RSS

Etiket arşivi: sinop

İŞİTME ENGELİ ve GÜL USTABAŞ GENÇ

02.02.2023- Gül USTABAŞ GENÇ

Gül Ustabaş Genç: “Bir işitme engelli, normal insanlarla beraber nasıl eğitim alır? Sizce almalı mıdır?”

Kendimden bahsederek gireceğim konuya..

Normal bir çocuk olarak başladığım ilkokulun 2.sınıfında aniden hastalanmam ve bunun sonucu işitme duyumu kaybetmemle önce şehirlerarası yolculuklarla doktorlara götürülme sürecim başlamış sonra da “bu kız artık duyamayacak” sözüyle mecburen Sinop’a dönmüştük.

Doktorların tavsiyesi; benim konuşma yeteneğimi kaybetmemem için normal okuluma devam etmem yönündeydi. Ben artık sudan çıkmış balık gibiydim ve artık karada yüzmeliydim..

Sevgili öğretmenim Sabriye Özcan’ın kabulüyle, tekrar sınıfıma dönüyorum. o zamanki duygularımı bugün çok fazla hatırlayamıyorum.. (tek tesellim ağlamak oluyordu.)

İlkokulu başarıyla bitirince tekrar aynı soru karşımıza çıktı? Beni hangi okul bu halimle kabul edebilirdi?

İstanbul Göztepe Sağır ve Dilsizler okulunda yapılan görüşme sonucu, oranın müdürü de normal okula devam etsin diyordu, oraya kabul edilirsem konuşmayı unutacak, kendimi işaret diliyle konuşur bulacaktım..

Okullar açılıyor… Ben hala ortadayım.. En sonunda orta kısmı da olan kız meslek lisesine götürülüyorum “hiç olmazsa bir sanatı olsun, muhakkak okusun” diyen ailem sayesinde.. Önce kabul etmek istemiyorlar ve sonra deneme yapmak koşuluyla mecburen kabul ediliyorum. O güne dek bir öğretmenim varken, birden çoğalıyor sayısı.. Her gelen öğretmenle tanıştırılıyorum.. En zoru İngilizce dersi.. Duymayan bir kız bu dersi nasıl alacak? Kendi halime bırakılıyorum, bende ki hafıza, tüm yazılanları soru ve cevapları ezberlememe neden olduğu için (arkadaşlarımın yaptığı okunuşla yazma hatası bende olmuyordu) İlk sınavda 99 almıştım, ne ilginç değil mi? İlk yarıyılı teşekkürle kapatıyorum ve benim eğitim hayatım böylece devam ediyor..

Hayatımda çok önemli yer tutan öğretmenlerimi, hepsini sevgi ve saygıyla anıyorum.. Aynı zamanda satranç oynadığımız İngilizce öğretmenim Erdinç Bey’i, bana toplum içinde nasıl hareket edeceğimi öğreten Başmüdür yardımcımız Zekiye Hanımı, sesli okumama önayak olarak dışa dönmeme sebep olan Türkçe öğretmenim Sevim Hanımı, bana duymadığım halde flüt çalmayı öğretmeyi kafasına koyan ve başaran müzik öğretmenim Tülin Hanımı…Ve burda yazamadığım diğer hocalarımı.. İnanın onların emeğini hiçbir zaman ödeyemem.

İmkansız bir şey yoktur, istediğiniz takdirde herşey olur.. Ve ben lise sonda, üniversite sınavına giriyorum.. Tutturmuşum o güne kadar “doktor olacağım” diye.. Engelli raporu alırken heyet başkanı bana soruyor “hastalarını nasıl dinleyeceksin?” Üniversite sınavında da engelli olduğum için sınıfımda özel görevli bir hanım vardı, sınavdan sonra ne doğrultusunda tercih yapacağımı sorduğunda, tavsiyede bulunmuştu.. Gerçekçi olmamı, ilgi duyduğum ve başarılı olacağım alanlarda tercih yapmamı tavsiye etmişti. Onun tavsiyesine uydum, tercihlerimi öyle yaptım. Ve 5.tercihim olan İstanbul MSÜ Moda-Konfeksiyon bölümünü kazandım.. Üniversite ve sonrasını diğer yazımda anlatacağım.

Görülüyor ki; insan olmak kulak-göz, ayak-el ile değil, kafa ve kalp ile- istemek-başarmak ile mümkün oluyormuş.

Engellilere normal insanlarla beraber eğitim verilmesini savunuyorum. Engelli bir yakınınız ya da tanıdığınız varsa onların eğitimi için her türlü olanağı kullanın, engelleri kaldırın, Acımayı “bir işe yaramaz” gözü ile bakmayı bırakın. Ben görmediği halde resim yapan, duymadığı halde gitar çalan gördüm.. Belki sizde görmüşsünüzdür..

Tarihe bakınca da, Beethoven’in 9.senfonisini işitme engelli olarak yaptığını, Helen Keller’in hem sağır-dilsiz hemde kör olmasına rağmen 5 dil öğrenip kitap yazdığını, bisiklet ve kano kullandığını, Marlee Matlin’in ise Oscar kazanmış Amerikalı sağır-dilsiz bir oyuncu olduğunu görebilirsiniz. Edison’u ise bilmeyeniniz yoktur, peki onunda işitme engelli olduğunu, Graham Bell’in de telefonu gerçekte işitme engelli eşine, işitme cihazı icat etmek isterken bulduğunu biliyor muydunuz?

Sağlık-mutluluk ve engelsiz bir hayat dileğimle…

 
Yorum yapın

Yazan: 02 Şubat 2023 in KONUK YAZARLAR

 

Etiketler: , , , , , , , ,

DOKUNMAYIN UŞAKLARA DA…

05.12.2022- Seyfullah ÇALIŞKAN

Sinop’a kış nazlanarak gelir. Kasım başında Dıranaz’a kar düşer. Düştüğü yerde kalır. Sahile aralık sonuna kadar uğramaz. Kış özlenmez diyeceksiniz. Haklısınız. Bazı kendini bilmezler özler. Arabalarına atlayıp Soğuk suya bile çıkarlar. Kayak takımı olanı görmedim ama leğenle kayanlar vardır. Poşetlerle, şamyelle hatta araba paspaslarıyla… Karda sucuk ızgara yapanlar da olur. Sıcakken yedin yedin. Çene çalmaya dalarsan ekmeğin arasında yağıyla birlikte donuverir. Kardan adam yapanlar illa ki fotoğraf çeker. Arkadaşlara gönderir. Ağzımda donmuş sucuk tadı, kardan adamın omzuna elimi atmışım. Karın içine oturmuş yan yana iki kadeh… Fotoğrafta hiç görünmemişler. Çünkü kar da beyaz, kadehte…

Aralık ortasında bahardan kalma güneşli bir hava var. Hareketlenip sokakları doldurmuş. Sakarya Caddesi kıpır kıpır… İnsanlar sokakların güneş vuran kaldırımlarına sandalye atıp oturmuşlar. Akşamın dördüne kadar tersane de güneş alır. Sakarya Caddesindeki turumu kısa kesip aşağıya Demirkollar Fırınının aralığından aşağıya sarkılıyorum. Canım sıkkın biraz. Televizyondaki haberlere bozuldum. Bir balıkçı teknesine Ruslar el koymuş. Koskoca Rusya ne ister ki fukara balıkçıdan? Türkiye neden bir şey yapmıyor?

Cafer’i tanırsınız. Tersane eski bir dükkânları var. Boş bir mağaza. Birkaç arkadaş çalışırlar. Çileci işte. Ağ yamar, tamir eder. Kurşun, mantar bağlar… Bütün işi bu… Eskiden balığa da çıkardı ama bıraktı. Deniz bir hastalıktır. Sigara bırakır gibi bırakamazsınız. Hastalandı. Kışın ortasında bele kadar hamsiye girmek kolay mı? Madene inmekten zordur. İnsanı on yılda tüketiverir. Bir iki sene daha kalsa ölecekti. Can tatlı, bıraktı. Tersaneye her indiğimde değil arada uğrarım. Çayla sohbet iyi gider. Bazı insanlar can sıkar, bazıları da can sıkıntısına iyi gelir. O öyle biridir işte. Canım sıkkındı. Azıcık hafiflerim belki dedim. Yanına gittim.

Duydun mu Cafer? Bizim balıkçıları tutuklamış Rusya yine?

Duydum abi, normaldir.

Nasıl normal, her gün mü oluyor?

Sık sık oluyor abi de kimseye duyurmuyorlar. Yetkililer araya girip kurtarıyor.

Hadi be ordan…

Ciddiyim abi, bana inanmazsan git balıkçılara sor.

Koskoca Rusya fukara balıkçıdan ne istiyor?

Rusya ne istesin abi. Bizimkiler kendisi kaşınıyor.

Yapma be Cafer Usta. Sen gâvurdan yana mısın, bizden yana mı? Deniz Rusların babasının malı mı? Bıraksınlar insanları da canları istediği gibi avlansınlar.

Deniz’in de kanunu var, yasası var. Öyle herkes canın istediği gibi avlanamaz. Kara suları var, uluslararası sular var. Uluslararası anlaşmalar var.

Ustam utanmasan bizimkiler suçlu diyeceksin be…

Utandığım falan yok abi. Suç zaten bizimkilerde… Yasalara saygılı olsalar onlara kimse dokunamaz ki zaten.

Ne yasası be ustam? Kalkan yasa mı dinler? Hamsi, istavrit veya lüfer… Bizimkiler de balık nerede oraya koşuyor işte. Ekmek belası. Şimdi nasıl soğuktur deniz, ağlar.

Haklısın abi ama bu başka o başka.

Nesi başka, ekmek işte… Var mı bunun ötesi.

Abi adamlar denizlerini koruyor. Örneğin balık büyüsün, çoğalsın diye dört beş yıl avlanmıyor. Balıkçısına sosyal yardım dağıtıyor. Bize gelince av sezonu beş gün bile gecikmeden açılıyor. Böyle olunca balık onların kıyılarında çoğalıyor. Bizde balık yok. Bizimkiler de basıp elin denizlerine gidiyor. İzin almadan avlanıyor. Yakalanmadan kaçıp geri gelirse yaşadı. Bir sürü para. Ama kedi her zaman bal yemiyor. Çekirge bir sıçrıyor, iki sıçrıyor üçüncüde… Rusların sahil güvenliğinin eline düşüyorlar. Yaptıklarının kaçak avcılık olduğunu bildikleri için tam gaz kaçmaya başlıyorlar. Anonslar, uyarı atışları bir kıyamet kopuyor. Durup teslim olmazlarsa bu defa doğrudan tekneye nişan alıyorlar. Hatta bazen batırdıkları bile oluyor. Geri kalanları denizden toplayıp doğru hapishaneye… Ruslar böyle yapıyor, Romanyalılar, Bulgarlar, Ukraynalılar da… Bizim sahil güvenlik yabancı bir gemiyle karşılaşsa ve kaçmaya çalışsalar ne yapar? Elbette aynısını… Mahkeme, hapis falan… Bunda anlaşılmayacak bir şey yok. Bütün yollar Roma’ya çıkıyor.

Tamam, yasa var falan ama anlaşsalar. Tatsızlık çıkmasa.

Komşu ülkelerle bu anlaşmalar zaten var abi. Bizimkiler yasaları takmıyor. Biraz fazla kazanabilmek için bile bile yanlış yapıyorlar.

Tamam, suç bizimkilerde anladım. Televizyonların hepsi yalan mı söylüyor?

Yalan söylemiyorlar abi, eksik söylüyorlar.

“Türk balıkçı gemisi bilmem ne limanına çekildi. Durmuş Kaptan iki senedir Ukrayna hapishanesinde yatıyor. Romanya üç Türk balıkçıyı gözaltına aldı.” Okudukça insanın gücüne gidiyor. Cafer Usta bence bu işin içinde başka bir iş var, senin anlattığından başka bir şey…

Ben bildiğimi, duyduğumu anlattım. Ötesine aklım ermez abi,

Bu gün ilk kez Cafer Usta’nın muhabbeti beni açmadı. İnsan belki de başkasının duymak istediğini söylemesini bekliyor. Hep bizim balıkçılar mı hatalı. Yasadışı, kaçak avcı… Onları kovalayan, ateş açan, tutuklayan, hapse atanın hiç mi suçu yok. Canımın sıkıntısı hiç azalmadı.

Beton zeminde mor, kalın iplikten örülmüş ağlar, kesilip atılmış mavi renkli eski ağ parçaları, kırılmış plastik ağ mantarları, yosun tutmuş halatlar yorgun yorgun yatıyorlar. Tavana asılmış çengellerden yere onarılmış ağlar sarkıyor. İp sarılmış, yarısı boşalmış mekikler bir kutuda, ağlara dikilecek kurşunlar büyük bir suskunlukla sıralarını bekliyorlar.

