönderdiği Porsor’la konuşan iki erkek ile iki bayanı gördü. İşaret edip içeri konukları kendisi davet edince gitmekte olan dört kişi geri Döndüler. Bahçede kol açma oynayan çocukların (Fatma (Artar)Melahat (Bozkaya) Ayşe (Dere)) yanlarından geçip;

Yurdun ikinci katına kadar uzanan dış merdivenlerinden tırmanıp, kendilerine bekleyen Fehmi Bey ile birlikte müdür odasına girdiler. Odadaki teyp hafif sesle Nuri Sesigüzel’in zamanının çok beğenilen “ Durma güzel” türküsünü söylüyordu. Fehmi Bey pikabı kapamak için hamle edince, konukların erkek olanlardan yaşlısı kırık Türkçeyle:

-Mudür Beğ! Mahsuru yoksa biraz dinleyelim. Bu toprakların müziğini burada dinlemek zevkini tadalım; değince, Fehmi Bey konuklara oturacakları koltukları eliyle işaret etti. Kendi Masasına geçti. Yüzlerini türkünün geldiği tarafa dönüp Nuri Sesigüzel’i dinlemeye koyuldular.

“Durma güzel durma doldur testini

Kınalamış on parmağın üstünü

Adam unutur mu eski dostunu

Salını salını indim pınara”

Türkü bitip, iğne cızırtı çıkarmaya başlayınca, Müdür iğneyi kaldırıp yerine koydu. Konuklara sehpanın üzerindeki yaz armutları ve karaca erikle dolu tabağı işaret ederek:

Buyurun yöremizin meyvelerinden tadın. Misafirler teşekkür edip tabaktaki meyvelerden tadınca yaşlı olan bay:

İşte bu tad! Çocukluğumdan hatırladığım, hiçbir zaman ulaşamadım tat! Demek buradan

zihnimde yer etmiş. Bizim bu toprakların insanı olduğumuzun kanıtı bu, deyip gözleri nemlendi. Fehmi hoca bir şey anlamamakla beraber konuklara dönerek:

-Buyurun, ne istemiştiniz? Diye sordu. Erkeklerden daha genç olanı kırık bir Türkçeyle :

– Biz dediler, Atina’dan geliyoruz. İlkokulu burada okuduk. Okulumuzu görmek için geldik. Ancak Kız Yetiştirme Yurdu levhasını görünce yasaktır diye düşündük, döndük gidiyorduk , deyince az önceki ‘bu toprakların insanıyız’ sözünün anlamını kavradı.

Müdür odasındaki dört konuktan ikisi baba kız, diğer ikisi ise yaşlı karı kocaydı.

Müdür:

-Ben yurt müdürüyüm. Bizim kontrolümüzde o tanıdığınız, yaşadığınız binayı gezin, görün, hasretinizi giderin. Hem ben sizi gökte ararken Allah yerde verdi. Sizden bina ile ilgili Binanın cephesindeki 1899 tarihi ve Rumca yazının anlamı gibi, öğreneceklerim var. Bu arada ben de onların yanıtlarını alırım.

Karı koca olanlardan, yaşlı bay:

– 1900’lerin başında burada yaşayan Rumlardan bir kısmı daha iyi yaşamak, daha çok para kazanabilmek için, Rusya’ya gider, çalışır, para biriktirip gelir burada harcardı. Yorgi Çuvalcı isimli bir Rum da bunlardan biriydi. Yorgi, çalışmak için Rusya’ya gitmiş Moskova’da yıllar içinde biriktirdikleriyle Sinop’a gelmiş, o zamanın Sinop’unda ihtiyaç duyulan okul için bu paraları harcamış. Biri kız, biri erkekler için 1899 yılında iki mektep yaptırmıştı. Biz erkekler şimdi bulunduğumuz yapıda ilk okulu okuduk. Kızlar ise yandaki binada(İstiklal Okulu) okurlardı. Bizler her sabah derslerden önce bu okul önünde ‘Çuvalcıyan’ marşı söylerdik. Okulumuz öyle şöhretliydi ki büyüklerimizin sigara paketlerinin üzerinde bizim okulumuzun resmi bulunurdu…

Biz Sinop’tan Yunanistan’a göçen Rumlar Sinop’u, Sinopluyu, burada kalan komşularımızı hiç unutmadık. Geçmişimize sahip çıkmak adına Atina’da “Fıçı, üzerinde köpek ve önünde oturan Diyojen “ sembolü olan bir Sinoplular derneği kurduk. Bu yanımdaki beyefendi derneğimizin şimdiki başkanıdır. Deyince Fehmi Müdür’ün zihnindeki bina ile ilgili sorunlar çözülmüştü.

Ancak bu öykü henüz sonlanmayacaktı.

