Son günlerde basın ve yayın organları ile sosyal medyanın gündemini YAPAY ZEKA konusu dolduruyor. Bu gelişmelere sevinirken, yaz sıcağında çıkan yangınlar çok üzücü. Dünyanın, İsrail ve ABD’nin el birliği ile yaptığı soykırımı görüp eli kolu bağlı hiç bir şey yapamaması da.
Yapay zeka, yangın- sel- deprem gibi afetler ve sömürge sistemi için önlem almalı diye düşünüyor insan. Toplumda gelir dağılımı dengesini kurma yollarını bulmalı, doğayı korumayı öncelikleri arasına almalı.
Bu denklem tarih boyu hiç kurulmadı, kurmak da gittikçe zorlaşıyor. Denklemler, hep kar hesabı, gelir artırımı, güçlüyü daha güçlü yapma üzerine kurulmuş. Bir kısım bu sisteme karşı çıkarken, bir kısım da küçük çıkar hesapları güderek güçlüye tabi oluyor, sistemin ekmeğine yağ sürüyor.
Binanın temelinde zayıf olan direkler güçlendirilir. Halkın her katmanı ülkeyi oluşturmaz mı? Halkın bilinç potansiyelini artırma çalışmaları önemlidir. Bunu gerçekleştirmek, işleyen sistemin gündeminde olmalıydı. Oysa sistem güçlüyü güçlü, zengini zengin, zayıfı daha zayıf yapmaktadır.
Siyasette, kendinden olmayanı gözden çıkarmak, yok saymak alışkanlığı yıkılmalı. Sosyal sınıflar arasında açılan makas, gittikçe artmaktadır. İletişimin bir yolu olmalı, halk birbirinden kopmamalı. Eskiden yaşanan komşuluklar, imeceler, sokak oyunları ve daha çok örnek verebileceğimiz değerlerimiz anımsanmalı. Bu topraklarda, tarih boyu Müslim- gayri Müslim bir arada kardeşçe yaşamıştır. Mübadelede, Sinop’tan ağlayarak ağlayan Rumlar Türklerle kucaklaşarak anılarını gittikleri yere taşımıştır.
Uygarlık için herkese görev düşüyor. Birbirimizden kopmamalı, çıkarcıların kurduğu denklemi tersine çevirmeliyiz.
1956’da filozof Günther Anders şu kehanet meditasyonunu yazdı:
Herhangi bir isyanı bastırmak için zorla hareket etmeye gerek yok. Hitler’inkine benzer yöntemler modası geçmiş durumda.
O kadar güçlü bir kolektif koşullanma yaratılmalıdır ki, isyan fikrinin kendisi artık insanların zihninde görünmesin. İdeal olan, doğuştan gelen biyolojik becerilerini sınırlayarak insanları doğumdan itibaren şekillendirmek olacaktır. Bundan sonra, eğitimi keskin bir şekilde azaltarak, mesleki becerilerin öğrenilmesine indirgeyerek şartlandırmaya devam ederdik. Eğitimsiz bir insanın sınırlı bir bakış açısı vardır ve düşüncesi vasat mesleklerle ne kadar sınırlı olursa, o kadar az isyan edebilir. Bilime erişimin giderek daha zor ve elitist hale gelmesini, insanlarla bilim arasında bir kopukluğun olmasını ve genel halk için bilgilerin yıkıcı bir içerikten yoksun olmasını sağlamalıyız.
Asıl mesele felsefe olmadan. Burada da doğrudan şiddetten ziyade ikna gücünü kullanmalıyız: Televizyonda yalnızca duygulara veya içgüdülere hitap eden eğlence programlarını toplu halde yayınlayacağız. Zihinler işe yaramaz ve oyunculuklarla meşgul olacak. Sürekli konuşma ve müzikle zihni düşünmekten alıkoyabilirsiniz. Cinselliği bir kişinin ilgi alanları listesinin en üstüne koyacağız. Daha iyi bir sosyal sakinleştirici yoktur. Genel olarak, bunu varoluşun ciddi bir bölümünü ortadan kaldıracak, değerli olan her şeyle alay edecek, sürekli olarak anlamsızlığı koruyacak şekilde yapacağız, böylece tanıtım coşkusu insan mutluluğunun standardı ve özgürlük modeli haline gelecektir. Bu nedenle koşullandırma öyle bir entegrasyona yol açacaktır ki, sürdürmemiz gereken tek korku sistemden dışlanmak ve dolayısıyla mutluluk için gerekli koşullara erişememek olacaktır.