Nerde o eski adamlar? Kılıcını çekti mi bütün dünyayı tir tir titreten Osmanlı paşaları. Yasaymış, kanunmuş, uluslararası anlaşmalar falan, hepsi fasa fiso. Kimin gücü kime yeterse.. Ne demiş İngiliz? “Güçlü olan haklıdır.” İşte bütün mesele bu . Güçlü olacaksın. Hakkını da ekmeğini de başkalarına yedirmeyeceksin. Cafer Usta iyi adamdır, hoş adamdır. Ama bütün solcular gibi aklı bulanıktır. Ne zaman ortaya milli bir mesele çıksa… Hep ötekilerden yana olurlar…

Ekim 2021

İzmir-Seyfullah

 
Yorum yapın

Yazan: 05 Aralık 2022 in KONUK YAZARLAR

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , ,

BENİ DE ALIN

16.11.2022-Safak Gündüz SARIKAYA

Umutsuzluktan çöktüğü bir andı.

“Olmuyor işte, olmuyor”, dedi genç adam.

İçindeki ses susmuyordu,

“hayır pes etmek yok”, dedi, “ne olursan olsun hayallerimi gerçekleştireceğim.”

İşte böyle gelgitlerle kimi zaman deniz kenarında düşüncelere dalar, Gerze’ye bakıp,

“acaba eşimi, oğlumu ve kızımı yanıma alabilecek miyim?”, derdi.

Neden olmasındı, 14 yaşında bile köyden ilk kaçışında adada bir aile yanında hayvanlara bakmıştı. Babası Sinop’a gelip onu köye tekrar götürse de, ikinci kaçışında Bafra ve Ayancık’ta iş bulmuştu. Yorgun ayakları onu Tersane^ye doğru itti ve orada bir hareketlilik gördü. Amerikalılar gelmiş işçi alımı yapıyorlarmış diye duydu. Koşa koşa Kaleyazısında bekleyen askeri araca binmek istedi. Birden kalabalığın içinde buldu kendini,

“beni de alın”, diye bağırıyordu.

Ama ustabaşı gibi görünen bir adam, kalıplı uzun boylu işçi seçiyor; çelimsiz olan genç adamı itekliyordu.

“Sen işimize yaramazsın git” diye.

Kulağında çınlayan bu söz adamı durdurmadı. Vazgeçmiyor, tekrar tekrar deniyordu ama olmadı. Arabanın içinde bir Amerikalı subay, bu genç adamın çabasını fark etmiş ve tebessümle ona bakarak “hadi bir kez daha dene” der gibi adama baktı. O bakış yeni bir umuttu o bakış haydi bir gayret daha göster seni alalım diyordu.

Bir hamle daha yaptı, ustabaşı başka yere bakarken insanların arasından sıyrılarak bindi arabaya. Amerikalı sesinin çıkarmadı ve o günlerde daha yeni kurulan ve sadece çadırlardan ibaret Amerikan Üssüne böyle giriş yapmış oldu. 50’li yıllardı. Emekli oluncaya kadar önce işçilikle başlayan bu süreç dil öğrenme isteğiyle devam etti. Emekli subaydan aldığı birkaç dersle dil öğrenme hevesi pekişti.

Kalem kağıt bulamadığında taşlara yazıyor, kendi kendine kelimeleri tekrar ediyor, dilini geliştirmeye çalışıyordu. Subayların konuşmalarını dinliyor, kelime haznesini geliştiriyordu. Amerikalıların dikkatini çekmeyi başarmıştı ve bir müddet radarda tercümanlık yapmıştı. Eşi de yardım ediyor, gece gündüz çamaşırların ütü ve kolasında eşine yardım ediyordu. Motorpool , İtfaiye bölümlerinde sevk amiri görevlerini başarı ile sürdürdü.

“BENİ DE ALIN” haykırışı, bir motivasyon, özgüven ve hayata bir kafa tutuştu. Diktelerin ve kuralların boyun eğdirdiği bir yaşam içinde, bu dik duruş mücadelesiydi. İtaatkarlık yerine, çalışmak ve sorgulamaktı beni de alın.

Bir oyuncunun, istediği rolü alması yapımcı ve yönetmene; yedek futbolcunun sahaya girmesi antrenöre bağlı olsa da “BENİ DE ALIN” direnişi engelleri yıkacak, hayatın şansını yaratacaktır. Yetenek avcısı ustalar, meslekte başarıyı ölçen uzmanlar, hassas terazili yürekler gerekir bazen.

Beni de alın bireyci bir yaklaşım gibi gözükse de; aradan geçen yıllar genç adama çok şey öğretti. Kendi geçtiği yollardan geçenlerin elinden tuttu hep. Yaşlandığında ve çok ağır hasta olduğunda bile,

“para mı lazım benden de alın” derdi.

Her şey kötü gitse de, ümidimizi kaybetmeyelim ve asla vaz geçmeyelim. Hayaller er ya da geç gerçeğe dönüşür.

Kim bu adam, işte o adam benim babamdı.

ŞGS

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

SİNOP HIZIR İLYAS ZAVİYESİ HAKKINDA

07.08.2022-Prof. Dr. Sadullah GÜLTEN

HIZIR-İLYAS ZAVİYELERİ, AYA YORGİ ve BEKTAŞÎLER
Kastamonu sancağına tabi Sinop’taki Hızır-İlyas zaviyesiyse, Anadolu’nun kuzeydeki en uç noktasında İnceburun’da yer almaktaydı. Zaviye muhtemelen Selçuklular zamanında yapılmış, 1259 yılında Trabzon Rum İmparatoru’nun bölgeyi işgali sırasında yıkılmıştı. Buna rağmen zaviye sonradan yeniden inşa edilmişti (Kuru,2001:45).

Sinop’a uğrayan İbn Batuta’nın verdiği bilgilere göre, zaviye etrafında on bir Rum köyünün bulunduğu, Hızır-İlyas makamının hemen yanındaydı. Tekkede misafirlere ve gelip geçen yolculara yemek verilmekteydi. İbn Batuta’nın ziyareti sırasında Hızır-İlyas’a nispet edilen ve rahiplerin oturduğu bir de manastır yer almaktaydı. Burada bulunan su kaynağının başında yapılan duanın makbul olduğuna
inanılmaktadır (İbn Batuta, 2004:442).

Aynı şekilde Menemen’in, Hızırlık Tepesi isimli yerde bulunan kuyunun suyu da sütü gelmeyen kadınlara içirilmekteydi (Yörükân, 2005:99). Sinop’taki bu zaviye 1574 tarihli evkaf defterine Vakf-ı Hızırlık
olarak kaydedilmiştir. Zaviye Boztepe’de bulunmakta olup, vakıf geliri 100 akçeydi(TD 554:104a).

Sinop’taki gibi deniz kenarında inşa edilen Hızır-İlyas isimli bir diğer zaviye ise
Anadolu’nun güneyinde, Alanya sahilindeydi.

Makalenin tamamı:

A.Yaşar SARIKAYA’NIN konu hakkında 15.12.2020 tarihli yazısı:

 

Etiketler: , , , , , , ,

SİNOP VE BANDIRMA VAPURU

28.07.2022-BİLKE

BİLKE, SİNOP için 18 Mayıs 1919 tarihinin önemini sürekli hatırlatıyor. 2016 HALKBİLİM ÖDÜL TÖRENİMİZ

Alpay TIRIL akademik dalda ödülünü alırken

İsyan Benim Adımdır Kitabı- Ergun HİÇYILMAZ

BÖLÜM:19 Mayıs 1919…

Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıktığı ve Milli Mücadele ışığını yaktığı tarih…

Peki ama bu ışığı kimler yakmıştı? Sadece Bandırma Vapuru ile Samsun’a çıkanlar mı? Kimler Bandırma’ya “Tam Yol” vermişti? Özetle 19 Mayıs’tan önce ve 19 Mayıs’tan sonra neler olmuştu?

Şimdi Bandırma Vapuru nasıl demir almış onu görelim.

Yazı, Harbiye Nezareti’nden Sadaret’e yazılmıştı: İlga edilen Yıldırım Orduları Kumandanı Miralay Mustafa Kemal Paşa Hazretleri, Dokuzuncu Ordu Kıt’aları Müfettişliğine tayin olunmuş ve tayin keyfiyeti padişah huzuruna arz edilmek üzere, Sadaret makamına arz kılınmıştır. Adı geçen zatın emri altında bulunacak olan Üçüncü ve Onbeşinci Kolorduların mıntıkalarını ihtiva eden Sivas, Van, Trabzon, Erzurum vilayetleri ile Samsun Sancağı mülki memurlarının Mustafa Kemal Paşa tarafından yapılacak tebliğleri icra etmelerinin emir buyrulmasını istirham ederim.” (30 Nisan 1919)

Harbiye Nezareti’nin bu yazısı ile Mustafa Kemal Paşa’ya Sivas, Amasya, Tokat, Şebinkarahisar, Van, Hakkari, Trabzon, Dize, Gümüşhane, Samsun, Erzurum, Erzincan, Hınıs ve Şarki Beyazıt sancaklarının bütün askeri ve mülki idaresi tam salahiyetle verilmişti. Sadaretin müspet cevap verdiği bu tezkireden sonra Harbiye nezareti, Erkan-ı Harbiye-i Umumi’ye yaptı tamimde “tayinin aynı gün Zat-ı Şahanenin (Padişahın) irade-i seniyelerine arz kılındığını ve İstanbul’da bulunan Paşa’ya tebliğ edildiğini” bildirmişti.

Harbiye Nazırı Müşir Şakir Paşa ile Sadrazam Damat Ferit Paşa, Mustafa Kemal Paşa’ya vazife ve salahiyetlerini gösteren bir talimat yazısı vereceklerdi. Bu talimat yazısında yukarıdaki sancakların Paşa’nın emrinde olduğu teyit ediliyor, ayrıca Diyarbakır, Mardin, Ankara, Kayseri, Kastamonu, Malatya gibi vilayetlerin Dokuzuncu Ordu Müfettişliği’nin her türlü müracaatına cevap vermesi isteniyordu.

Buraya kadar olan gelişmeler göstermiştir ki, Mustafa Kemal Paşa 9. Ordu müfettişliğine tayin edilmiş ve hem Harbiye Nazırı Şakir Paşa hem de Sadrazam Damat Ferit Paşa’dan salahiyetine dair “talimat tezkiresi” almıştır. Yani Paşa’nın gideceğinden, hem aralarında geçen konuşmadan, hem de verdiği “irade”den dolayı Padişahın haberi vardır. Bu derece geniş ve mühim bölgeler üzerinde o döneme kadar çok az kişiye verilen bu salahiyetle, Harbiye Nezaretine sadece bilgi vermek kaydıyla bütün nezaretlere hitap edebilecekti. Açıkçası Mustafa Kemal Paşa bütün orta, doğu, kuzey ve güneydoğu Anadolu üzerinde muvafık gördüğü işleri yapabilecekti. Padişah’ın bu tayin meselesine irade çıkarması bazı çevrelere göre “lütuf” gibi irdelenmektedir. Bu kadar geniş yetkiye sahip kumandana bu irade hak ettiği için verilmiştir. Ülkeyi düze çıkaracak “tek adam” odur. Önemli olan bu tayinle milli mücadeleyi başlatmaktır. Ve başlatmıştır.

Samsun’a hareket öncesi

Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a hareketinden önceki görüşmelerinde hem silah arkadaşları hem de Sadrazam ve Padişah Vahdettin de vardır. Paşa 15 Mayıs 1919’da Damat Ferit Paşa’nın, Nişantaşı’ndaki evinde kendisine verdiği özel akşam yemeğine, yeni Genelkurmay Başkanı Cevat Paşa ile birlikte katılmıştı. Sadrazam, Mustafa Kemal’in salahiyetlerini hangi ölçüde ve nasıl kullanacağını merak ediyordu. Sadrazamın bu konuda tereddütlerinin olduğu anlaşılıyordu. Mustafa Kemal Paşa, “İngiliz raporlarına göre Samsun ve havalisinde bazı karışıklıklar varmış. Yerinde yapacağım tetkikat ile hallederiz” demişti. Sadrazam bu defa Cevat Paşa’ya dönerek “Siz ne dersiniz?” diyecekti. Cevat Paşa bu soruyu, tereddüdü ortadan kaldırmak gayesiyle şöyle cevaplayacaktır: “Efendim, Paşa tabiî o mıntıkadaki kuvvete kumanda edecek, zaten nerede kuvvet kaldı ki?”