(**)İki sene sonra 1974 yaz başında, henüz Kıbrıs çıkartması gerçekleştirilmeden karı koca yaşlı çiftten bayan olanı Yunanistan’dan gelen turist kafilesiyle Sinop’u tekrar ziyaret edecektir. Kadın geçen yıl eşini kaybettiğinden Sinop ziyaretini eşi olmadan yapmıştır. Kadın kenti gezerken , mübadeleden önce çocukluğunu yaşadığı ,çocukluğunun geçtiği evi bulmanın heyecanı ve müjdesiyle kafilenin parktaki toplanma yerine gelir. Kafiledekiler kadını sakinleştirdikten sonra, birlikte kadının gösterdiği yapıya giderler. Yapı parka yakın Atatürk Caddesi’ndedir. Kısa bir yürüyüşten sonra zamanın ‘Cumhuriyet Eczanesine’ gelirler. Kadın, yapıyı kendi evleri olarak gösterir. Evin sahibi eczacı Özcan Bey evi gezmeyi teklif eder. Eczanenin yan tarafındaki evin kapı sahanlığından girerler. Yaşlı bayan sahanlıktan üst kata çıkan merdivenlerin yanındaki tahtayı sertçe çeker. Tahta aralanır, aralanan tahtadan elini sokan bayan bir bez bebeği elini soktuğu yerden çıkarır. Heyecandan bayılır. Hemen eczaneye götürürler. İlk müdahaleyi yaparlar. Sonra hastaneye kaldırırlar. Ancak yaşlı kadının yaşlı kalbi bu heyecana dayanamaz. Ve ölür. Zamanın Hükümet Doktoru Ahmet Örs’ün de aracılığıyla Amerikalı’lardan alınan uçakla kadının cenazesi Yunanistan’a gönderilir.

Seher’in Okulunun ilk öğretime geçtiği bina böyle bir eski tarihi yapıydı.

(*) Fehmi Aydın’ın anılarından)

(**)T.Bilgili/Cumhuriyet Eczanesi/960’lar Sinop ve Çocuk

TUFAN BİLGİLİ-Seher ( İzden Sızan Sinop ) kitabından…

 
Yorum yapın

Yazan: 22 Mart 2024 in KONUK YAZARLAR

 

Etiketler: , , , , , , ,

TÜRKLERDE BALIKÇILIK KÜLTÜRÜ

07.02.2024- A. Yaşar SARIKAYA

İnsanlar, hangi coğrafyada olursa olsun, ihtiyaçlarını karşılamak için aynı adımları izlerler. Bu bilimsel gerçeklik penceresinden bakıldığında, farklılıkların varlığı da, bilimsel boyut kazanır. Yaşamı devam ettirmek temelli, birincil gereksinimlerin karşılanması ile başlayan süreç, toplu yaşama bilincini kazanma ile devam eder. Devinimi, zaman ekseninde gözlemek, toplumda YÖNETİM gücünün aktif olarak işlediğini ortaya koyar.

Önce küçük topluluklar içinde en güçlüye boyun eğme ve tabi olma başlar. Sonra dünya genelinde en güçlünün ülkeler üzerindeki hakimiyeti devreye girer. Dayatılan kültür benimsenir ve kabullenilir. Kültürle ne alakalı diyen çıkacaktır mutlaka. Fakat, sömürge devletlerin kendi dilleri vardır, konuşur- okur- yazarlar. Yine de, sömürgeci devletin dilini konuşma zorunluluğundan, kendi kültürleri yok oluverir. Geçmişe dönük yazılı kaynak bırakmadılar ise, kültür varlığı kanıtlanamaz. Yazının icadından önce yaşayan uygarlıklara da, neden yazılı kaynak bırakmadı demek uygun olmayacaktır.

Aktif ticaret kültürü olan coğrafyalarda, alış veriş için gerekli olan sayı ve simgeler geliştirilmiştir. Getirinin gücünü kontrol etmek ve düzen sağlamak amacıyla başarılan kültür, belgelerle günümüze taşınmıştır. Akad, Sümer kültürü belgelerinde bu örnekleri görebiliyoruz. Aynı tarihlerde, Amerika kıtası, Asya kıtası, Avrupa kıtası, Afrika kıtasında yaşayan topluluklar bu konuda ne yapıyordu? Belgeler toprak altında, kurganlarda mı, yoksa bu insanlar Homosapiens dönemine geçmediler mi sorusu insanın aklına geliyor. Kültürleri küçümsemek, büyütmek ya da yarıştırmak yerine bilimsel karşılaştırma yolu daha doğru olacaktır. Gelelim Türklerde BALIKÇILIK konusuna.

Türklerde balıkçılık konusu konuşulduğunda; “Türkler ne anlar balıkçılıktan, onlar hayvan çobanlığından anlar ancak” yorumları ile çok karşılaşırız. İnsanlar, hangi renk, hangi din, hangi dili konuşursa konuşsunlar göl kenarında yaşıyorsa tatlı su balığı kültürü; deniz kenarında yaşıyorsa deniz balıkçılığı kültürü kazanmıştır. Varoluşun gerekliliği doğal olarak böyle bir süreç izler. Yazı, icat edilmeden önce de balıkçılık kesinlikle yapılmıştır.

Türklerin kendi yöntemleri ile avladığı yayın balığı, Flotwell nasıl yakaladıklarını raporda açıklıyor

Doğduğum ama sadece 8 ay yaşadığım köye 1893 yılında araştırmaya gelen FLOTWEEL’İN, Kızılırmak Deltası Araştırmasına ulaştım. Türklerde Balıkçılık konusunu belgeliyordu. Almanca çeviriden faydalandığım çalışma raporundan bir bölüm sunuyorum:

“Misafirperver Qula (Kula) köyündeki (Delice ırmağı)Dee Liidschbe-Yrmaq’ın ağzında, Kızıl-Irmak yolunu takip eden ve kıyısında bir kaya mezarı bulan Miircker ve Kannenberg ile tanıştık. Bölgedeki tüm köyler gibi, Qula köyü de çiftçilikle geçiniyor. ” I dooh iet ee im” 40 devesi var ve tahıllarını Kanghry(Çankırı) ve Cüzgad’a(Yozgat) satıyor.