Bu şekilde şekillenen kitlesel insana, kim olduğu gibi davranılmalı: bir inek gibi davranılmalı ve bir sürü gibi izlenmelidir. Onun açıklığının ilgisizliğine yol açan her şey kamu yararıdır ve onu uyandırabilecek her şeyin alay konusu olması, bastırılması, onunla savaşılması gerekir. Sistemi sorgulayan herhangi bir doktrin yıkıcı ve terörist olarak etiketlenmeli ve onu destekleyenlere daha sonra terörist muamelesi yapılacaktır.
KİTAP TANITIM-AMAZON: “Günlük hayatımıza iyice giren teknolojik başarılar karşısında nasıl bir tavır takınacağız sorusu üzerine kafa yoranlar, Anders’in eleştirilerini güncel gelişmelere uyarlamakta zorluk çekmeyecekler. Endüstri Çağında, Yaşamın Tahribatı Üzerine” altbaşlıklı bu ikinci ciltle tamamlanıyor. Anders bu ciltte de teknik gelişmeleri sözünü sakınmayan bir üslupla ele alırken, gerçek bir umuda gidecek tek yolun eleştiriden geçeceğini gösteriyor.
Ne önünüzde giden at gözlüğü takmış olanlar tarafından biçimlendirilin ne de tekerlek izlerini koklayın. Atların arkasında oturan, ama onlara hükmeden arabacı olun. Arabanın üzerinde kalın, atları da gözden yitirmeyin; dahası onlar tarafından çekilirken her dönemeçte tehlikeyi yaşayın ki sorumluluğunu da taşıyın. Ödevimiz budur. Hem kuramsal, bu demektir ki görerek, hem hareket halinde, bu demektir ki felsefi ve güncel olabilmekse derdimiz…”
Köyün birinde odunculuk yaparak geçimini sağlayan adı Camsap olan fakir bir genç yaşarmış. Bir gün arkadaşları ile bir bal mağarası keşfeder. Balı çıkarmak için onu mağaraya indirirler. Çıkarılan baldan daha fazla pay alabilmek için arkadaşları onu mağarada bırakıp kaçar. Camsap bir çıkış yolu ararken bir delikten ışık sızdığını farkeder. Bu deliği elindeki bıçak ile büyütür. Karşısına şimdiye kadar görmediği güzellikte bir bahçe çıkar. Bu bahçede bir havuz etrafında pek çok yılan bulunmaktadır. Etrafta ise birbirinden güzel, eşi benzeri olmayan çiçek yer almaktadır. Havuzun başında; süt beyazı vücudu ile güzel mi güzel bir yılan oturmaktadır. İnsan başlıdır bu yılanlar Maran veya Meran olarak bilinmektedir.
Tarihe bakacak olursak buna benzer ilk tasviri Hitit kaynaklarında İlluyanka Efsanesi’nde görmekteyiz. İlluyanka; Fırtına Tanrısı Teşup ile savaşmıştır.
Camsap kendini tanıtır ve başına gelenleri anlatır. Bu gizli yaşayan topluluk; sırlarının açık edilmemesi için Camsap’ı serbest bırakamayacaktır. Bunu yılanların şahı, havuz başındaki tahtında oturan Şahmaran ifade edecektir. Camsap orada kalıp bahçede yaşayacaktır. Zaman içinde Şahmaran’ın güvenini de kazanır. Şahmaran O’na tıp biliminin bilinmediklerini öğretir.
Yıllar sonra ailesini çok özlediğini söyleyerek gitmek için yalvarır ve Şahmaran’dan izin ister. Şahmaran; O’na gitmesi için izin verir ama yerlerini söylememesi için de söz verdirir. Söz verip oradan ayrılan Camsap ailesine kavuşur ve bu sırrı yıllarca saklar.