Sabah Genelkurmay Başkanlığı’na giden Paşa, Cevat Çobanlı ve Fevzi Çakmak ile vedalaşmış, oradan Babı-ali’ye geçerek, İzmir’in işgali üzerine toplanan kabinenin, Dahiliye ve Hariciye nazırlarıyla vedalaşmak imkanını bulabilmişti (15 Mayıs 1919).

Padişah’a veda için Yıldız Sarayı’na da giden Mustafa Kemal, bu buluşmayı şöyle anlatacaktı:

“Yıldız Sarayı’nın ufak bir salonunda Padişah’la adeta diz dize denecek kadar yakın oturduk. Sağında, dirseğini dayamış olduğu bir masa ve üstünde bir kitap vardı. Padişah hiç unutmayacağım şu sözlerle konuşmaya başladı: ‘Paşa, Paşa şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin. Bunların hepsi artık bu kitaba girmiştir. Tarihe geçmiştir.’ O zaman bunun bir tarih kitabı olduğunu anladım. Dikkatle ve sükûnla dinliyordum. “Bunları unutun.” dedi. “Asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa, Paşa devleti kurtarabilirsin.” Bu son sözlerden hayrete düştüm. Acaba Vahdettin benimle samimi mi konuşuyor? Kendisine, “Merak buyurmayın efendim. Nokta-i Nazar-ı Şahanenizi anladım. İrade-i seniyeniz olursa hemen hareket edeceğim ve bana emir buyurduklarınızı bir an olsun unutmayacağım.” (İstiklal Savaşı, Ömer Sami Coşar)

Mustafa Kemal Paşa “Muvaffak ol” diyen Padişah’a veda ederek, derhal Şişli’deki evine dönerek hazırlıklarını tamamlayacak, Akaretler’e giderek annesi ile vedalaşacaktır. Hareket saati gelmiştir. (16 Mayıs 1919)

Paşa ve refakatindekiler Galata Rıhtımı’na otomobil ile inmişler ve açıkta demirli bulunan Bandırma Vapuru’na sandalla geçmişlerdi. Önceden kararlaştırıldığı gibi rıhtımda herhangi bir uğurlama merasimi yapılmamıştır. Vapur işgal kuvvetlerinin mutat kontrolü için Kız Kulesi açıklarında demir atmış bir İngiliz binbaşısı komutasındaki heyet tarafından araştırmaya tabi tutulmuştur.

Bandırma Vapuru’nun hareket halinde olduğu tarihte İngilizler 100 kadar asker ve harp malzemesini Samsun’a çıkarmıştı (17 Mayıs 1919).

Bandırma Vapuru önce Sinop’a gelmiş ve Samsun’a karayolu ile geçilmesinin imkanı aranmıştı (18 Mayıs). Ancak güvenlik sebebiyle tekrar vapura dönülecek ve Bandırma, Samsun’a müteveccihen demir atacaktı.

 
Yorum yapın

Yazan: 28 Temmuz 2022 in 18 Mayıs 1919

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

YOK SAYILAN HİKAYELER

20.07.2022- A. Yaşar SARIKAYA

Suyu metre ile, ağırlığı litre ile ölçme alışkanlığımız var mı nedir, ölçemiyoruz bir türlü. Ölçü şaşıyor, tartı tartmıyor. Şöyle bir düşünüyorum da, güneş milyarca yıldır hiç ölçüsünü şaşmadan döngüsünü sürdürüyor.

İnsanoğlu, hep üstün varlık olarak övünür de, bu ölçme işini bir türlü beceremez, ne dersiniz. Üniversite sınavında iyi koşullarda yetişen ve özel ders alan öğrenciyi, çobanlık yaparak sınavlara hazırlananla aynı kefeye koyarız. Sınav sorularını çalanla, çalışarak başaranı da. Böylelikle başarıyı ölçmek şöyle dursun, sistemi üst sınıflara fırsat sunmak için kullanırız.

Nedense, yurdumun göz ardı edilen yaşam kesitleri, gazete sütunlarının kıyısında köşesinde kalmış haberlere benzer. Bürokratın, dizi dizi konvoylarla açılışlara katılması her zaman flaş haber olurken, yanlış uygulamalara kurban edilen insan haberleri unutulur.

Siyasi partilerin, varlıklarını korumak için kıran kırana yaptığı yarışlar da aynı. Gereksiz kavgalar, münazara benzeri tartışmalar ülkeye ve halka bir şey kazandırmadığı halde gündemden düşmez. Ana temadan ayrılmak gibi bir alışkanlığımız var. İşin özü, halkın refah düzeyinin artması olmalıydı. Ana öge HALK, ana tema HALKIN RAFAHI olmalıydı, baskın lider siyaseti yerine.

2016 baskılı kitabımdan bir bölüm sunmak istiyorum. Kahramanı babamın anneden kardeşi olan amcam. O çocukluğumuzda evimize geldiğinde hepimiz bayram ederdik. Alnının teri ile kazanılan bir başarı öyküsüdür hayatı. Yıl 1969, evimizin bahçesi, fotoğrafta amcam ve kardeşlerim. En küçük kardeş henüz dünyaya gelmeden önce.

 
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

GÜNAYDINNNN…!! //Ayşe’ce//

14.07.2022- Ayşe EKŞİ ELMACI

Doğduğum evde güneş denizden doğardı. Şehir ayaklarımızın altında, taa şirin Gerze’sine kadar görünürdü. Rüzgara karşı mavilerin içinde beyaz kelebekler gibi yelkenliler süzülürdü.

Nevzer Yenge inekleri sağmış, Zeki dayım da önüne katmış adaya götürüyor. Biz incir ağacının tepelerinde. Selver anane bağırıyor:

”sabah sabah rüyanızda mı gördünüz incirleri” .

Şimdi önümüzü binalar kapattı. Gökyüzümüzü bile çalıyorlar. Selver ananenin evi çökmüş, tarihi eser diyorlar, ama bakan yok. Bahçeler de yok oldu, iki bina fazla olsun, üç beş dairem daha olsun. Yılların parkı dümdüz olmuş. Benim şehrim, güzelleştirme adına kelaynağa dönmüş.

Baba evinden bir seyreyleyeyim dedim şehrimi, kahve uzatsa alabileceğim mesafede binalar. Küçük bahçemiz de olmasa, dut ağacı dallarını nazlı nazlı sallamasa, taş duvarlara sıkışmış gibi hissedeceğim kendimi. Serin ve güneşsiz Sinop sabahından, GÜNAYDINNNN…!!

11 Temmuz 2022- Ayşe EKŞİ ELMACI

 
Yorum yapın

Yazan: 14 Temmuz 2022 in KONUK YAZARLAR

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

DEĞERLER VE TOPLUMSAL YAPIDA SOSYAL DEĞERLERİNYERİ

05.07.2022- Doç. Dr. Mehmet YAZICI

DEĞER KAVRAMI VE DEĞERLER
Değer ve değerler; hem felsefede hem de başta sosyoloji, psikoloji ve antropoloji olmak üzere
diğer sosyal bilimler literatüründe sıkça tartışılan konulardan biridir. Değerler, üzerinde çok
durulan bir konu olmasına rağmen henüz kavramsal olarak yeterince açıklığa kavuşturulmuş
değildir (Anar, 1983:8; Dilmaç, 2002). Değerlerle ilgili tartışmalar; değerlerin tanımı, kaynağı, relativ mi yoksa mutlak mı oldukları, önem sırası, kim tarafından ve nasıl korunması gerektiği, birey ve toplum yaşamı için önemi ve nihayetinde bireylere değerlerin öğretilmesi, benimsetilmesi
ve içselleştirmeleri amacıyla izlenecek doğru metodun hangisi olduğu vb. konularda devam
etmektedir.

Buna rağmen, yapılan bir araştırmaya göre Milli Eğitim Sistemimizde tarihsel süreç
içerisinde değerlerin öğretim programlarında yeterince yer almadığı sonucuna varılmıştır
(Yaşaroğlu, 2013).
Sosyal bilimlerin sosyal değerlere ilgisi, “birçok sosyal bilimcinin değerlerin insan davranışını
açıklamada temel bir öneme sahip olarak görmelerinden kaynaklanmaktadır. Ayrıca, değerlerin,
araştırmacılara hem birey, hem de grup düzeyinde bilgi sağlayabilen bir kavram olması da söz
konusu ilginin nedenleri arasında sayılabilir (Feather, 1975; Zavalloni, 1980). Değerler konusu
kuramsal yönden olduğu kadar hızla değişen dünya içinde yerini arayan toplumumuzu yakından
ilgilendirmesi açısından da önem taşımaktadır.

Sosyo-ekonomik gelişmelerin kaçınılmaz sonucu (ve, kimi zaman da, aracı) olarak ortaya çıkan yeni toplumsal düzenlemelerin bu türden düzenlemelerle uyumlu olmasıyla yakından ilişkilidir. Bu uygunluk sorunu, toplumsal siyasaların başarı için toplumun iyi tanınmasını, dolayısıyla da değerlerin ayrıntılı bir biçimde incelenmesini gerekli kılmaktadır.” (Kuşdil ve Kağıtçıbaşı, 2000: 60). Bu gerekliliğin bir sonucu olarak “değerler, bireylere olduğu kadar, toplumsal sisteme de mal edilmiştir. Değerler, bireysel değerler,
tutumlar, tercihler ve inançlar çerçevesinde ele alındığı kadar, toplumsal değerler, toplumsal
normlar çerçevesinde de ele alınmıştır.” (Anar, 1983: 9).
Sosyoloji ise, bir taraftan ilgilendiği olguları (sosyal ilişki, norm, kurum, grup vb.) tanımlamada ve açıklamada değerleri de kullanırken, diğer taraftan değerlerin betimlenmesini, meydana
geliş biçimlerini, toplumsal olgu, kuram ve süreçlerle olan etkileşimlerini, tipolojilerini ve bu
tiplerin teşkil ettikleri çeşitli sistemleri, belirli somut durumlarda rastlanan değer çatışmalarını
incelemeyi kendine görev haline getirmiştir (Anar, 1983: 8)

Makalenin tamamını okumak isteyenler için:

https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/157368

foto-indigo dergisi

NOT: Toplumu tanımak, sadece hakkında bilgi toplamak olmamalı. Bilgi hafızası, hiç bir zaman turşu küpü değildir. Bilgi kullanıldıkça yenilenir. Felç geçiren bir yaşlının nöron hücreleri bile egzersizle yenileniyor, buna tanık olan ve uygulayan biri olarak, deneysel çalışmanın doğru yöntem olduğunu vurgulamak istiyorum. Denenmiş ve yarar sağlamamış yöntemleri tekrar kullanma inadında olmak sonuçsuzluğu doğurur. Yaşar SARIKAYA

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

ESKİ SİNOP FOTOĞRAFLARI

03.07.2022-SİNOP BİLKE

KAYNAK: Ç etin KOŞAR, Sait BEYDEŞ VE Y. SARIKAYA ALBÜMÜ

 
Yorum yapın

Yazan: 03 Temmuz 2022 in eski sinop

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

TAYYİP SANDALCI “ANILAR-6-7”

TAYYİP SANDALCI ANILAR -7- BİLKE-29.06.2022

KÖYDEN SİNOPA GÖÇSON BÖLÜM

Önceki bölümlerde bahsettiğim gibi 1969 yılı 24 Temmuz’da Terhis olup önce radara gidip askerliğimin bittiğini işe ihtiyacım olduğunu söyledim. Şu an boş pozisyon yok, biz sana haber veririz demişlerdi, ben de doğru köye gitmiştim, çünkü tam olarak zamanı köyde işler çok yoğundu, köye geldiğimde Sofya’nın hastalığı ilerlemiş idi. O rengi sararmış dişlerinin dibi sararmış cansız bir durumda, üstelik Serap’a hamileydi altı aylık , orak işini bırakıp gitmek cenazeyi ortada bırakıp gitmek gibiydi , şu olarak işi biraz Toparlansaydı Sofya‘yı hemen doktora götürmeliydim. Ben askerdeyken 3-4 ay evvel Sofya’nın babası Gürzüvet’te bir kadın var doktordan daha iyi bilgili, sözlerine istinaden Gürzüvet’e getirmiş, o kadında doktora gitmesi gerektiğini söylemişti. daha sonra Dikmen‘deki abisi koca Âli ile Bafra‘ya doktora göndermişler, dönüşte reçeteyi kaybetmişler oda bir işe yaramamıştı .