Türklerin bu bölgede balık avlamadığı yönündeki yaygın görüş tamamen çürütülmüştür. Biz balık tutmaktan söz eder etmez, biz Avrupa olta takımımızla avlanmayı boş yere beklerken, çiftçiler aynı kalın iplere dövme demirden olta fenerlerini taktılar ve çabucak iki güçlü yayın balığı yakaladılar. Türk’ün sağlık nedenlerinden dolayı yaz aylarında sağlık sorunu yaşamadığı haberi yaygın olabilir. Akarsulara kıyıdan giren nehirlerde büyük çapta balık avının ancak ilkbaharda yapıldığı doğrudur.”-JUSTUS PERTHES COĞRAFİ ENSTİTÜSÜ. PROF. DR.A. SUP AN. :Erı-iinzonı-shand XXIV (DeR 110-114). FLOTWEEL-1893

Doğduğum köye giden Flotwell, bu gün hala anlatmak için çırpındığım konular hakkında araştırma yapmış. Araştırma ekibine saygıyla. Tüm araştırma yapan, toplum için bilimsel çalışmalara imza atan herkese teşekkürlerimle.

 
 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

SİNOP SERAPİS KÜLTÜ

29.01.2024- Özdemir KOÇAK

Sarapis kültü Sinope’de olduğu kadar, bütün Akdeniz dünyasında da adını duyurmuştur. Kaynaklarda bu kültün Sinope’den Mısır’a götürülüşü konusu ilginç bir şekilde işlenmiştir. Genel olarak antılanlar, bu tapkının Ptolemaios I Safer (M.Ô.304-285) zamanında Mısır’a getirildiği yönündedir. Buna göre Ptolemaios rüyasında bir tanrıyı görür. Bu tanrı ondan Karadeniz’deki heykelini getirmesini ister. Bunun llzerine
Ptolemaios konuyu Mısır’lı rahiplere açar ıs. Olayın devamını Tacitus şöyle anlatmaktadır; ·
“Ama bu rahipler Karadeniz ülkelerini ve genellikle yabancı olk.eleri pek az tanıdıklarından, kral, Eumolpis’ler soyundan bir Atina’lı olan Eleusis’den getirtip Mısır’da rahiplik görevi yaptırdığı Timotheos’a
Karadeniz’deki bu tapınımın ne tapınımı olduğunu, o tanrının hangi tanrı olduğunu sordu . Timotheos, Karadeniz’e gidip gelmiş kişileri bulup bu konuyu onlardan soruşturdu; öğrendi ki, orada Sinopekenti vardır, bunun yakınında çevre halık arasında çok ünlü bir tapınak , Zeus Dis Tapınağı
bulunmaktadır1116 .

Daha sonra Ptolemaios’un bu konuyu unuttugu ve tanrının rüyasına tekrar girip ona, ” Eger buyruklarımı dinlemezsen bu hem senin hem de krallığınmsonu olacak “17 dediğini anlatır. Bunun üzerine kral Sinope’ye elçiler gönderip 18 heykeli ister. Ancak bu istekleri kabul edilmez. Ptolemaios 3 yıl boyunca heykeli almak için mücadeke eder. Bu arada Sinop şehrinin başına da felaketler gelir. Kaynaklara göre heykel sonunda Mısır’a götürülürl9.
Araştırıcılar Ptolemaioslann heykeli getinnede bu denli arzulu olmalanmn nedenini tarihsel olaylan da gözönüne alarak ortaya koymaya çalışmışlardır. Bunlardan en geçerli olan neden Ptolemaioslar sülalesinin
Mısır’lılar ve kendi halklarının güçlerini birleştinne duşoncesidir. Bu kült sayesinde Mısır’daki Hellen ve Makedon unsurları veya onların kültür değerleri bir nebze olsun ön plana çıkabilirdi2°. Efsanelerden anlaşılan bu isteğe az da olsa ulaşıldığı. 1951 kazılarında 15 m. uzunluğunda ve 8.6 m.genişliğinde olan
tapınak kalıntılarına rastlanmıştır. Burada nicelik ve stil olarak tapınağa ait olduğu anlaşılan süs eşyaları bulwınıuştur21 .

L.Budde bu tapınağın öncülerine arkaik ve klasik dönemlerde rastlandığını bildinnektedir22
(Lev. xvvıı-xvıın. Tapınakta bulunan bir sıra adaklık terra-kota Sarapis, Dionysos,
Herakles ve Kore’yi temsil etınektedir23. Bütün bunların varlığı da Sinope’deki kültlerin durunu acısından ilginçtirdir. Hatta bu yolla Sarapsis tapnımının eskiçağ Hellen dünyasına yayıldığı görülmektedir24