Bir gün ülkenin padişahı hastalanır. Vezir; padişahın Şahmaran’ın etini yermesiyle iyileşeceğini söylemektedir. Her yere haber salınır Şahmaran’ın bulunması için. Herkes hamamlara sokulmaya başlanır. Camsap da bundan payını alacaktır. Camsap hamama alınınca derisinde pullar görünmüştür ve O’nun Şahmaran’ın yerini bildiği düşünülmeye başlanmıştır. Camsap zorla konuşturulur. Şamaran’ın yeri belli olmuştur. Bulunduğu kuyuya gelinir, Şahmaran oradan çıkarılır. Şahmaran yakalanınca; Camsap’a şöyle der: “ Benim başımı kaynatıp padişaha içir, padişah kurtulsun, gövdemi de vezire içir, ölsün, kuyruğumu da kaynatıp sen iç, böylece Lokman Hekim ol”. Şahmaran’ın eti kaynatılarak suyu padişah ve vezire içirilir. Camsap da Şahmaran’ın dediği gibi kuyruk suyunu içer. Padişah iyileşir, vezir ölür ve Camsap Lokman Hekim olur.
Yılanlar o günden beri Şahmaran’ın öldürüldüğünü bilmemektedir. Öğrendikleri gün; Tarsus’un yılanlar tarafından işgal edileceğine dair bir inanış hâlâ halk arasında yaşamaktadır. (Tarsus; İçel ilimizin bir ilçesidir.)
BİLKE YORUM: Kil tabletlerde, söylencelerde, destanlarda ve semavi kaynaklarda rastladığımız benzeri efsaneler; insanlara hayat dersi veren özellikler taşımaktadır. Nedense, anlatılanın özünü kavramak yerine, hikaye kahramanlarını efsaneleştirmek benimsenmiştir.
11 Eylül’den önce , Amerikalı bir bayan gazeteci, kadınlarla erkeklerin toplumdaki yeri hakkında bir yazı dizisi hazırlamak üzere Afganistan’a gitmiş… Gözlemleri sırasında ilk dikkatini çeken, kadınların kocalarının 5 adım gerisinden yürüdükleriymiş.. Amerika’nın bu ülkeye de demokrasi getirmesinden sonra, aynı gazeteci tekrar bir yazı dizisi için Afganistan’a gittiğinde, bu sefer bir de bakmış kadınlar önden gidiyor, kocaları ise 5 adım arkalarından geliyor..
Gazeteci bu işe çok şaşırmış, hemen bir kadına yaklaşıp sormuş: “Bu gördüğüm inanılmaz bir gelişme. Peki ama bu değişikliğin sebebi nedir?” Afgan kadın cevap vermiş: “Mayınlar…”
***
Farkındalık yaratmak için çaba sarf eden grafiti sanatçısının eserlerinden bazıları:
Afganistanlı grafiti sanatçısı Shamsia Hassani, İngiliz sanatçı CHU tarafından verilen bir atölye çalışmasına katıldıktan sonra 2010 yılında grafitiye çekildi. Afgan Shamsia Hassani, 1988 yılında İran’da Afgan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi.
Afganistan’ın ilk kadın sokak sanatçısı Shamsia Hassani’dir. Hassani’nin besteleri hem erkek egemen bir kültürdeki kadınlara ait hem de aydınlık ve karanlık arasındaki çatışma izlenimini yaratıyor. Ancak, kültürel ve sosyal meselelerin yanı sıra grafiti yapılabilecek alan eksikliğiyle de uğraşmak zorunda kaldı.
BİLKE YORUM: Sömürgeci devletler, işgal ettikleri topraklarda yaşayan insanları kendi güdümlerine alırlar. En etkili yöntemleri dindir. Bu konuda tecrübeleri çoktur. İşgalin soğuk yüzünü örtmek için YARDIMA GELDİK diye inandırırlar. Devletler, kendi yerel kaynaklarını doğru kullansalardı, kimseye ihtiyacı kalmazdı. Kaynaklarını sömürgeci devletlere teslim edenler, Afganistan örneğini yaşarlar.