Askerlik biteli bir hafta geçmişti, köyde orak tarlasında orak biçiyorduk , Sami eniştem köye geldi, o on yıldan fazla radarda çalışıyordu; radardan beni işe çağırmışlardı, gelsin başlasın demişler eniştem bu haberi vermek için kalkmış köye gelmişti, aynı gün eniştemler orak tarlasından çıktık Sinop’a geldik. En kısa zamanda evraklarını bitir işe başla dediler, bir hafta sonra izin alıp köye gittim Oraklar bitmişti , Sofya’yı alıp köyden ayrılıyordum, ömrümün sonuna kadar unutamayacağım bir ayrılık tablosuydu bu,

Karmaşık bir duyguydu bu aslında, anlatması zor, ayrılık acısı, gelecek korkusu, hastalık ,yoksulluk, sefalet ,umutsuzluk her şey vardı. Karanlığa yürüme, nereden baksan kara bir tablo. Anne baba ve İki çocuğumuzdan birini Şenol’u arkamızda bırakıp çıktık yola; atın bir yanına yarım çuval un diğer yanında azık ve bir de tel süpürgeyi sallaya sallaya düştük yola. Köyden şehre gelirken tel süpürgeyi getirmek sanırım o günün şartlarını anlatmaya yeter, ve bu kare hayatımın sonuna kadar zihnime kazınmış olarak kalacaktır. Ekonomi sıfır, askerden geldim işbaşı yaptım ama henüz maaş alamadım cepte bir şey yok. Köyden verebilecekleri yarım çuval un ve bir tel süpürgeden ibaretti. Sorunların hiçbirisi ötelenecek türden değillerdi. Hemen ev tutulmalı, ev için gerekli zaruri ihtiyaç maddeleri alınmalı, hastalık için doktora gitmeli, ilaç almalıydı. Bunların hiçbirini erteleyemezdik.. Ablamların yanına geldik. Balatlar kilisesi yanında iki katlı eski ahşap konak türü bir bina, ekonomik ömrünü tamamlamış hem şehirden uzak hem de dar gelirli insanların oturabileceği türde bir binaydı. Ahşap duvarların arasında parmak girecek boşluklar vardı, her taraftan rüzgâr girip çıkıyordu, deliklere çaput tıkayarak kapatıyorduk 1-2 ay kadar burada birlikte yaşadık. Ev üstünde ev olmaz derler ya, ev aramaya başladık. Cennet ablayla Ahmet abi’nin evi yakınında bir yer kiraladım, küçük bir mozaik mutfak tezgahı vardı.

İki küçük oda mutfak düz ayak bir yer eviydi, büyükçe bahçesi vardı, bahçede incir üzüm ağaçları vardı

İncedayı mahallesi evleri, deniz manzaralı. Bunları rahmetli Sinop milletvekili Cevdet Kerim İncedayı yaptırmış. 1946 yılında büyük yangında mahallenin tamamı yanmış bunların yerine tek tip dar gelirlilere hitap edecek şekilde bir tür barınma konutları yapılmış. O nedenle mahallenin adını da incedayı mahallesi koymuşlar. Ev tutulmuştu ama kış gelmişti odun kömür soba yok, gerekli zaruri maddelerin hiçbirisi yoktu, ne yatak yorgan, ne çatal kaşık ne de çanak çömlek.

1 kg domates bir ekmek aldık Sofya‘yla oturduk karşılıklı birbirimizin yüzüne bakarak yedik. Böylece tabaksız kaşıksız sofrasız karnımızı doyurduk. Allah rahmet eylesin Ahmet abi soba söndürecek mangal, bir miktar odun kömür alıverdi, onları kurduk ısınmaya çalıştık( Mücadelenin babası, eşi Cennet abla ile dedelerimiz amcazade).

Odunlar önce sobada yakılır ateşleri alınıp söndürülür, sönmüş kömürler daha sonra mantızda yemek pişirmede ya da mangalda odayı ısıtmakta kullanılırdı. Tüp yok, ispirto ocakları vardı, pompalayıp üzerinde çay pişirilirdi.

Bu arada Sofyanın tedavisi devam ediyordu, dispansere her gün gidip iğne yaptırıyorduk, köyün işinden kurtulmuş biraz toparlanmıştı, gerekli eşyalar çatal kaşık tabaktan başlayarak yavaş yavaş aldık. Camlar perde istiyor, gerçi 40 x 50 gibi küçük ölçülerde pencereler vardı, altımıza alacak yatak yok üstümüze örtecek yorgan yok, tek yastığı paylaşırdık. Bazen birimiz kolunu başının altına yastık yapardı.

Bitişik komşumuz deli Cemile vardı, onun kökeni de saray köyünden gelmiş, bize hemşeri yakınlığı gösterdi. Eşi Ömer abi iyi bir insandı, kayığı vardı torunu Erol belediyeden emekli, annesi deli Nuran kendi hallerinde dar gelirli bir aileydi, bize üstümüze örtünün diye yorgana benzer bir şey, birkaç parça tabak çanak gibi şeyler vermişti. Her şeye muhtaçtık, Allah rahmet eylesin.

Burası bizim ailenin ilk eviydi, zaman içinde yavaş yavaş eksikleri tamamlayarak ilerliyorduk. Biraz daha büyükçe bir eve çıkılabilirdik ama büyük ev eşya isterdi. Bizde de hiçbir eşya yoktu, çok fazla kira ödeyecek durumumuz da yoktu. Bir sokak arkada benzer bir evde müzenin karşısından deniz kenarına aşağı inerken, solda küçük bir ev tuttuk, uzun zamandır oturulmamıştı bu evde. Aslında onu da ısıtmak zordu, betonarme muntazam binalar hem az hem de pahalıydı. Eşyalarımızı bir el arabasına doldurup bir evden diğerine taşıdık. Arka sokaktaki yeni tutulan ikinci evin kirası uygun, yine bahçeli bir evdi, bahçeyi elden geçirip biber soğan domates ektik. Soner bu evde doğmuştu, Serap ilk evimizde doğmuştu, yine bu evde benim verem ortaya çıkmıştı. Verem olmak için bütün şartlar mevcut idi, yoksulluk, stres, endişe, zaten askerde Ocak ayında Etimesgut’ta çok soğuk bir gecede nöbet tutarken üşütüp zatürree olmuştum. Ankara’da hava hastanesinde on gün kadar yattım taburcu edildim. Bir akşam 16:24 vardiyasından sonra eve geldim, ani başlayan bir öksürükle ağzımdan dolu dolu kan gelmeye başlamıştı. Sabah doktor Bedri’ye, sonraki günlerde Bafra‘da bir doktor varmış aynası varmış, aynaya sokuyormuş dediler. Tam olarak röntgen denemezdi. Karanlık bir odada bir cihazla bakıyordu. yapılacak iş belliydi, Streptomisin iğne, palto düğmesi büyüklüğünde beyaz haplar, bir de iyi besleneceksin. İki ay rapor alıp gittik köye, bu arada tereyağı, bal yemekten bıkmıştım, tosun gibi kilo aldık, peşinden bir ay daha istirahat derken durumu toparlamıştım. Son bahar doğru Sinop’a döndük, Ünal okuluna, ben işime başlamıştım, bu evi ısıtmak çok zordu, rüzgâr estiği zaman alttan gelen rüzgâr tahtaların arasından üstteki kilimleri havaya kaldırıyordu, üzerine ağırlık koyarak kilimlerin havaya kalkmasını önlüyorduk, fakat bahçe güzel olmuştu, kocaman iki tane de dut ağacı vardı, ortasında yazın çocuklara salıncak kurardık.

Bu yeni taşındığımız evde , metruk bir yerdi eski bir yapıydı. Ucuz ve müstakil diye tutmuştuk burayı. Daha sonra buradan büyük caminin arkasına İcracının evine taşınmıştık. Burada eski bir yapıydı ama nispeten öncekilere göre daha iyi durumda idi . 2- 3 tane odası vardı, arkada geniş bir bahçe, burayı Isıtmak da çok kolay değildi. Bir kış sezonunda bir kamyon odun yakmıştık, Beton binalar yeni binalar az bulunuyordu, hem de kiraları pahalı idi. Yıl 1972 hastalıklar atlatılmış yavaş yavaş her şey yoluna giriyordu. 1973 yılında iş yerimde şirket değişmiş, işçiler tazminat almıştı. radarda 5:10 yılda bir Amerikalı işveren şirket değişir işçiler tazminatlarını alıp yine işlerine devam ederlerdi,

25 yıl boyunca ben böyle üç kez tazminat almıştım.. 1973 de Tumpane Comp şirketi kontratı alamamış onun yerine Boeing Services İnt. İnc. Şirketi gelmişti. Bizim tazminatlar ödendi ,herkes yine işine devam etti. Bu parayla bugünkü yüksek kaldırımdaki evin arsasını aldık, aslında paramız yetmiyordu arsayı almak için, köyde ve Sinop’ta ne kadar çevremiz varsa hepsinden borç para aldık, borç aldığımız insanların sayısı 15, 20 kişi vardı.

Büyük caminin arkasında Kuru Sokaktaki bu evde unutulmayan bir anım daha vardı. Onu atlamak mümkün değil. 1973 bir gün bir baktık annem Zülfiye, Şenol karşımıza çıkıverdiler. Babamla tartışmışlar, babamı köyde yalnız bırakıp Sinop’a gelmişlerdi. Fahri İstanbul’daydı, Şenol da köyde okula başlamıştı. Babam köyde yalnız kalmıştı. Okullarda açılmıştı Şenol’u bizimle getirmemiştik, annemleri yalnız bırakmayalım diye köyde bırakmıştık. O yıl köyde okula gidecekti. Ama şimdi Sinop’a gelmişti nasıl olsa, hemen Cumhuriyet okuluna kaydını yaptırdım. Bir hayli zorlanmıştı aslında köyden gelip şehirdeki okula uyum sağlamak kolay olmamıştı. Bu arada birkaç gün geçmiş annemin öfkesi dinmiş biraz kızgınlığı geçmiştir, derken bir gün banyo yaparken banyo kazanından taze kor halinde ateşi alıp ısınma amaçlı mangala koymuşlar. Karbon monoksit zehirlenmesi olmuşlar banyoda. Zülfüye’nin durumu iyiydi fakat annem baya ciddi şekilde zorlanmıştı doktor Bedri Oral’ı yalvar yakar eve getirebilmiştim. Serumlar takıldı kısa bir sürede atlattık ama çok korkmuştum. Annemi erken yaşta kaybetmekten. Birkaç gün sonra annemle Zülfiye’yi köye götürüp bırakmıştım. Bu arada evin arsasını 16 milyon ödeyerek almıştık(1972). Aslında bir hayli zorlanmıştık, ancak farklı bir duyguydu. Sinop’tan arsa almak, ailenin ikameti Dudaş’tan Sinop’a taşınacaktı. Bir adresimiz olacaktı Sinop’ta, bu bir sınıf atlama, sosyal bir aşama idi. Bu değişim İsmail dedemin bir asır Önce Dudaş’tan İstanbul’a gidip Unkapanı’nda ev alması gibi bir şeydi benim için. Hani tarih tekerrürden ibarettir derler ya, ancak dedemin İstanbul’a yerleşme İstanbullu olma planı o günün zor koşullarında savaş ve salgın hastalıklar nedeniyle gerçekleşmemiş hüsranla bitmişti. Bizimkinin ne olacağını kim bilebilir ki, kader ağını nasıl örerse öyle olur, elbette her şeyin bir sonu olacaktır.

Nihayet 1977 yılında İnşaata başladık ve 1978 Mayıs gibi kendi evimize taşındık. Farklı bir duyguydu insanın 30 yaşında dört çocukla kendi evine taşınması, yorgunluk bitkinlik ekonomik sıkıntılar borçlar vardı, ama olsun mutluluktan uyuyamıyorduk geceleri.