13- Pckman, a.g. e., s. lO.
14-Tarhan, a.g.e., s.124 vd.; Danoff, RE, IX (1962), s.1012.
15- Plutarklıos, Moralin, 361.28; Tacitus, IV.33; F!IGr.1/, s.614, 111, s.487; aynca bk. Roslovtz.cll’,
Sociol and Economic l listory, s.595 vd.
16- Tacitus. IV.33; Plutarkhos’da (Moralin. 361.28) biraz daha farklı bir anlaum vard
17- Tacilus, IV.33.
18- Tacitus, IV.33; Plutarkhos, Moralia, 983-984.36. Kaynaklarda bu sıfada Sinopc’de Skydrotheınis
adlı birisinin kral olduğu bildirilmektedir. Kappadokia Kralı Ariaralhes fin (M.Ô.330-322) şehre
hakim olduğu dönemlerde Sinopc’nin bağımsııJık teşebbüsleri bilinmektedir. Ancak şehrin bundan
sonraki dönemi açık değildir. O yüz.den bu kralın kim olduğu ve halta yaşayıp yaşamadığı konusu
tartışmalıdır.
19- Tacitus, IV.33; Plutarkhos, Maralia, 361-362; FHGr.11, s.614, 111, s.487 vd.; Daviı;.Kraay, The
Hellenlslic Kingdoms, s.149 vd.: Bosch, Hel/enizm Tarihinin Analıat/arı, s.23.
20- Plutarkhos, Mora/icı, 361-362, 28; 983-984, 36; Robinson, AJP, XXVII-3 (1905), s.275 vd;
Davis-Kraay, a.g.e., s.150.
21- Budde, TAD, VI-2 (1956), s.5.
22- Buddc (a .g.m., s.5) tapınağın M.Ô.2. yüzyıla ait olduğunu bildirmektedir .
. 23. Budde, cı.g.m., s.5, Tablo U, rcs.3 c-d. Buddc, burada tapınağın hangi lann için yapıldığının

kesin olarak söylenemeyeceğini, ancak bazı işaretlerden bunun Sarapis olabileceğini belirtmektedir.
24- Davis-Kraay, a.g.e., s.137 vd.; Robinson, AJP, XXVIl-3 (1905), s.275 vd.; Minns, Scythlans and
Greeks, s.603; Sengcbusch, a.g.e., s.11 .


 

Etiketler: , , , , , , ,

SİNOP- 1914

08.01.2024- DAVİD FRENCH

David Frence Stephane araştırması:

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/12759
 

Etiketler: , , , , , ,

UCUZ AMA NE KADAR

25.12.2023- Şafak Gündüz SARIKAYA

Hava ne sıcak ne soğuktu. Komşudan bir müzik sesi yankılandı.” Mevsim rüzgarları ne zaman eserse, o zaman hatırlarım çocukluk anılarım.”

Birdenbire gözümün önüne bir portakal ağacının altında yere uzanmış çocuklar belirdi. Birbirlerine “Gözlerinizi kapatın ve hayal edin.”, diyorlardı. Onlardan biraz daha ileride küçük bir çocuk elindeki parayı düşürmemek için sıkı sıkıya tutuyor ve ilk alışverişini yapmanın heyecanını yaşıyordu, ayağına büyük gelen terliklerle kendinden emin olmayan adımlarla ilerliyor, acaba bana bakıyorlar mı diye geriye doğru tereddütle bakıyordu, pencereden ailesi onu izliyordu, çocuk “bu ne ya bir Münir Özkul, Zeki Alasya, Metin Akpınar, Halit Akçatepe eksik” diye mırıldandı.

Müsamereye çıkmış gibi heyecanlıydı, kalbi güm güm atıyordu, içinden tekrar etti, parayı vereceğim, alacağım, o kadar basit, niye heyecanlanıyorum ki, geçtiği yerler buram buram tarih kokuyordu, önce harabeye dönmüş sadece merdivenleri sağlam kalmış eski bir evin onundan geçti, sonra bir bahçe içinde binanın duvarı ayakta kalmış eski bir Rum evinin önünden geçti, yine arkasına döndü, “yine bakıyorlar”, dedi. Bahçe içinde birkaç çocuk patlıcan inciri ağacının ilerisinde bir kulübenin yanında ekşi portakalları olan bir ağacın altında, gözlerini kapatıp, hayal etme oyunu oynuyorlardı. Çocuk elindeki parayı tekrar kontrol etti, düşürmemeliyim dedi kendi kendine. Sonra tek katlı bakkalın önünde durdu. Tezgahta sebze vardı, bıyıklı bakkal çocuğa şöyle bir baktı. “Ali Abi, ben bir şey alacağım da, ne kadar?”

“Dert etme, ucuz. “

Çocuğun beklemediği bir cevaptı, “iyi ucuz da, ne kadar ucuz, acaba parası yetecek mi?”

“Ali Abi, ne kadar, param yetecek mi?”

“Merak etme, ucuz”

Aslında pos bıyıklı bakkal, çocuğun heyecanını görmüş, eğlencesine soruyordu. Hiç gülmüyordu, ama çocuk içten içe güldüğünden emindi. Bundan sonra diyaloglar hep öyle olacaktı. “Ne kadar?” karşılık olarak “Ucuz”, sanki günaydın, merhaba gibi.

Bazı zamanlar Ali Abi’nin babası da dükkanda olurdu, o zaman çocuk daha rahattı, babası ciddiydi, oturduğu bir koltuk vardı, duvarda bir vesikalık resmi vardı, büyütülüp, çerçeveletilmişti, çocuk bakkalda bir resme bir de ona bakardı, tamam bu resimdeki adam. Resmin yanında o zamanların meşhur veresiye satan, peşin satan tablosu bulunuyordu. Adamın oturduğu koltukta yıllar sonra torunu oturacaktı.