04.06.2024- Prof. Dr. Emine ALTUNAY ŞAM- Yakup OĞUR
Eğitim kurumlarının en önemli birimi olan okulların en önemli hedeflerinden biri, öğrencilere bu bünyede temel değerleri kazandırarak, hayata hazırlayarak, bilinçli ve sorumluluğunun farkında bir yurttaş gibi hazırlamaktır. Öğrencileri bu hedefe yetiştirmede, temel özellikleri edindirmek gayesiyle, ilkokulda değerler eğitimi birçok derste örtük bir şekilde yer almıştır. Tüm bu hedeflere ulaşılabilmesi için öğretim programlarının düzenlenmesi ve ihtiyaç oldukça güncellenmesi büyük önem arz etmiştir. Okullar, öğrencilere bilgi vermenin yanında erdemli bir vatandaş gibi yetiştirme ve şahsiyet biçimlerini kazandırma vazifesi olan kurumlardır. Bu bağlamda okullarda en az öğretim gibi eğitime de kıymet atfedilmelidir.
İnsanın kıymeti değerleri mesabesinde şekil bulur. Eğitim yuvaları davranış edindirme veya davranışı istenilen tarafa evirme vazifesi görür. Bunu öğrencilerin benliğini var eden değerlerle yapabilmelidir. Değerler eğitimi, öğrenciye verilmesi gereken değerli olan davranış ve rol modellerine itibar etmesiyle eğitilmesini barındırır. Bundan dolayı okulun bütün çevresiyle her şeyiyle öğrencilere örnek oluşturacak biçimde ayarlanması gerekir. Bu çalışmada, ilkokulda değerler eğitiminin verilişinde hikayelerin önemi üzerinde durularak, değerler eğitimine yönelik çıkarımlara ve bazı önermelere yer verilmiştir. Araştırma, tarama modeli şeklindedir. Verileri toplanmasında doküman incelemesi yapılarak betimsel analiz yapılmıştır. Öğrencinin zihin dünyasındaki değerleri somutlaştırmalarına gerçek hayata yansıtmaları için hikayeler, örnek olay, drama vb. teknikler işlenebilir. Bilinçli bir değerler eğitimiyle eğitim yuvaları; sorumluluk, çalışkanlık, doğruluk, saygı, sevgi, aldatmama, nezaket gibi değerlerin bulunduğu bir alan olmalıdır.
KAYNAK: Ogur, Y. & Altunay ŞAM, E. (2021). Çocuk hikayelerinin değerler eğitimi açısından işlevi ve önemi. Journal of Social and Humanities Sciences Research, 8(67), 672-682. http://dx.doi.org/10.26450/jshsr.2333
BİLKE YORUM: Eğitimde, olması gereken yöntemlerin uygulanmasını beklemek vatandaş olarak hepimizin beklentisi olmalıdır. Çocuklar ve gençler geleceğimizdir. Makalenin önsözü, bize bilinçli bireyler yetiştirmenin anahtarını veriyor. Eğitim kadrolarımız, sadakat yerine liyakat sahibi insanlardan oluşmalı ve Köy Enstitülerinin ışığı sönmemelidir.
31.05.2024- Michael Morpurgo kitabı EVE GİDEN UZUN YOL
Savaş Atı kitabının bol ödüllü yazarı Michael Morpurgo’dan umut dolu bir arayış öyküsü: Eve Giden Uzun Yol.
10 yaş ve üzerindeki her yaştan kitapseverin yüreğine dokunmayı başaran Eve Giden Uzun Yol, yetimhanede yaşayan ve ait olabileceği bir aile hayali kuran 12 yaşındaki George’un esrarengiz olaylarla sınanan yaşam öyküsünü anlatıyor.
Paylaşmanın, umudun, sevginin ve azmin önemini vurgulayan Eve Giden Uzun Yol, okurların damağında klasik eserlere has bir tat bırakıyor.
George, yetimhanede yaşayan ve yeni bir aile bulma umuduyla, yaz tatillerini farklı koruyucu ailelerin yanında geçiren içine kapanık bir çocuktur. Her yaz yeni hayallerle yola koyulan George özlemini çektiği mutlu yuvaya kavuşamadan yetimhaneye geri döner. George için yıllar boyunca süren hayal kırıklıkları bir yaz gitmeye mecbur bırakıldığı ailenin evine ulaştığında değişir. Bir çiftlik evinde yaşayan ve iki çocuğu daha olan yeni koruyucu ailesinin yanında kendisini hayatında ilk kez bir yere ait hisseder. Acaba George’un sevgi dolu kocaman bir aileye sahip olma hayali nihayet gerçekleşecek midir?