İlk orta lise dört çocuğun dördü de çeşitli sınıflarda okuyorlardı. Her biri ayrı bir mutluluk kaynağımız yaşam sevincimizdi. Bazen onu çok seviyorsun, beni az seviyorsun gibi tatlı diyaloglar olurdu çocuklarla aramızda, dengeyi korumak pek kolay olmazdı. Binanın zemin katını iskelet olarak boş bıraktık, birinci katı tamamlayıp oraya taşındık. Altı boş, üstünde çatı yok, böyle bir daireydi, ama olsun sonuçta kendi evimizdi. O zamanlar balkona oturunca iskele ve iskeleye gelen haftada iki gün gemiler vardı yolcu gemileri, onları izlerdik çay eşliğinde. Çok güzel komşuluklarımız olmuştu bu mahallede; mesela sağdaki binada Feridun abimiz İlknur yengemiz vardı, emekli denizci Astsubay Karamürsel‘den gelmiş radarda itfaiye ekip şefi idiler, uzun yıllar bunlarla komşuluk yaptık. Buradaki evler hemen hemen aynı yıllarda yapılmıştır.1975 ile 80 yılları arasında. Doktor Rızanur hatıralarında bu mahallenin Rum mahallesi olduğunu, hiç Türk yaşamadığını anlatır ve devamında tek başımıza bu mahalleden geçemezdik, köpekler yabancılara saldırır, o nedenle bir kaç arkadaş bir araya gelirdik öyle gezmeye giderdik der. Bu mahallelere daha sonra çeşitli tarihlerde toplu mübadele yapılarak Bulgaristan ve Yunanistan’dan gelen muhacirler, giden Rumların yerine yerleştirilmiş bu nedenle asıl adı Kefevi mahallesi fakat pratikte Rum, muhacir mahallesi olarak geçiyor. Ben evin arsasını İhsan Günal’dan aldım, keresteci ihsan derlerdi , demir çimento satardı tuzcular caddesinde. Babalarına ait bir yer olduğunu, yangında evlerinin yandığını, ondan sonra boş kaldığını söylemişti. Binalar ahşap olduğu için en büyük felaket yangın, yangınlarda evler sık sık kaybolur yanar gidermiş. Benim evin bulunduğu yerde ön cepheyle arka cephenin arasında 6 metre kot farkı vardır, bu toprağı o zaman buradan kaldırıp burayı yol seviyesine indirmek hiç de kolay olmadı, o yıllarda kepçe kamyon gibi ekipmanları temin etmek zor ve çok pahalı idi. Ekipmanlardan az da olsa faydalanmıştık. Radardan aldığımız kamyon ve kepçeyle hafriyatı yapmıştık. Evimizin üzerinde çatı yok ama çardak ve üzerinde üzüm asmamız vardı, arka bahçede her türlü sebze yetiştiriyorduk, üzüm çardağı ve ceviz ağaçları vardı, nar ağacı Rumlardan kalmaydı halen yaşatıyoruz onu.

Acı tatlı hayatımızda yer alan önemli olaylar yaşandı bu evde. Soner’in sünnet düğünü , Serap’ın ve şenol un evlenmeleri, hepsi burada , bu binada yaşandı. Ne ayrılıklar ne mutluluklar ne acılar yaşanmıştı bu daire de, sadece mutluluklarla bezenmiş bir hayat olmadığı için acılar kederler de beraberinde yaşandı bu binada.

7 Ocak 1983 saat 17:30 gibi akşamla yatsı arası kaybetmiştim anacığım bu dairede. Temmuz 1982’de hastalanarak köyü bıraktı İstanbul’a götürdük Zülfüye’nin yanına , o zaman Zülfiye eşinden boşanmamıştı. Eşi de kendisi de çok ilgilenmişlerdir annemle, şimdi eşi vefat etti. Allah rahmet eylesin ve daha sonraki yıllarda zülfiye de eşinden ayrıldı. Bir kaç hastaneye götürdük, daha sonra Cerrahpaşa tıp fakültesinde anneme Pankreas kanseri demişlerdi. Kasım 1982’de cerrahi müdahalede bulunuldu bir şey yapılamaz dendi, Kasım veya aralık ayıydı gemiyle Sinop’a getirdim önce Zülfinaz ablamın evine yatırdık, bir hafta sonra benim eve aldım ve nihayet yedi ocak 83’te kaybettik, Allah rahmet eylesin.

Annemin vefatından sonra babam köyü bıraktı, hep bizimle oldu. Altı ay bir yıl kadar İstanbul’da Zülfiye ile Fahrinin yanında kaldı, onun dışında Sinop’ta hep beraber yaşadık.

18 Haz. 2000 de barsak yapışması sonucu 19 mayıs Tıp a kaldırdık orada yapılan cerrahi müdahalede 21 haziranda masada kaybettik. Böylece annem 70 ine girmeden, babamı da 89 yaşında kaybetmiş olduk. Bir başka erken kaybımız Hacer ablam; 1998 de beyindeki tümör ameliyatı için Şişli Etfal hastanesine yatırdık, ameliyat sonrası 16 gün yaşam destek ünitesi ne bağlı kaldıktan sonra beyin ölümü gerçekleşmişti, onu da erken kaybetmiş olduk. Daha sonra 2016 Ağustos ayında büyük ablam Zülfinaz’ı akciğer kanserinden 79 yaşında kaybettik..

ÇALIŞMA YAŞAMIM

Daha önce bahsettiğim gibi Haziran 1966’da oteldeki resepsiyon memurluğundan Amerikan radarına girdim, girişim çok kolay olmuştu. Birkaç ay iki işi bir yürüttüm hem otelde hem de radardaki işime devam ettim, bu arada atladığım bir şeyi hatırladım turist otelden önce birkaç ay Kaptanoğlu Palas‘ta, bugünkü meydan kapıda bankaların bulunduğu binanın olduğu yerdeki kaptan oğluna ait otelde , otel katipliği yapmıştım. Aynı dönemde İngilizce kursu da devam ediyordu. Bu dönemde artık ağır amelelik işleri yoktu. otelde 8-10 odanın kömür sobalarının her sabah külleri alınıp tekrar yakılırdı. Bu otel o zaman Sinop’un en lüks oteliydi , daha turist otel inşaat halindeydi, radarda görevli bir grup İngiliz 15:20 kişi NBC nükleer biyolojik kimyasal Türk İngiliz Amerikan üçlü anlaşması kapsamında görev yapıyorlardı . Bunların adanın sonunda sis düdüğüne yakın bir yerde İngiliz radarı denen siteleri vardı. bu otelde kalıyorlardı. Daha sonra turist TOLEYİS otel açılınca oraya taşındılar. onlarla İngilizce pratik yapmam da iyi oluyordu, gece caddeler boşken bisiklet öğrenmeye çalışıyordum, İngilizler yardım ederdi. Ama o dönem öğrenemedim bisiklet binmeyi. Daha sonra Akliman’da yazlığımızda 2000’li yıllarda öğrendim. Komşulardan biri beni bisiklet çalışırken görünce Tayyip abi acele etme daha yaşın genç öğrenirsin demişti. En sonunda bisiklet binmeyi öğrenmiştim altmışlı yaşlarımda ondan beri de hayatımın sonuna kadar en sevdiğim spor olarak kalacaktı yaşam boyu. Yaz kış fırsat bulduğumda, on kilometrelik bir rotam var, yazlıktan Dibekli altı, Ayancık Yolu, Erfelek kavşağı , Cezaevi, Havaalanının başı, dönüp daireyi kapatıyordum. Yaklaşık45-60 dakikada tamamlardım bu parkuru, ayrıca 2010’lara kadar yazları her sabah sahilde yalı yalı çıplak ayakla beş 6 km koşardım. Biz yine esas konumuza, iş yaşamımıza dönelim. Radardaki askere gitmeden önce ilk yılım öğrenme yılı idi, her ne kadar kurslardan İngilizcemin teorik olarak yazma, cümle kurma ,temelleri iyi olsa da pratiğim, kulak alışkanlığım çok eksikti, ilk gittiğim gün bana burada bir hemşehrin var , o da Tilkilikli demişlerdi. Cafer Sarıkaya abiyle tanışmıştım, bayağı kıdemliydi, Allah rahmet eylesin bu satırları yazarken o doksanlı yaşlarında rahmetli oldu. Bana çok yardımcı olmuştu , aslında onun yaşam çizgisi de benimki gibi bir takım zorluklardan geçerek oralara ulaşmıştı, erken yaşta ceketini alıp çıkmış köyden , amelelik fırıncılık derken radara girebilmişti .

Askerden sonra radara girişimde etken olan güzel bir tesadüf var şöyle:

Askerden izinli geldim izin sonu askere dönüyorum Ağustos 1968 dikmenden Gerzeye , Bafra‘ya sabah erkenden birer minibüs kalkar , onlara yetiştin yetiştin yetişemedin ertesi günün sabahına kadar bir daha araba bulma şansın yok, ya da makasa kadar yürüyüp otostop çekeceksin, o nedenle bizim köyden Dikmene gelmek ayrı bir macera idi. Dolmuşları yakalayabilmek için sabah olmadan karanlıkta yola koyulmuştum , benim izin dönüşü de böyle olmuştu, sabaha bilmem ne kadar kala karanlıkta sevdiklerimle vedalaşıp ayrıldım köyden, henüz sabah olmamıştı alaca karanlıkta dikmene bir 2 km kala ne göreyim küçük bir Amerikan arabası scout yolda mahsur kalmış, içinde iki kişi uyuyor, bu araba benim iyi bildiğim bir arabaydı, gece vardiyalarında bu arabayla direksiyon çalışması yapardım, askere gitmeden ehliyet almaya çalışmış alamamıştım. Yazılıları bir gün bir girişte en yüksek puanla geçmiştim, direksiyona bir kez girdim kazanamadım ondan sonra askere gittim; radarda Çalıştıklarımı bildikleri için viski sigara beklemişlerdi ben de böyle bir eylem içine girmedim , o nedenle ehliyette alamamıştım konuyu değiştirmeyelim, o gün ani bir yaz yağmuru yağmış sel yolu yıkmuş , araba derenin kıyısında kalmıştı, Sinop’tan gelecek kurtarıcı bekliyordu. arabanın camını tıklayarak içindekileri uyandırdım, içindekiler biri Türk biri Amerikalı iki kişiydiler , önce kendimi tanıttım, arabayı tanidigimi, askere gitmeden geçen yıl radarda dispatcher olarak çalıştığımı söyledim. Amerikalı radara benden sonra gelmişti , tanışmıyorduk . Motor pool süpervizörü olarak gelmiş , yani benim çalıştığım yerin amiri pozisyonunda idi. yapabileceğim bir şey var mı diye sordum, sırtımdaki çantadan bir de yufka ekmek katlama çıkardım, bunu bana anam azık yaptı dedim. Ava gelmişlerdi , dönüşte sel yolu almış , mahsur kalmışlardı. İyi bir tesadüf, iyi bir yatırım olmuştu benim adıma. Askerlik dönüşü işe girişimde bu tesadüf çok işe yaramıştı. Mr Inmon beni ofisine daktilografi olarak almıştı. Askerlikte on parmak daktilo öğrenmiştim. O yıllarda her şeyi manuel daktiloyla oluyordu, brother, IBM hatırımda kalan daktilo markaları. Bir yıl kadar daktilografi olarak çalıştıktan sonra ertesi yıl eski işimde pozisyon boşanmıştı, tekrar dispatcher , araç sevk memuru, tercüman olarak olarak başladım ,iki yıl kadar burada çalıştım. Aslında bu vardiya 16:24 vardiyası en çok sevdiğim vardiyaydı, hem sakin olduğu için lise derslerine çalışıyordum , hem de ertesi gün saat 16:00’ya kadar gündüzden de istifade ediyordum, o nedenle Bu vardiya benim favorimdi.

1973 yılında şirket değişikliği olmuştu, Tumpane co inc. Contract ı kaybetmiş, onun yerine Boring serv. İnt. İnc. gelmişti. Bu arada benim iş yerimde değişmişti , motorlu araçlar bölümünden mühendislik bölümüne, servis call Clerk , iş talep kayıt katibi pozisyonuna atadılar, iki yıl sonraReal property demirbaş memuru , 2-3 yıl sonra maliyet muhasebecisi, daha sonra bulunduğum bölümün şefi Hasan Güdükoğlu emekli olmuş, onun yerini almıştım . Peş peşe gelen bu pozisyon değişikliklerinde her defasında zam alarak ücretim iyi bir duruma gelmişti, chief production kontrol ya da iş emirleri amiri benim pozisyonun adı idi, hem ücret olarak hem de pozisyon olarak Türk personelinin yükselebileceği en son pozisyondu. 12 yıl kadar bu pozisyonda çalıştıktan sonra 1993’te radarın kapanması ile ben de emekli olarak Sinop’ta yaşamıma başladım. Annemin vefat ettiği yıla kadar köyün yükü hep sırtımda idi her yıl okul kapanınca Sofya’yı ve çocukları haziran gibi önden gönderirim kendim de 15 Temmuz 15 Ağustos gibi yıllık iznimi alıp köye giderdik. Bu takvim hiç değişmedi, köyden ayrıldığımız 1970’ten başlayıp ta ki annemin vefat yılı olan 1983’e kadar hep böyle devam etti. Zaman zaman Sofya ve çocuklar isyan ederdi, neden hep tatilimizi köyde geçiriyoruz, bizim gezme eğlenme hakkımız yok mu derlerdi. Köyde her yaştaki çocuğa yapacak iş vardı, hayvan otlatmak , sığır için ayrı , manda için ayrı, çoban lazım, ev ve tarla işleri gibi herkesin yaşına göre yapacağı bir iş vardı. Haklıydılar aslında, neden onlarda diğer arkadaşları gibi tatilde ebeveynleri ile birlikte tatile gitmesinler ya da Sinop’un güzel denizinden faydalanmasınlar , ancak bir tarafta okulun kapanmasını iple çeken annem babam, diğer tarafta tatil yapmak isteyen çocuklarım, tam anlamıyla iki ara bir deredeydim. Vicdanım yaşlı anne babadan yana emrediyordu. Başından sonundan çocuklara da hak veriyordum. Sinop’ta geçirecekleri zamanı ayırarak dengeyi korumaya çalışıyordum. Önemli olan gerçekten yardıma ihtiyacı olan anne babamın imdadına koşmaktı, bu konuda eşim ve çocuklarım sonraki yıllarda konu açıldığı zaman yaşam boyu hep beni eleştireceklerdi. Yapacak bir şey yoktu , o günün koşulları onu gerektiriyordu, o insanlar neler yaşamıştı neler, bugünkü çekirdek aileyi meydana getirene kadar açlık , yetimlik , Öksüzlük, salgın hastalıklar vs bizim yaptıklarımızın onların çektikleri yanında lafı bile olamazdı.