Birden müzik sesi tekrar yükseldi, “akşama doğru azalırsa yağmur”, yağmur azalmıştı. Birden o eski günler daha mı iyiydi, biz büyüdük te, kirlendi mi dünya diye düşünmeden edemedi. O eski zamanlarda ne saçlarına dövizleri bigudi şeklinde saran insanlar vardı, ne de bankadaki parasına normal gelirinin kat be kat üstünde kazanç elde etmek isteyen insanlar. Her şey mükemmel değildi elbette. İnternet yoktu, cep telefonu yoktu, basit ve tekdüzeydi hayat bir nev’i, ama ekşi tadı olan portakal ağacının altındaki hayaller bile basitti. O zamanlar mahallede top oynarken bile takım sahadan çekilmezdi, hakem asla dövülmez, tekmelenmezdi. Belki de bir akademisyenin dediği gibi; toplumsal çöküş yaşıyoruz. Trafikte en ufak kazada silaha sarılıp birini vurmak gibi.

Geçmişin sadeliği, saygınlığı günümüzde aranıyor maalesef, zamanında abartılı eski Türk filmleri bu masumiyeti, normatif ahlakı yansıtıyormuş aslında.

Zamanla Ali Abi, babası ve hatta oğlu da ebediyete intikal ettiler. Şimdi tek katlı bakkal dükkanı sanıyorum depo olarak kullanılıyor. Portakal, incir ağaçlarının olduğu yerse şimdi bir otopark. Zeytinlikte olduğu gibi, ağaçlardan eser yok. Merdiveni olan eski binanın yerinde yeni bir apartman var.

Şimdi düşünüyorum da; Ali Abi, babası ve oğlu şimdi hayatta olsa, ben ne kadar desem, o da yine ucuz dese ve hep beraber gülsek ne iyi olurdu, değil mi?

Komşudan gelen şarkı da bitmiş zaten, yağmur da dinmiş İstanbul’da. İçimizdeki bitmeyen şarkı ise hep çalmakta…

ŞGS

 
Yorum yapın

Yazan: 25 Aralık 2023 in ŞAFAK SARIKAYA ANILAR

 

Etiketler: , , , , , , ,

YABAN MERSİNLİ YOĞURT

02.12.2023-Şafak SARIKAYA

Yoğurdu ağzına aldığında şöyle derin bir oh çekti. “Yaban mersini koymak aklıma geldi, gerçekten harika oldu. Kendimi Moda’da dondurma yiyormuş gibi hissettim. Orada meşhur bir dondurmacı var, biliyor musun? Gözlerini kapadı, tekrar tattı ve işte Moda’dayım.”

Bu kadar ilaç, ağrı, sızı içerisinde yoğurttan dondurma tadı almak ilginçti. Ama ne yapsın insan belki tutunacak bir dal, bir ümit arar ve böyle basit şeyler basit gözükse de bazen çok önemli ve kıymetli olabiliyorlardı. Bir şeyin önemini anlamak ve kavramak onun yokluğu ile çok daha iyi anlaşılır olabiliyordu.

Yoğurt tatlı bir rehavet verdi ve düşünmeye başladı ya da düşündüğünü mü sanıyordu yoksa hayal mi görüyordu emin değildi. Bulutların üstünde gibiydi, üç çocuk Zeytinlik’te çelik çomak oynuyordu. Aslında ikisi oynuyor, üçüncüsü izliyordu. “Çocuklar, buraya gelin.”, dedi. Artık dördü bulutun üstünde birlikte oturuyor ve aşağısını izliyorlardı.

Şöyle bir düşündü: “Bu bahçede asılı çamaşırlar var kokusunu alıyorum”, dedi. Birden bir kadın ve yanında 5-6 yaşlarında küçük bir kız belirdi. Kadın çok sinirliydi ve bağırıyordu. “Bana bak sen! Oraya gelirsem ağzını carrrrt diye ikiye ayırırım.”

Yeri gelmişken cart kelimesini açmak istiyorum, hani öyle kağıdı keser gibi değil, carrrrrt diye yani r harfine vurgu yaparak, anlatımı kuvvetlendiren el hareketleri ile, elini beline koyup, kafasını da hafif sallayıp, kaşlarını ve gözlerini de oynatarak karşısındaki kadına gözdağı veriyordu. Jest ve mimik de tamamdı, büyük oynuyordu. Peşinden o ile başlayıp u ile biten malum ve masum olmayan kelime ile anlatım iyice kuvvetleniyordu. (Efendim sosyal medyada zılgıt yemeyelim siz anladınız ne olduğunu.) Ufak kızcağız da annesinin dedikleri aynen tekrar ediyor ve bazen koro halinde karşısındaki kadına baskın çıkmaya çalışıyorlardı. Aradan geçen zamanda bu ufak kız büyümüş çok başarılı bir öğrenci akabinde hatırı sayılır bir mesleği olmuştu. Ama zihinlere kazınan bu hali ise insanı gülümsetmeden edemiyordu. Bulutun üstündeki 4 kişi de, kah gülüyor kah “bak gördün mü, ne dedi”, diye birbirlerini iterek şakalaşıyorlardı.

Adam çamaşır kokusunu tekrar içine çekti, “yumuşatıcı kokusunu çok iyi duyuyorum, ne güzel”, diye aklından geçirdi. Çamaşır içine dolan rüzgarla dalgalanıyordu. “İşte bu sese de bayılırım.”, dedi.