2003 yılında İngiliz Çocuk Edebiyatı Elçisi seçilen Michael Morpurgo’nun evrensel manevi değerlerle yoğrulmuş bu zamansız eseri, severek ve umut ederek her zorluğun üstesinden gelinebileceğini savunuyor. TUDEM YAYINEVİ
BİLKE YORUM: Her birimiz, dış uyaranlar ve etkenler uğruna bir ömrü tüketirken KENDİMİZE GEÇ KALIYOR MUYUZ? Sadece evlatlık olanlar değil olmayanlar da EVE GİDEN KISA YOLU arıyor. Kaplumbağa gibi evimiz sırtımızda değil ama, BEDENİMİZ EVİMİZDİR BİZİM. İnsan, çocukluk- gençlik- yetişkinlik yılları sonunda, yaşlılık aşamasında yaşama başka bakar. EN UZUN YOL KERNDİMİZE GİDEN EN KISA YOLDUR gerçekten.
21.05.2024-Şerafettin GÜÇ-Karamanoğulları Tarihi Araştırmacısı Eğitimci Yazar
“Bunalıyorum çocuk, büyük bir acı içinde bunalıyorum…” Bu sözler cumhuriyetimizin kurucusu ve Türk Devrimi’nin büyük önderi Mustafa Kemal Atatürk’e ait. Peki, Atatürk’ü bu sözleri söylemesine iten sebep neydi?
0 yıl süren bir savaş sonucunda Anadolu yıkıntıya dönmüş, halkı ve doğal kaynakları sömürülmüş, insanları cahil bıraktırılmıştı. Elbette, bitkin ve yorgun bir ülkede savaşı kazanmış olmak yetmeyecekti, ülkeyi kalkındırmak ve ilerletmek gerekiyordu.
Üstelik yatırım yapacak para yokken, Osmanlı’nın borçları da ödeniyordu. Bu da yetmezmiş gibi, dünya ekonomik bunalımı çıkageldi.
Bunalım, bir şeyler üreterek satmaya çabalayanları da yiyip bitirecekti.
İşte bu koşullar altında kıvranan halkının sıkıntılarını doğrudan ondan dinlemek için, Gazi yurt gezisine çıktı. Yol boyunca dura dura, halkı dinleye dinleye 6 Mart 1930 günü Isparta üzerinden Antalya’ya ulaştı. Gazi, kaldığı evin bir odasına Hasan Rıza Soyak’la birlikte çekilerek, kapıyı kapatır ve bir koltuğa oturur:
BUNALIYORUM ÇOCUK
Çok yorgun ve sinirlidir. Elleri titreyerek sigarasını yakar ve şöyle konuşur:
Bunalıyorum çocuk, büyük bir acı içinde bunalıyorum. Görüyorsun ya, gittiğimiz her yerde devamlı dert, şikâyet dinliyoruz… Her taraf derin bir yokluk, maddi, manevi bir perişanlık içinde… Ferahlatıcı pek az şeye rastlıyoruz; memleketin hakiki durumu bu işte.
Bunda bizim bir günahımız yoktur; uzun yıllar hatta asırlarca dünyanın gidişinden aymaz, birtakım şuursuz idarecilerin elinde kalan bu cennet memleket; düşe düşe şu acınacak hale düşmüş.
Bu arada beni en çok üzen şey nedir bilir misin? Halkımızın aklında kökleştirilmiş olan, her şeyi başta bulunandan beklemek alışkanlığıdır. İşte bu zihniyetle; herkes, her şeyi Allah’tan bekleyiş ve rahatlık içinde, bütün iyilikleri bir şahıstan, yani şimdi benden istiyor, benden bekliyor; ama nihayetinde ben de bir insanım be birader, sihirli bir gücüm yok ki…
İleri milletler seviyesine erişmek işini; bir yılda, beş yılda, hatta bir nesilde tamamlamak da imkânsızdır. Biz şimdi o yol üzerindeyiz; kafileyi hedefe doğru yürütmek için, insan gücünün üstünde, gayret sarf ediyoruz; başka ne yapabiliriz ki?