Diğer taraftan iş yerinde de her yıl orak zamanı izin almak sıkıntı yaratıyordu; şöyle ki Sinop’un yaz mevsiminin en güzel günleri 15Temmuz 15 Ağustos tarihleri arasıdır, bu tarihler aynı zamanda orak biçme zamanına denk gelmektedir, çalıştığımız bölümde 5-6 kişi idik, yönetmeliğe göre izinler dönerli , ya da anlaşmalı , değiştirilerek yapılırdı. benim iznim de ne yaptığımı bildikleri için, her yıl bana orak zamanı izin verilirdi, ama sitem etmekten de geri kalmazlardı , bıktık senin otundan orağından derlerdi. Haklıydılar ekonomik durumları müsaitti, neden istedikleri gibi tatil yapmasınlar Dudaş’ın otundan uğrağından onlara neydi. Ama, Allah razı olsun ,hep anlayış göstermişlerdi, aynı anlayışı Ankara’ya sınavlara gittiğim yıllarda da göstermişlerdi 2-3 yıl sınav zamanları bazen haftada iki kez Ankara’ya gittiğim olurdu yıllarca idari izinle idare ettiler.

ANILAR 6

07.06.2022-BİLKE

6 gün oldu seni toprağa vereli. Çocukların, torunların, yeğenlerin ve eşin sensiz kaldılar. Anıların, şimdi eskisinden daha çok değer kazandı. Sözcükler, yazarken taşıdığın ruh halini yansıtıyor. Ölmeden önce, anılarını bana bırakarak sorumluluk yükledin Ağabey. İşte dünya hayatı, doğar- büyür- gidersin. Ne mutlu hayatının her anını senin gibi artı değerlerle dolduranlara.

Yeğenin buldu beni, mesajlaştık. “Meslek sahibi oldum, beni dayım okuttu” dedi. Annem, “boylu poslu Tayyip, ablam demeden konuşmazdın, seni de mi toprağa verdik” diye ağladı. Babam yaşasaydı, sanırım o da hüngür hüngür ağlardı. Babamla aynı yollardan geçmişsiniz, askerde o da muhabereci imiş. Yaşamınız tam bir film senaryosu olur.

Yazdıkların, toplum aydınlanmasında, kent- köy kültürleri konusunda gelecek nesillere sosyolojik bir kaynak olacak. Siyaset arenasının, bu gün yaptığı yanlışlarını görebileceği bir ayna.

Saygı değer komşumuz, baba dostu, kıymetli ağabeyim, sen yazılarında yaşayacaksın. Ben de paylaşmaya devam edeceğim. Ruhun ŞAD, mekanın NUR olsun…Yaşar SARIKAYA

Anne tarafından 120-130 yıl (annemin annesinin babası Hasan Kalfa 1850-1880 arası İstanbul’ dan köye 9 katırla zengın bır dönüş yapar.( halen kullandıgımız bakır eşyaların bır cogu Hasan kalfaya aıttı,) kendisi oldukca zengın ama Emıne (annemin nenesi) neneme gore yaslı ama zengın bır adammıs aradaki yaş farkına ragmen evlenmışlerdi. Bu evlılıkten annemın annesı Hacer doğmus, Hacer Azız le evlenmış, kendısı Canakkale savasına gıdıp donmeyecek,esı Hacer de 20yaslarında ılk cocugu olan annemı dogurup verem hastalıgına yakalanarak 20 yaslarında vefat edecekti.

Annemden kucuk bır anekdot: “Annem 2-3 yaslarında ımıs, annesının nerede oldugunu soranlara elıne aldıgı kucuk bır calı parcası ıle yerı kazarak boyle gomduler annemı dermıs.

Annemle babam amca çocuklarıdır. Kuzundayı Mehmetin 3 oğlu, bir kızı vardır: yaş sırasıyle : İsmail(babamın babası),Ahmet (çakır Ahmet dedem,cocuğu yok) ve Aziz dedem(annemin babası. Tek kız olan Havva Pehlivanın Nuri ile evlenir,3 oğul (Rıza,Mevlüt,İsmail) ikide kızı olur(sıdıka,Fatma) Fatma ,halam oğlu Salih Ermişle evlenir.

Annem ve babam her ikisi de yetımdırler. Babamın babası 3-4 yaşındayken vefat eder İstanbulda (1331). Annem ıse hem babadan hem anadan yetimdir. Aziz dedem Çanakkale savaşına gider dönmez.Eşi Hacer anneme hamiledir, annem 2 – 3 yaşındayken annesi Hacer de ince hastalıktan ölür.

Çakır Ahmet dedem ailenin tek erkeğidir. Sorumluluğu çoktur tıpkı Atatürk 25 Mayıs1919 da Samsundan Havzaya giderken küçük tarlasında çift süren bir köylüye:

Efendi düşman Samsuna çıkarma yapacak buraları işgal edecek. Sense sakin sakin çift sürüyorsun” der, köylü dönüp“ paşa paşa der sen ne diyorsun biz 2 kardeştik 3 de oğul vardı, Yemen’de Kafkaslar’da Çanakkale’de hepsi gitti bir ben kaldım ben de yarımım. Evde 8 yetim üç dul karı var hepsi bu sabanın ucuna bakar. Şimdi benim vatanımda yurdumda aha bu tarlanın ucu, düşman oraya gelmeyince benden fayda yok” der.

Ben Çakırdedemin durumunu tıpkı bu adama benzetirim. Evde iki dul 4 yetim vardır. Annem babam ve iki halalarım Saide ve Binnaz, dedem bu nedenle zaman zaman askerden kurtulmanın yollarını aramış ama pek basarılı olamamıs. Babasının (kuzundayı) gözleri amadır, hep dua edermiş oğlum gelsin de canımı öyle al diye Saide halam gözleri görmeyen Kuzundayı dedesının ellerınden tutup gezdırırmıs. Duası kabul olmus olacak kı dedem babasının ölümünden cok kısa bir süre once eve gelır ve babası vefat eder.

Bu yıllar Kırım, Balkan, Kafkas Çanakkale ve Kurtuluş Savaşları peş peşe bitmek bilmeyen savaşlardır. Herkes askerlıkten kurtulmanın yollarını arar. Kimse can güvenliği ve sağlık sorunlarından dolayı toprağı işleyemez, Havva nenem öküz ile eşeği eşleyip nasıl çift sürdüğünü kıtlık yıllarını nasıl atlattıklarını ağlayarak anlatırdı. Kısacası bu yıllar Anadolu topraklarının yakın tarihlerde gecırdıgı en kotu gunlerdır.

Burada bıraz Çakır Dedemi tasvir etmeye çalışayım. Çakır dede uzun iri yapılıca, güler yüzlü, neşeli, hoş sohbet kimseyi kırmayan beyaz sakallı noel baba gibi, aynı zamanda pehlivan hem eski hem yeni Türkce bilir. Yeni Türkce’yi askerde öğrenmıştir. Askerliğini jandarma karakol çavuşu olarak yapmıştır. Çok güzel sesi vardır kıraeti kahir denen hüzzama benzer bir makam ile çok iyi kuran okur, dınleyenler ağlardı. Aynı zamanda çok iyi bir dua ve mevlüthan idi. İnsanları kıramazdı gelip muska yazdıranlar ve hastalarına okutanlar çok olurdu. Bir kaç donem muhtarlık yapmıştı. Çalışkandı, hayatı severdi pipo içerdi, yaşamının sonuna kadar da içti. iki evlilik yapmıştı ikisinin adı da Havva idi, hiç birbirlerini kıskanmazlardı çok iyi geçinirlerdi ,birisi şekercinin İzzet’in kızı, Kadir hoca İbrahim’in kız kardeşi yani Şuayıp, Mahmut ve Mevlüt’ün halaları, diğeri ise Usta köyünden amcası bekçinin kızı Havva idi. İkisinden de çocuğu olmamış. O nedenle annemle babama öz evlat, bizlere de öz torunundan daha iyi ilgilendiler.

Baba tarafından Ismaıl dedem ıse Istanbul’da Unkapanın’da evı varmıs daha sonra yanan evın arsasını Kuzuboğ satıp parasını dedeme göndermıs, gelen parayla bir at heybesı alınmış, ayrıca daha sonra elıme gecen bır belgedende anlasıldıgına gore İsmail dedem birinden yer almıs. Bu belgede dedemın ıkametının Unkapanında” beylık ahuru”,meslegı de” arabacı başı” olarak gecıyor. Yıne babamdan ve halamdan dınledıgıme gore : Ismaıl dedem, babam ve halalarımı (saıde ve Bınnaz halalar)3-4 yaslarındayken alıp koye getırıp bırakır kendısı Istanbul’a döner oradan cepheye gider, askerden hastalanıp tebdil hava ile yani hasta raporlu istanbul’a doner ve orada vefat eder.

Takrıben 1915-1916. Yıne babamların Istanbul’dan koye donusu ıle ılgılı bır anektot:”Hayrıye ebem(babamın annesı) 3 cocuk kendısının babam,ve ıkı halalarım bırde annem 4 yetımle yoksul erkeksız savas yıllrında zor yasamını surdururken Bınnaz halamı cocuk yaslarda (10-15) ıken Gerzeye gelıp gıderken yolda konakladıkları bır tanış evı olan Gerdeme köyünden kör Kazımlara bogaz tokluguna bırakır. Halamı buyutup daha sonra evın bekar kör oglu ıle evlendırırler.20-25 yaslarında ıken vereme yakalanıp vefat eder

1972 yılında Kefevi Yüksekkaldırımda bir arsa aldım. Yüksekkaldırım sokaktaki bu arsanın alınmasıyle yaklasık bır asırdır(benim bilebidiğim kadarı) yoksulluk, öksüzlük, öy yaşamına ve eğitimsizliğe mahkum olmuş bir ailenin kaderi değişmeye, çark tersine dönmeye başlayacaktı.

Ailenin şehirli olabilmesi, çocuklarımın şehirde eğitim ve ikametlerini sürdürebilecekleri bir mekanı oluşturacak olan arsa, şehırde okula gıdebılmelerı,benım çalısırken dısardan devam ettığım eğitimim azda olsa bildğim İngilizce, guvenlı olmasada bir işimin oluşu tutunma noktalarını sağlamlaştırmış modern aılenın temellerı atılmıstı.

Ne var ki ailenın tümünü köyden kurtaramadım,annem babam köyde yalnız kalmışlardı.Önce kardeşim Fahri daha sonrada kız kardesim Zülfiye ilerlemiş yaşıyle (28gıbı) 1976 de karşısına çıkan Metin Dogantuğ ıle evlenir. Bu evlılıkten Meral ve Zühal doğar(daha sonra 2005 lerde eşinden ayrılır kızlarıyle yaşamını sürdürür.).

Kardeşlerim Fahri ve Zülfıye’nın evlenerek koyden ayrılmasıyle annem babam köyde yalnızdırlar, Annem gelmek ister, fakat babam köyden ayrılmak istemez taki 1982 de annemin pankreas kanserine yakalanarak köyü bırakması ile babamın da köy mücadelesi bitmiş olur.

Babam annemın vefatı ıle yanıma geldı 2001 de vefat edinceye kadar yanımda kaldı (belki bir yıl İstanbul’da kardeşlerimin yanında (daha çok Zülfiyede) birkaç ayda ablamın yanında kaldı bunun dışında hep birlikte yaşadık, ilerde yeri gelince bahsedeceğim. Yaklaşık 18 yıl babamla birlikte oturduk keşke bir o kadar daha birlikte olabilseydik. Bu arada babam ve annemle ilgili olarak Zülfıye’nin yardımlarını da göz ardı etmek mümkün değil. Özellikle annemin hastalığında bakımı hep onun sırtındaydı.