O esnada “hadi kalk amca, damar yolunu bulacağım, ilaç zamanı”, diye bir sesle irkildi, gelen hemşireydi. O zaman nerede olduğunu fark etti. Acıları, ümitsizliği, çaresizliği aklına geldi.

İyi ki yoğurt var dedi, ama süzme olacak, iyi ki akıl ettim bu yaban mersinlerini üstüne koymayı. Aslında çare ve ümit ne yaban mersininde ne de yoğurttaydı. Ama kimi zaman bir çareye bir ümide bu basit gözüken şeyler vesile olur. Basit gözüken şeyler işte o an inanılmaz olur. Bir çare olur, bir ümit olur.

Hemşire doktor hanım gelecek birazdan dedi. Doktor geldi tetkiklerini yaptı.

“Yahu bu bizim ufak kız değil miydi biraz önce gelen, ağzını cart diye ikiye ayıracağım diyen, nereden nereye. Biraz önce bulutların üstündeydim, çocuklar da gitmiş. Ama olsun yoğurt var, hem de yaban mersinli. Bir oh demek varmış, çok şükür, şimdi bu odada değil de; Moda’da olmak varmış.”

ŞGS

 
Yorum yapın

Yazan: 02 Aralık 2023 in ŞAFAK SARIKAYA ANILAR

 

Etiketler: , , , , , , , ,

SİNOP GÜZELLEMESİ

21.11.2023- Seyfullah ÇALIŞKAN

Sinop güzel bir kadındır. Deli dolu, sokaklarda çınlayan kahkaha… Sicim gibi gözyaşı… Deli bir öfke, eli maşalı… Herkesin bir Sinop’u var. Gelincik sırtından limana akan rüzgarlar orman kokar. Menekşe ve yaz çiçekleri… Bayır gülü ve kestane buhur buhur… Benim Sinop’um da Eylül yağmurla başlar. Akasya yaprakları uçuşur. Dişbudaklar sararır. At kestaneleri pırıl pırıl kaldırımlarda. Eğilip almadan duramazsanız. Bıldırcın sürülerinin sesi yağmuru deler, çığlık çığlık. Bulutları yırtılır, gece bölünür. Gün batımı turuncudan leylağa dönerken benim Sinop(um sarsık masada rakı ve balık. Deniris kehribar, çıtır çıtır… Borani aşında nane… Tepside tereyağı cızırtısı… Herkesin Sinop’u başka. Benimki sessiz, sakin ama esintili. Dalgalar gelip kütüphane duvarında patlar. Köpük köpük, kar gibi beyaz… Hüzne meyilli, zır desen ağlayacak…

Parayla saadet olmaz diyen eski şarkılar vardı. Şimdi artık onların modası çoktan geçti. Sözleri unutuldu. Artık parasız pulsuz aşk meşk olmuyor. İki çıplak olsa olsa ancak bir hamama yaraşır. Sinop da artık eski yoksul aşklar kasabası değil. Haziran başından Eylül sonuna kadar çatır çatır para konuşuyor. İnsanları da bir hayli cevval… Atik ve girişimci… Su akarken kazanlarını doldurmaya çalışıyor. Neredeyse uçan kuştan göğü işgal parası alacağız. Eskiden homosinopluyduk. Şimdi homoekonomikus olduk. Para gündemin ilk sırasına yerleşince futbol sohbetlerinin de o eski tadı kalmadı. Araba muhabbetlerinin de… Karı kız sohbetleri zaten bizi hep aşmıştır. Falanca yerden bir iki sene önce tarla alsaydık. On yıl önce feşmekan araziyi kapatsaydık köşeyi şöyle dönmüştük. Hadi bunları akıl edemedik. Keşke bir iki daire alsaydık. Aşıklarda dükkan kiralayabilseydik örneğin. Tersanede bir balıkçı açabilseydik bizi kim tutabilirdi. Benim çevremdeki dinozorlar hariç konuşmaların dönüp dolaşıp gelip takıldığı çengel budur.

Sinop Esnaf ve Sanatkarlar Odası başkanı açıklamış. Bu yaz biz de ülke genelindeki krizden etkilendik. Beklediğimiz kadar kazançlı bir turizm mevsimi geçiremedik, demiş. İki milyon kişi bu yaz Sinop’u ziyaret etmiş. Kriz o kadar etkilese ziyaretçi sayımız düşerdi. Bence Sinop’ta sunulan mal ve hizmet kar marjları çok yüksek. Bu nedenle insanlar para harcayamamıştır. Sadece peynirli sandviçin seksen lira olduğu bir yaz geçirdik. İki parça incecik kaşar, yüz gramlık bir ekmek. Bahanemiz de var. Yaz kısa, turizm sezonu kısacık. O zaman diliminde çarpabildiğimiz kar.

Sinop güzel bir kadındır. Örgülü saçları omuzlarından kürek kemiklerine uzanmış. Sabah kadar taze, sabah kadar yaşam yüklü. Küreklerinde bir sandalın, ufka uzanmış… Ağlardan güneşi çekiyor. Yumuşacık, uyandırmadan çarşaf gibi bir denizin yüzüne. Balık, yosun, yengeç ve istiridye kokuyor elleri. İpek mavisi gözleri, yosun yeşili, midye menevişi, midye sedefi… Büyük aşklar, yürek yangınları ve ayrılıklar… Bütün şiirler ona yazılmıştır, bütün hikâyeler, bütün şarkılar. Ona Sinop’lu derler. Kereviz yemez… Sevgilisinden ayıramaz padişah.