KAYNAK
Atatürk’ün özel kalem müdürlüğünü yapan, en yakınındaki isimlerden Hasan Rıza Soyak’ın “Atatürk’ten Hatıralar” kitabından alıntıdır.
(1) Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ten Hatıralar, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2019.
(2) Atatürk’ün Eskişehir-İzmit Konuşmaları, Kaynak Yayınları, İstanbul, 1995.
BİLKE YORUM: Yaramaz çocuklar vardır, anneleri ne derse desin inadına tersini yaparlar. Toplum sahnesinde aynı örnekleri görmekteyiz. Gruplaşmaların amacı, inatlaşmak yerine erişeceği sonlar için üretmek olmalıdır. Nedense takıntı, bilinç kanallarını tıkıyor ve bağlıyor. Kuru kuru boş tartışmalara yol açıyor. El etek öpme ve padişahlık sevdası hiç durmadan dile getiriliyor. Aralarında ağzından emdiği süt burnundan gelen bebeğin de olduğu 20 çocuk, bir gecede babası tarafından boğduruluyor. Bu durumun övünülecek neresi var? DLT’ den sonra hiç Türkçe sözlük ve Türk kültürü çalışmaları yapılmıyor. Bununla övünmeli miyiz?
Üreten bir lider olan ATATÜRK, gelecek kuşaklara bilişimin sözleri ile, çok VERİ DEPOLAMIŞTIR. Düşünceleri, fikir sanat boyutu, uygulayıcılığı ile örnektir. Tartışma ve inatlaşma ortamı olamaz.
Mısır’ın bir köyünde tarım mühendisi olarak çalışan bir adam, Kahire’ye gitmek üzere trene bindi. Yanına, köyün yaşlı çiftçilerinden biri oturdu. Mühendis, çiftçinin ayakları arasında bir çuval olduğunu fark etti ve yol boyunca çiftçi, her çeyrek saatte bir çuvalı çevirip içindekileri karıştırıyor, sonra tekrar ayakları arasına yerleştiriyordu.
Bu durum yolculuk boyunca devam etti. Mühendis çiftçinin bu hareketini garipseyerek çuvalın hikayesini sordu. Çiftçi, “Fareleri ve sıçanları yakalayıp bunları Kahire’deki Ulusal Araştırma Merkezi’ne satıyorum; orada laboratuvar deneylerinde kullanılıyorlar” dedi.
Mühendis, “Peki bu çuvalı neden sürekli çevirip sallıyorsun?” diye sordu. Çiftçi, “Bu çuval fareler ve sıçanlarla dolu, eğer çuvalı çeyrek saatten fazla sallamaz ve çevirmezsem fareler ve sıçanlar rahatlayacak ve yerleşecekler. Bu durumda, onların gerginlikleri azalacak ve çuvalı kemirip delmeye başlayacaklar.
Bu yüzden onların korku ve gerginliklerini artırmak için her çeyrek saatte bir çuvalı sallıyorum. Böylece birbirleriyle çatışırlar, içgüdülerine kapılırlar ve çuvalı unuturlar, ta ki Araştırma Merkezi’ne varana kadar” dedi.
Mühendis, çiftçinin düşünce şekli ve (Fare Çuvalı Teorisi) karşısında şaşkınlığa uğradı ve Batı’nın ülkelerimize karşı uyguladığı siyasi tuzakları iyi anlayarak, ne zaman ülkemiz , huzur ve istikrar hissetmeye başladığında, içerden ve dışarıdan çuvalı sallıyorlar ve fitneler başlatarak, terör azıyor !..
Doğal olarak halklarımız içgüdülerini manipüle edenlerin ardına düşüyor ve herkes “çuvalı kemirip delme” gerekliliğini unutuyor.