Babam, hiç ele düşmedi desem yanlış olmaz.3 gün gibi kısa bir sürede hastalanıp vefat etti. Barsak yapışması oldu. Samsun Tıp fakültesine götürdük, acil ameliyata alındı, maalesef masadan kalkamadı.

20 Haziran 2000 de 89 yaşında hakkın rahmetine kavuştu. Babam az konuşan, kimseyi eleştirmeyen oldukça sakin yapılı çok az sinirlenen yediğini içtiğini hesaplı ve sabırlı yapabilen işini yavaş ama iyi yapan bir insandı.

İsmail dedemden az da olsa bahsettik ama onun eşi yani babamın annesi Hayriye hanımdan hiç bahsetmedik. Hayriye hanım evde dikiş diker, kocası İsmail dede Unkapanı beylik ahurda arabacı başı Sandalcıoğlu İsmail Ağa’dır. İsmail Ağa savaşa gitmeden önce 3 çocukla eşi Hayriye hanımı(Kuzalan koyünden Hamitin kızı) köye bırakıp gider. Çanakkale savaşında hastalanıp tebdil-i hava ile İstanbul’da Unkapanı’ndaki 4 katlı evine döner . Kısa süre sonra da vefat eder. Mezarının nerede olduğu bilinmemekle beraber, Ortaköy’de Yahya efendi türbesinin yanındaki mezarlıkta olduğu söylenir (kaynak Salih Ermiş o da pehlivanın Rıza dan duymuş babam oraya gidip mezar ziyareti yaparmış.)

Hayriye hanım bir süre sonra aklını yitirir. Ablamın Havva nenemden duyduğu bir anekdot; “Hayriye hanım aşağı köyden pınardan güğümü doldurup başının üzerinde ezgiler söyleyerek su taşır getirdiği suyu “Ahmet le İsmailim susamış su isterler” deyip suyu yere boşaltır, su taşırken:

“Unkapanı dönüm dönüm

Gelin dostlar halimi görün” diyerek ezgiler söylermiş. Eşi ölmüş, Un kapanındaki 4 katlı evi yanmış, üç çocukla kıtlık ve sefalet içinde Dudaş köyünde yaşam mücadelesi vermiş.

Babamdan duyduğum bir anı: İsmail dedem savaşa giderken Hayriye hanım eşini uğurlamak için çocuklarını da yanına alıp beş çamlara (köyün tepesi yayla) kadar çıkar İsmail ağa bir müddet uzaklaşınca geri dönüp seslenir “ Hayriye, tavanda bir davul gönü vardı çocuklar yalın ayak gezmesin çarık diktir” der. Babam bunu çok iyi hatırlardı ve anasının sırtında olduğunu bu tabloyu hiç unutamadığını kendisinde derin iz bıraktığını söyler ve her anlatışında gözlerinden yaşlar akardı.

Kurs yavaş yavaş yoluna giriyordu. Ancak bu işin bir de ekonomik boyutu vardı, çalışmak para kazanmak gerekiyordu. Ablamlarla birlikte onların yanında kalıyordum ekonomik katkıda bulunmam gerekiyordu. O yıllarda her iş insan gücüyle oluyordu, bütün inşaat ve hafriyat işleri hep kas gücüyle yapılıyordu. Amelelik yapmaya başladım. İş seçmiyordum ne bulursam koşuyordum. Kum çakıl yükleme boşaltma iskeleden gemilerden Çimento, demir boşaltma kosterlere gemilere tomruk yükleme ne bulursan her işi yapıyordum. Gündüzleri pek vaktim yoktu gece tuvalet için uyandığımda baş ucumdaki gaz lambasını açıp kitabıma göz atar bir süre okuyup tekrar uyurdum. Boş vakitlerimde küçük fişlere bir tarafında İngilizce bir tarafını Türkçe yazar cebime koyardım. Kazma kürek çalışırken arada bir cebime elimi atıp bir fiş şifalartır İngilizcesini ve Türkçesini bakıp tekrar diğer cebime atardım böylece hem çalışıyor hem de kelime ezberliyordum. Bu arada kursdaki diğer arkadaşlarla diyaloglarım oluştu. Bazıları yüksek öğrenimini tamamlamış bazıları lise mezunu idi. Bir çoğu gramer biliyor pratik öğrenmek için geliyorlardı. Mesela Özer Gürbüz, hakimlik sıtajı yapıyordu. Özer Gürbüz daha sonra hakim savcılık ve milletvekillik yaptı. Kısa bir süre sonra kursta en başarılı öğrenci oldum. Başarım mecburiyetten kaynaklanıyordu, başka hiçbir tutunacak dalım yok, mutlaka başarmalıydım. Bir başka yolum daha vardı gidip köyün birinde köy imamı olabilirdim. O yıllarda yeterince imam hatip mezunları yoktu. Bizim köyde yetişen hocalar Bafra taraflarına gidip yıllık İmamlık yaparlardı , Bu da çok muteber bir meslekti, ben ise bu işi çok fazla sevmiyordum, onun için ne yapıp yapıp başarmalıydım İngilizce işini..

Kitaplarımızı Robert hoca Amerika’dan Getirtmişti. Let’s learnEnglish diye tamamen ingilizce bir kitaptı. Haziran 1965’te okullar kurslar kapandı ben de köye gittim, hasat orak harman işlerini bitirip Ekim ayında Kurs başladı ben de Sinop’a döndüm. Bu arada Robert hoca ya Kuran okumayı öğrettim ondan sonra kuranın tercümesini yani Arapça öğrenmek istediğini söyledi, ben Arapça bilmediğimi söyledim kendisini müftüyle tanıştırdım, müftü bir süre Arapça dersi verdi. Bazen Robert’in evine gidip Kuran okumayı öğretiyordum o da bana İngilizce öğretiyordu, bazen bana derdi sen çok güzel kuran okuyorsun, melodi li bir oku da dinleyelim derdi, ben de 1 sayfa kuran okurdum dinlerdi ama Müslüman olma gibi bir eğilimi yoktu, kuran okumayı ve Arapçasını öğrenmişti. Colombia Üniversitesi edebiyat bölümü mezunuydu , Amerika’ya dönünce Harvard’da araştırmalar yaptı daha sonra Chicago Üniversitesi’nde Türk ve İslam araştırma profesörü olarak görev yaptı Türk edebiyatına önemli eserler kazandırdı, Kaşgarlı Mahmud’un Divan’ı lugatı Türkü’nü revize etti , Evliya Çelebi sözlüğü ve Seyyah-ı Alem Evliya Çelebi’nin dünyaya bakışı kitaplarını yazdı. Daha sonra emekli olup Philadelphia‘ya yerleşti. Konferans için Türkiye İstanbul’a geldi. Birkaç kez de Sinop’a beni ziyarete geldi; ben Amerika’ya gittiğimde 2014 yılında evini aradım eşi bir konferans için Hollanda’ya gittiğini söyledi, görüşemedik .

Yıl 1965 son baharı idi başlangıç için pek fena sayılamayacak kadar Çat pat İngilizce konuşabiliyordum , TOLEYİS Türkiye otel lokanta eğlence yerleri işletmesi Sendikası pilot uygulama olarak sigortanın inşa ettiği lüks oteli, turistik otel de denir, Amerikalılar yeni otel derlerdi, işletmeye açıldı, TOLEYİS Sendikasının turizm okulu da vardı, okuldan mevzun olan öğrenciler bu otelde uygulama yapıyorlardı, denize sıfır, şehir kulübünün ve Atatürk Anıtı’nın karşısında beş yıldızlı oteli aratmayan donanımı vardı. Yeni açılmıştı 1965 yılında; otele müracaat ettim İngilizcemden dolayı beni resepsiyona aldılar ama yeterli deneyimim olmadığı için önce gece vardiyesina verdiler daha sonra birkaç ay sonra gündüze geçebildim. Otele gireli 5-6 ay olmuştu 1966Haziran‘da her şey iyi gidiyordu, işimi de sevmeye başlamıştım , bir gün otelde kalan fotör şapkalı Teksaslı bir Amerikalı resepsiyona gelip bana good morning how are you‘den sonra do you want to work radar dedi ben de düşünmeden evet dedim, o zaman hadi gidelim dedi aldı götürdü beni. iş için gerekli evrakları yaptırıp gel dediler, motorlu araçlar bölümünde Dispatcher yani araç sevk memuru pozisyonu boşmuş, orada çalışanın askere gitmesi ile boşanan pozisyona aldılar beni. Şimdi geriye doğru bakınca şöyle düşünüyorum: dede ile torun farklı zaman ve mekanda benzer bir kaderi yaşıyorlardı, 1905 tarihli Osmanlıca Türkçe yazılmış bir noter senedinde İsmail dedemden(babamın babası) bahsederken, kapan-i dakıyk da mükim arabacıbaşı Sandalcıoğlu İsmail ağa diye bahseder(kapani dakik=unkapanı demektir). Bu belgeleri tercüme etmek için Osmanlıca Türkçe sözlük aldım biraz uğraşmıştım. Yani demek istediğim dedem o dönemde bir tür arabacılık yapmış 60 yıl sonra torunun da yaptığı benzer bir işti. Tabi Amerika’nın gelişmiş sistematiği uygulanarak. Araç istemeye yetkisi olan Amerikalı telefon edip araba istiyor ben de görev kağıdını imzalayıp şoföre verip arabayı sevk ediyordum, bu pozisyonun İngilizcesi dispatcher pratikte tercüman derlerdi. İngilizce okuma yazma iyiydi fakat pratik kulak dolgunluğu yoktu, bu yüzden bazen ilginç şeyler yaşıyordum .

Bir anekdot : Amerikalı postanenin önünden telefon etti : I have a dead battery dedi bunun türkçesi arabanın aküsü bitmiş arabanın aküsü ölmüş demek ti, ben bunu arabada bir ölü var şeklinde anladım, bu iki cümlenin söylenişi birbirine çok benziyordu. şoförlere böyle tercüme ettim; bekleme salonunda ne kadar şoför varsa hepsi postanenin önüne gitti, döndüklerinde bana : “senin bileceğin İngilizce diye saydırdılar” bu tür olaylar beni motive ediyordu aslında, daha çok çalışmalı bir an evvel İngilizce öğrenmeliydim sadece kulak alışkanlığı kazanmam gerekiyordu. 1966 Haziran 1967 Haziran 1 yıl böyle geçti, bir yıl sonra Temmuz 67’de askere gittim

69 Temmuz’da askerlik bitti Sinop’a geldim, radara iş yerime çıkıp askerliğimin bittiğini işe ihtiyacım olduğunu söyledim. Şu anda boş pozisyon yok dediler biz sana haber veririz dediler. Orak zamanı idi orak biçiyorduk köyde daha orak bitmemişti askerlik biteli henüz biray olmamıştı. Sami eniştem Sinop’tan bana haber vermek için köye geldi, telefon yok mektup yazsan 10-15 günde ulaşır başka yolu yoktu. Radardan işe çağırdılar seni dedi, tarlada orağı bıraktım aynı gün çıkıp geldim Sinop’a , evrakları tamamlayıp işe basladım. Aynı bölümde farklı bir pozisyondu o bir tür katiplik idi.

70 – 71 yılları ailenin zor yıllarıydı, ben de Sofya da, karı koca ikimiz vereme yakalanmıştık, Sofia köyde üşütme ve zor şartlar sonucu zatürreye vereme çevirmiş ben de aynı şekilde askerde Etimesut da nöbette üşütmüş on gün Ankara’da hava hastanesinde zatürree tedavisi görmüştüm daha sonra Sinop’a gelince buna bir de sefalet ve üzüntü eklenince ben de vereme dönmüştü .

Dört çocukla 6 nüfuslu bir ailenin sorumluluğu vardı sırtımda , köydeki anne baba da işin cabasıydı , Bir akşam gece yarısı nöbetten eve geldim bir öksürükle beraber boğazımdan bol miktarda kan gelmeye başladı. Sofya ile birlikte moralimiz dibe vurmuştu. O yıllarda devlet hastanesinde iki veya üç doktor vardı, dahiliye hariciye belki bir de doğum. Rahmetli deli Bedri dahiliyeciydi evinde özel muayene yapardı, ancak dürbünden bakar, seni tanırsa o gün de iyi günü ise kapıyı açar, muayene esnasında bir şey söylersen hemen kızar muayeneyi yarıda bırakır ya da reçete yazmazdı . Eşimle ikimiz gittik muayene olduk, bizi Kastamonu’ya verem Senatoryumuna göndermek istedi. Biz gidemeyiz dört tane çocuğumuz var dedik, reçete yazdı verem savaş dispanserinden İlaçları iğneleri aldık, ben de hastalık iznini yani rapor alıp köye gittik. iki üç ay kadar köyde kaldık düzelmeye başladık, aylarca hap kullandık biraz toparlandım .