Para pul umurumda bile değil. Yazın insanların birbirine ayıracak zamanı yok. Bu ticaret ve kazanç hevesi arkadaşlarımızı azalttı. Aylak adam bulacaksın ki oturup iki lafın belini kırabilesin. Eskiden akşam olunca çay bahçelerine inerdik. Dostlarla oturup gece yarılarına kadar gönül eylerdik. Şimdi çay da para, kahve de… Üstelik sahiller deli gibi kalabalık. O güzelim yaz akşamları göçmen kuş misali başka kasabalara göçtü herhalde. Kalabalık nedeniyle sokağa çıkmayan tanıdıklarım var. Kalabalıktan kaçmak için denize inmeyen. Eve kapanmak da olmaz ki. Sabah inin, erkenden… Sokaklar serin. Sabah tazeyken.

Herkesin kendince bir Sinop’u vardır. Adanın kuzey eteklerinde alıcı kuşlar uçar. Kuzgunlar ve atmacalar rüzgar toplar kanatlarında. Asmakaya yetim ve hüzünlü mavi ufka bakar. İstif dikenleri öbek öbek, böğürtlenler yolu tırmanarak ada fenerine çıkar. Bir çeşme var? İçki dikişçiler gidince sabaha kadar yıldızlarla konuşur. Gün boyu yanı başındaki söğütle… Neden bilmem? Burada hep arabalar yıkanır. Arabasını yıkamadan geçeni çeşme başında dövüyorlardır belki.

2023 Kasım-İzmir -Seyfullah

 
Yorum yapın

Yazan: 21 Kasım 2023 in KONUK YAZARLAR

 

Etiketler: , , , , , , ,

HALA SEVMEYE VAKİT VAR

25.09.2023-Dilaver KARAGÖZ

Öyle ki !

Vaktim yok mu sanırsın..,

Dönüp o günleri anmaya….

Ve masum çocukluğu anlamaya.

Tahtadan, çatısı kiremitli evlerden koşarak çıkıp, çimen kokularını içine çekerek sırt üstü yatıyor çocuklar,

İncir akması yanakları, üzüm şırası dudaklarıyla, günün tokluğu ile mavi göve bakıyorlar.

Kimi gidenler oldu , az ötede, lale yapraklı gül dallı mezarlar, ağıt dillerinde türkü…..

Bu yıl nereye gittin ah anam ah babam….

Şehrim, üç tarafı mavi deniz , beyaz köpüğüne kırmızımsı, çocuk göz yaşı karışmış….

Irmak akışları, biraz hüzünlü yokluğumdan.

Kenarları, çam kokulu, gövdeleri , küçük bir çakı çiziği, büyük aşkların ağır yaralısı….

Ah o baba ocağı….

İlk ayak basılan toprağı, hayal etmek, belli ki ömrüre ömür katıyor ..!

Bu taştan evlerde bedenin titremesi….

Tükeniyoruz para peşinde…

Can almak istiyorum bu cansız şehir ışıklarından kaçıp….

Gaz lambasında seyrrttiğim ela gözleri hatırlarım hep….

Aşk bu kadar güzel o şehir de , o günlerde….

Palmiyelere emanet ettiğim duygularımı geri alıyorum, mendirekdeki ayak izlerini de….

Ve iskeledeki balık kokusunu….

Sen de gel derim hep içimde sevgilime, sen de gel o berbat şehirden, yoksa eksik solurum şehrimi, gülüşlerim acı hasrete dönüşür…

Tut elimi, biz birlikte ayak basalım aşıklara Karakum bizi öpsün….

Geçmiş yılların hasreti bitiversin, bak ve gör güzelliği, gözlerimde özlemi..!

Unuttuğumuz, küstüğümüz ne varsa bulalım , barışalım bu şehirde….

BİLKE YORUM: Şairimizin duygu yüklü şiiri, şiir gibi SİNOP’U yudum yudum içirdi bize. Her şairin dizelerinde, sözcüklere hapsolan soyut duygular, yüreğinden yansıyan haykırışlar, somut olarak canlanır ve belleğimizde karşılığını buluverir. Teşekkürler Dilaver, iyi ki yollarımız kesişti sizlerle.

Bireylerin sesleri, toplumun aynasıdır. Toplumun yaralarını görmek isteyen TOPLUM SİYASETİ ile ilgilenen ve bu işi meslek olarak yapanlar, toplumun sesini dinlemek istiyorsa, karikatürlere, türkülere, şarkılara, şiirlere, makalelere kulak vermeli.

 
Yorum yapın

Yazan: 25 Eylül 2023 in KONUK YAZARLAR

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

Nerede o eski dayanışmalar?

11.09.2023- Necati Celal ÇATAL

Mahalleye yeni bir komşu geldiği zaman mahalle sakinleri hemen yardıma koşarlar, eşyalarını taşırlardı. Hiç tanımadıkları dahi olsa kanlarından, canlarından biri gelmiş gibi kucak açılırdı. Birkaç gün yorgunluğun çıksın diyerek yemek yaptırmazlar, evini yerleştirene kadar evlerine alırlardı, (yemek ve yatmak için). Yeni komşu bu mahalleye taşındığına çok sevinir, komşuların yaptıkları bu içten ve samimi davranışlar karşısında kendisinin de komşulara karşı samimi ve dürüst olmak zorunda olduğunu kabul ederdi. Mahalleye uyum sağlar, komşusuyla birlikte güler, onunla birlikte ağlar, iyi veya kötü anlarında hep insanlar birbirlerinin yanında olurlardı.