BİLKE YORUM: Toplu yaşamanın bilincine ermek, uygarlığın ta kendisidir. Yönetme tutkusu ve yönetilme tutkusu aşka dönüşmüşler arasında kalmadan, o duvarları yıkabilmeliyiz. Gündem değişiklikleri, fare çuvalını sallayan kişinin davranışını anımsatıyor. Varlığı ve insanları kullanma, diz çöktürme sevdası örneklerini, dünya varoluşundan bu yana çok gördü. Fareler gibi kapana kısılmak, çuvalda hapsedilmek yerini özgürlüğe bıraksın.
Takvimler 3 Eylül 1872’yi gösterirken İstanbullular daha önce bir benzerini görmedikleri yepyeni bir ulaşım aracı ile tanışırlar: “atlı tramvay”.İlk kez 1832 yılında New York’ta kullanılmaya başlayan bu ulaşım aracı, 1850’lerde önce Paris’e oradan da tüm Avrupa ülkelerine yayılır. Tabii, atlı tramvayın icat edildikten sonra Osmanlı topraklarına giriş yapması bir kırk yılı bulur. İstanbul halkının atlı tramvay kullanmaya başlaması adeta bir devrimin habercisidir; çünkü taht-ı revan, tenteli at arabası ve fayton gibi yalnızca maddi durumu yüksek olanların kullandığı ulaşım araçlarına ucuz bir alternatif gelmiştir. Azapkapı-Ortaköy hattında 06.30 ile 19.20 saatleri arasında her 20 dakikada bir sefer yapmaya başlayan atlı tramvay, kısa sürede herkesin tercih ettiği ulaşım aracı olur ve ilk hat olan Azapkapı-Ortaköy hattının açılışından sonra şehir içine yeni hatlar da eklenir.
Şişhane yokuşunda tramvayı çeken atların enerjileri neredeyse bitecek hale geldiğinden, tramvay seferlerinin aksamaması için atlar Taksim’de bulunan ahırda dinlendirilir.Yorgun atlar ahırda dinlenmeleri için bırakılır, yeni atlarla tramvay seferine devam edilir ve bu döngü sürekli bu şekilde devam eder. Atların bekletildiği ahır ise bugünkü Fransız Konsolosluğu’nun bulunduğu yerin yakınlarındadır ve Dingo adındaki bir Rum vatandaş tarafından idare edilmektedir.
Şişhane-Kurtuluş hattının işlekliği sebebiyle en çok kullanılan ahırlardan biridir Dingo’nun ahırı. Ancak Dingo biraz pervasızdır, üstelik çok içki içtiğinden kafası da pek yerinde değildir. Kayıtları düzenli tutulmayan bu ahıra kimin girip çıktığı belli olmadığından kavgası gürültüsü de eksik olmaz. Böylece Dingo’nun meşhur ahılı halkın diline düşer ve o gün bugündür de kalabalık ve karmaşa içindeki yerleri tarif eden bir deyim olarak dilimize yerleşir. Nereden nereye..
Yeni kuşak çocukların, eski sokak oyunlarından ne kadar bilgisi var dersiniz? Site içinde, apartmanlarda yetişen yeni nesil, doğal olarak bu deneyimleri yaşamıyor.
Çangalaçöş, Sinop yöresinde tahterevalliye verilen ad. Tahterevalli kelimesi için Farsçataχt-iravān “tahtırevan” sözcüğü ile eş kökenlidir diyor Nişanyan sözlük. Fransızca ile de ilişkilendirenler var. Sözcüklerin başka dillerle etkileşiminin algoritmasını çözmek hiç kolay değil. Etkileşimler olsa da, her halk kendi dilinin özelliğine eviriveriyor sözcüğü.
Çangalaçöş
Arabaya koş
Bizim çocukluğumuzda bir tekerleme idi. Devamı da vardı, bilenler varsa yoruma yazabilir. Çangal Ormanlarımızın ağaçlarından yapılan kaldıraç özellikli oyuncak, Çangal Ormanının adını taşımış. Ayrıca ÇANGAL: TDK sözlükte : isim, bitki bilimi Dallı budaklı ağaç olarak anlamlandırılıyor. Eski sözlerimiz, halkın bilinç düzeyini anlam ağırlığına yansıtıyor.
Halkın değer gördüğü, değer gördükçe kültürel zenginliğinin arttığı ve bilinç düzeyinin gelişme gösterdiği günlere doğru olsun adımlarımız.