Askerden kalan sadece kötü hatıralar değildi, iyi şeyler de olmuştu o asker ocağında. İngilizce bildiğim için şubeden askere gitmeden sınıfım belirlenmişti telsiz Tanol mors öğrenip telsiz operatörü olacaktım . Telsiz oparatörlüğü iyi geçerli meslekti , aslında gemilerde iş bulunabilirdi , deniz yollarında devlet demir yollarında iş imkanları vardı. 1967 yılının 20 Haziranı gibi iş yeri ile ilişkimi kesip ayrıldım, bir ay sonra askere gidecektim, askere giderken gidene kadar köyde işlere yardım etmeliydim, yakında Temmuz başı gibi orak dere kışlada başlar sonra köyün çevresi daha sonra yayla, en zoru da Derekışla’dan sap taşımak, hasat edilen ekinleri taşımak. Derekışla ile köyün arasındaki yol oldukça dik %50 eğimli , belki daha fazla, bu yüzden kağnı arabası Çalışmaz at eşek ve sırtınızda taşıyacaksınız Bazıları harmanı Derekışla da döver Samanlığa samanı koyar mahsülü köye getirir, samanı gerektikçe köye taşır, fakat bizim Derekışla da harmanımız ve samanlığımız yoktu.

Askere gitmeden bir ay önce iş yerinden ayrıldım Amacım köyde ota orağa yardım etmek idi. Askere gitmeden önce bu sapları köye taşımalıydım. Temmuz ayı dere kışlanın dik yokuş yolu at ve sırtıma yüklenerek iki gün gel git sapları köye çıkardım. Hayatımda yaptığım en zor işlerden biri idi, köydeki tanıdıklar anneme kızmışlardı ertesi gün askere gidecek çocuğa bu iş yaptırılır mı dediler. Başka seçenek yoktu. Herneyse sülüsümü gidiş biletimi şubeden aldım Samsun’dan trene bindik Kütahya ya gideceğiz , tren Sivas da arıza yaptı, oradan bazıları bekledi biz bir kaç arkadaş otobüsle gitmeyi tercih ettik Kütahya’ya, O gece Kütahya’da bir otelde konakladık ertesi gün saçları kestirip birliğe gidip teslim olacaktık , berberde saçları kestirirken iki inzibat geldi kapıya dayandı, bizi götürüp birliğe kurbanlık koç gibi teslim ettiler, böylece askerliğe başlamış olduk. Bir hafta eğitim yapmıştık ki, bir gün bölük komutanımız Üsteğmen, aranızda İngilizce bilen var mı dedi Ben ve bir kişi daha çıktık, bizim geçmişimizi sordu, Amerikan üssünde alıştım dedim sen dedi her şeyi techizatı nöbetçi çavuşuna teslim et bölükte postam olacaksın dedi. Çok iyi bir haberdi bu benim için, bir gün eğitimden yırtmak nelere değmezdi , İki ay kalacaktık burada. bölük Komutanı Kurmay sınavlarına hazırlanıyormuş İngilizcesi de yetersizdi. Sinop dan İngilizce kitaplarımı istedim boş zamanlarında İngilizce çalışıyorduk, askerlik kolaylaşmıştı benim için, yaklaşık bir ay geçmişti, bir gün bütün birlikleri alayın önünde topladılar, önemli bir açıklama yapıldı, İngilizce bilen varsa ayrılsın şöyle geçsin. Bütün bölüklerden İngilizce bilenler ayrıldılar ben de ayrıldım. 100 150 kişi vardık, daha sonra bizi hızlı bir şekilde ön elemeye tabi tuttular, 7 kişi seçildi ben de vardım bunların içinde , bize bölüğünüzle ilişkinizi kesin en kısa zamanda ilk trenle Ankara’ya gidin dediler. Aynı akşam trene bindik ertesi gün Ankara’da idik, nereye gittiğimizi niçin gittiğimizi bilmiyorduk, Hava Kuvvetleri Komutanlığına teslim olduk.

Brüksel’e her birlikten bir kişi gidecekmiş kara deniz ve hava birliklerinden birer kişi, kısa süre sonra genelkurmay karargah binasında hava deniz kara birliklerinden gelen yaklaşık 20 kişi sınava tabi tutulduk, birkaç gün sonra sınava giren subaylardan birini gördüm komutanım ne oldu sonuçlar belli oldu mu dedim; bana senin İngilizcen iyi ama tahsilin yok ilkokul mezunusun, kolej mezunu birini göndereceğiz Brüksel’e Nato karargahına dedi. Ne yapalım dedim içimden Dudaş’ da kolej vardı da gitmedik mi, kısmet değilmiş dedik. 10-15 gün hava kuvvetleri Komutanlığı nda kaldık, daha sonra , Sinop askerlik şubesinin belirlediği telsiz kursuna katılmam için İzmir Gaziemir muhabere eğitim tugayına gönderildim.

1967’nin son baharı Eylül sonu Ekim başı gibi İzmir’e ilk gelişimdir, Basmane’de otogarda otobüsten inip Gaziemiri buldum Devrelerime yetiştim, henüz kurs başlamamıştı kısa süre içinde mors kursu başladı. 20 kişiydik kursta. Tam dört ay mors kursu gördük, kurs sonunda sınav yapıldı, sınavı geçemeyenler geri hizmetlerde kullanılacak telsizci olamayacaktı , kurs birincisine Çavuş rütbesi takıldı, o bendim , ikinci de onbaşı oldu. Gaziemir‘de işimiz bitmiş bizi Etimesgut’a gönderdiler, dört ay da orada on parmak daktilo öğrettiler, klavyeye bakmadan kulağına gelen mors harflerini daktiloyla ortalama dakika 100 harf veya rakam olarak kaydedebilir duruma geldik, telsiz operatörü olmuştuk sonunda biz sekiz on kişi, Ankara Gölbaşında o günlerde Amerikalılardan yeni devir alınan bayrak garnizonuna gönderdiler bizi.

Bayrak Garnizonu Haymana ovasının ortasında yüksekçe bir mevkide kurulmuş küçük pırıl pırıl bir küçük Amerikan şehri gibiydi, Sinop’taki radarın benzeriydi, biraz daha büyük ve teşkilatlı idi, üssün kuruluş amacı dinleme yapmaktı, bir tane bina vardı adına operasyon binası denirdi, orada bir sürü birimler vardı morskripto telem Teleks faks vs . biz telsizcilere nöbet yoktu sadece 8 saat operasyon binasında çalışıyorduk . Ekibin yarısı Astsubay yarısı biz erlerden oluşuyordu , aramızda as üs ayırımı yoktu arkadaş gibiydik onlarla. Hep beraber Çevrim istasyonlarını dinliyorduk. GES genelkurmay elektronik Servis Komutanlığına bağlı bir birlik, diğer birliklerinden ayrıcalıklı, yemekhanemiz koğuşumuz ayrı idi. operasyon binasındaki bilgiler kimseyle paylaşılmayacaktır. Bu bilgileri paylaşmak askeri suç sayılırdı telsizciler operasyon binasına girmeden önce memleketinde güvenlik tahkikatı yapıldıktan sonra GES kartı çıkarılıp ondan sonra operasyon binasındaki göreve başlayabiliyorduk. Arkadaşımızın bir tanesi İzmirli Melih, güvenlik soruşturma raporu bozuk geldi , anneannesi Rum imiş , çocuk boşuna kurs görmüş oldu, görev vermediler, geri hizmetlerde görevlendirildi. Ben Yunanistan’da Kavala diye bilinen bir yerde bulunan Yunanlılara ait telsiz istasyonunu dinliyordum; bazen şifreli beşli gruplar halinde rakamlar, bazen İngilizce açık metin ama gerçek anlamından farklı, 8 saatte kaydettiklerimizi toparlayıp kripto odasına teslim edip nöbeti devredip çıkardık ertesi gün nöbet saatine kadar uyku istirahat gazinoda çay kahve kibrit kutusu Çevirme oyunu, güzel geçiyordu günlerimiz. Sekiz on kişilik bir grubumuz vardı, kurs başından İzmir’den beri beraberdik. Hepsi de lise mezunu veya yüksek okul terk idi, hukuk iktisadi ticari ilimler akademisi işletme vs . İçlerinde bir tek ilkokul mezunu ben vardım ve çavuş rütbem vardı. Bu grupla birlikte olmam benim hayatımda çok olumlu etkiler yaptı. Bana, senin gibi adam nasıl ilkokul mezunu kalır, sen orta liseyi rahat bitirirsin sen de o kapasite var, burada zamanda var biz sana yardım ederiz dediler. Bu teşvik üzerine Ankara’ya şehir iznine çıkıp ortaokul kitapları aldım, doğru söylemişti arkadaşlarım, onların da yardımıyla bir yılda askerlik bitmeden Mamak ortaokulundan ortaokul diploması almıştım. Askerlik sonrası yakalandığımız verem hastalığı ve Sinop’ta sıfırdan yuva kurma mücadeleleri biraz yoluna girmişti. Kesintiye uğrayan lise bitirme derslerine başlamanın zamanı gelmişti artık. Ortaokula göre biraz daha zordu geometri üslü kemiyetler vs. bunlar benim için yeni kavramlardı, yardım almak gerekiyordu. Liseye giden arkadaşlar edindim, çoğu Gürcü idi. Meydan kapı. Kıbrıs caddesinin köşede terzi Ekrem Ercan’ın dükkanı vardı Gürcü öğrenciler çok gelirdi dükkana, hepsi liseye gidiyorlardı, onlarla tanışıp onlardan yardım alıyordum. Terzi Ekrem’in abisi Eyüp’ün oğlu Ali Ercan benim asker arkadaşımdı, bu vesileyle Ekrem’i tanımıştım, devamında ömrümüzün sonuna dek arkadaşlık ve diyaloğumuz devam etti onlarla.

1975 yılı baharında liseyi bitirmiş aynı yıl üniversite sınavlarına girmiştim. 417 puan almıştım iyi bir puandı, Ankara hukuk dahil bir çok üniversitelere girilebilirdi bu puanla. Ama hepsinde devam mecburiyeti vardı, yaşım henüz 29 idi, ama dört çocukla altı nüfuslu bir ailenin sorumluluğu vardı. Ayrıca iyi de bir işim vardı kaybedemezdim , bırakamazdım işimi Yoksa ailenin geleceği karanlık olurdu. Çocukların hepsi de okula gidiyordu , bu koşullarda işi gücü bırakıp okula gitmek mümkün değildi benim için. Devam mecburiyeti olmayan okul yoktu o yıllarda. O zamanlar açık öğretim diye bir kavram yoktu. Bir tek Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstütüsü bünyesinde Ecevit Hükümeti’nin 1974 yılında kurduğu sevk ve idare Yüksekokulu vardı. kaymakam müdür gibi mahalli idare yöneticileri burada kursa tabii tutulup görevlendiriyorlardı. Müfredat çok geniş yelpazeli idi anayasa hukuk psİkoloji iş idaresi büro yönetimi ekonomi ,iktisat ,Türkiye’nin toplumsal yapısı, olasılık matematik gibi daha hatırlayamadığım bir çok dersler vardı. Matematik hariç hepsini sevmiştim her birini okurken heyecan duyuyor, sanki yeni bir dünya ile tanışıyordum. Matematik sevmeyişim de temelim olmadığındandı. Yazışmalı öğrenciydi bizim adımız, bir eğitim döneminde 3-4 mektup gelirdi okuldan, kitapları ve kaynakları anlatır sınav tarihleri, yerleri ve sınav sonuçları, bunun dışında okulla aramızda bir iletişimimiz yoktu.

Üçüncü yılın sonunda sınav hakkım dolmuş ve yüksek matematik içeren olasılık dersini verememiştim. Böylece okulla ilişkim kesilmiş oldu. Aradan beş yıl geçti 1983’te parlamentodan bir af çıktı tekrar müracaat ettim ama, yine geçemezdim bu dersi. Yüksek matematik gerektiriyordu, bende hiç birisi yoktu. Tevfik Çavdar hoca giriyordu bu derse, sınavdan iki gün önce Ankara’ya gidip hocanın Yenimahalle’deki bir sitede bulunan evinin kapısını çaldım. Sağ olsun, beni içeri aldılar. Anlattım kısaca hayat hikayemi; Dudaş’tan Ankara’ya uzanan yolda neler yaşayıp neler başardığımı. hikayemden etkilenmiş olmalı ki , hoca üç soru soracağım dostum dedi, ikisini çözümleri ile birlikte verdi. Böylece teşekkür edip ayrıldım. iki yıllık önlisans bölümünü bitirmiştim. Benim yüksek okul macerası da böyle sonlanmış oldu.

DEVAMI VAR………..

 
 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,