Bir komşu mahalleden taşınırken yine toplanırlar, eşyasını arabaya yüklerlerdi. Vedalaşırken gözyaşları sel olurdu.

Şimdi gelen de tanınmıyor, gidende.

Komşunun çocuğu yanlış bir hareket yaptığında müdahale edilir, yaptığının yanlış olduğu söylenirdi. Aynı yanlışı tekrarladığı görülünce anne ve babasına söylenir onlarda teşekkür ederlerdi. Şimdi yanlış görülüyor ama müdahale edilemiyor, anne ve babaya söylendiğinde ise “sana ne” diye tepki alınıyor.

Dayanışma; köylerde daha belirgindi. Örneğin; bir kişinin bahçesine bir zarar geldi, sebzeleri yok mu oldu. Diğerleri o eksikliği fark ettirmezler, kalbur, kalbur sebze verirlerdi. Birinin bir meyvesi mi yok, olanlar o eksikliği tamamlarlardı. Kimin evinde ne noksanı var ise komşular tarafından sağlanırdı.

Köyde birinin bir hayvanının başına, yaralanma, kurt yaralaması gibi bir olay geldiğinde hayvanın iyileşmesi mümkün görülmüyorsa hemen o hayvan kesilir, eti komşulara dağıtılırdı. Kan düşmanı olan dahi o eti alır ve kasap fiyatından komşusuna değerini öder zararına ortak olurdu. Şimdi kasap çağırılıyor, 60 bin-60 bin liralık et olan hayvanı 5-10 bin liraya alıp gidiyor.

Bu acıyı paylaşma işine “bu bir ekmek sacıdır, hangi gün kimin ocağında kapanacağı belli olmaz”. Komşuyla gelen, düğün bayram denirdi.

Toplumda oturup sohbet edilirken oradaki insanların durumu göz önünde bulundurularak konuşulurdu. Örneğin toplumda çocuğu olmayan bir kişi mi var, onun yanında çocuk kelimesi konuşulmazdı.

Eskiden her şey hakiki idi, pişen ekmeklerin uzaktan kokusu gelirdi, sacdan inen veya fırından çıkan ekmeklerden yakında bulunanlara “kokmuştur” denilerek ikramda bulunulurdu. Her zaman yapılamayan bilhassa yapımı zor ve pahalı olan yemekler yapıldığında komşuya kokusu gitmiştir veya onun bunu yapmaya imkânı yoktur denilerek birer tabak dağıtılırdı. Kimin bahçesinde hangi sebze ve meyve yetiştiyse komşunun evine de giderdi.

Hoş şimdide resimleri çekilerek sosyal medyadan dağıtılıyor.

Eskiden kasaptan, manavdan, pazardan gelirken pazar sepetleri taşınır, içindekiler görülmezdi. Şimdi şeffaf poşetlerde göstere göstere geliniyor, alamayanların gözü kalıyor.

Nerede o eski dayanışmalar?

Nerede örf ve geleneklerimiz?

Nereye gidiyoruz?

Cevap arıyorum.

BİLKE YORUM: Yazı bizi aldı eski günlere götürdü. Çok haklısınız Necati Bey, kazandıklarımız, kaybettiklerimize değdi mi? Hepimizin düşünmesi gerekiyor. Düşünmekle birlikte, kaybettiğimiz değerleri yaşatmamız da tabii ki. Yazınız için teşekkürler.

 
Yorum yapın

Yazan: 11 Eylül 2023 in KONUK YAZARLAR

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

PERİ KIZIM PERİHAN KIZIM

26.08.2023- A.Yaşar SARIKAYA

Sinop Kız Yetiştirme Yurdu vardı yıllar önce. 1976- 1978 yıllarında orada öğretmenlik yaptım. 20 yaşlarımda idim, öğretmen arkadaşlarımızın en büyüğü de olsa olsa 26 idi. Gençtik, tecrübesizdik. Müdürümüz Fehmi AYDIN, Köy Enstitüsü mezunu bir öğretmendi. O, hepimizi yetiştirdi. Yurt bizim ailemiz gibiydi.

Şimdi hala öğrencilerimiz ve torunları ile görüşüyoruz. Biz gençliğimize dönüyor, onlar da çocukluğuna. O günlerin tadı damağımızda, her karesi hafızamızda, geçmişte sörf yapıyoruz.

Grubumda bir öğrencim vardı, hiç unutmadığım. Yazları gidecek yeri, akrabası, hiç kimsesi yoktu. Sabunluk örmeyi severdi. İp ve tığ alırdım yazları, örgü ile oyalanırdı. Hala ona ulaşamadım, ördüğü lif ve mandal torbalarını hatıra olarak saklıyorum.

Müdür Baba ile yolda karşılaştık. Parkta bir ağacın dibine oturduk. O öğrencimin kardeşi ile nasıl buluştuğunu anlattı. Ben her zamanki gibi yine hüzünle doldum. İzlemek isteyenler için:

 
Yorum yapın

Yazan: 26 Ağustos 2023 in Fehmi AYDIN

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,