Öğretim Yılının ortasındayız, 4 TIP öğrencimizden 3 tanesi çiftçi çocukları. KYK yurdunda 4- 5 kişilik odalarda kalıyorlar. Aile gelirleri yok. Hayvanını satsa, evinin ihtiyacını hayvan görüyor. Eğitime destek verenler sayesinde onlara ayda bin TL gönderiyoruz. Arada gönderenler de öğrencilere destek oluyorlar.
Derneğimizin denetleme kurulundan Şehnaz Tezcan ve arkadaş grubu her ay yardım ediyor. Bu ay için özel olarak organize oldular, Ş. TEZCAN ve arkadaşlarına yürekten teşekkür ediyoruz.
Çocuklarımız için yardım eden eski mankenlerden Nilüfer BİLLURCU’ya, dernek komşumuz Filiz SÖNMEZ ve akrabalarına, Antalya’dan Sema DOĞU ve ailesine, Ankara’dan Mine YILDIZ’a, Meltem KARAGÜL ve arkadaş gurubuna, Yücel DEMİRHAN ve kızlarına, Güliz- Sulhi CABACI eşi ve kızlarına, Dr. Gülgün AYDIN ve annesi Müşerref AYDIN’a, Türkmen DE WEET’e, Sarıkaya ailesinin her ferdine periyodik katkıları için teşekkürü borç biliyoruz. İYİ Kİ VARSINIZ.
14 öğrenci her ay otomatik talimatlı, 10 öğrenci dönem dönem, 10 da aile yardımı olarak sayenizde ulaşabildiğimiz kadar ulaşmaya çalışıyoruz. Dernek adına teşekkürlerimizle. MİNNETTARIZ…
Sinop Üniversitesi Turizm ve Otelcilik Yüksek Okulu “Sinop Üniversitesi “Turizm Dekanlığı” oldu. Bir yıl önce proje için ziyaret ettiğimizde, Müdür olan Sayın Cem Cüneyt ERSANLI ile verimli görüşme yapmıştık. Şimdi Turizm Bölümü Dekanı olan C.C. ERSANLI’YI 18 Aralık Pazartesi günü dernek olarak ziyaret ettik. Hayırlı olsun dileklerimizi sunduk. Nazik konuk severliği için kendisine çok teşekkür ediyoruz.
Bölüm dekan yardımcıları Doç. Dr. Gül ERKOL BAYRAM, Doç. Dr. Olca SEZEN DOĞANCILI ve Gastronomi ve Mutfak Sanatları Bölüm Başkanı Doç. Dr. Hasibe Yazıt da toplantımıza katıldılar. Dernek Başkanı ve Saymanımız ile birlikte projemiz hakkında bilgi verdik.
Uzun bir geçmişi olan SİNOP TİRİT PROJESİ öykümüz 2010 yılında başladı. 2012- 2014- 2016 senelerinde farklı kurum ve kuruluşlara sunumunu yaptık. Bu aşamada hedeflerimiz:
“PROJENİN AMACI: Sinop’un, kaybolmaya yüz tutan “tirit” kültürünü yaşatmak ve günün koşullarında değerlendirerek, turizm işletmeleri sektörü sunumları arasına yeni ve kaliteli bir porsiyon hazırlamak. Geleneksel kullanımda var olan ve bu gün unutulan vejetaryen, vegan seçeneklerini gündeme taşımak.
Yerel basına, Sinop halkına, yerel mutfak işletmelerine, Sinop Üniversitesi Gastronomi Ve Mutfak Sanatı öğrencilerine projeyi tanıtmak, yaratıcı düşünceleri harekete geçirmek, tirit projesine yeni sunumlar kazandırmak. Yarışma düzenleyerek, en kaliteli ve mutfak sektöründeki çeşitlerle rekabet edebilecek sunumları değerlendirmek, ilimize yeni ve zengin bir yemek sunumu kazandırmak.
Sinop köylerindeki göçer kültürü ve bu kültürün tirit yemeğine yansıyan özelliklerini tanıtmak. Tirit için kullanılan doğal ürünlerin, sağlıklı beslenmede önemini vurgulamak ve yöre insanının doğal beslenmedeki ustalığını günümüze taşımak, turizm yemek kültüründe yer edinmesini sağlamak. İlimizin kültürel değerlerine sahip çıkmak, yöre kaynaklarını korumak ve turizm alanında, yöre insanına yeni bir geçim kapısı yaratmaktır.
PROJE HEDEFLERİ:
Projenin tanıtımı ve sunumu ile kaybolan tirit kültürü yaşayacak, yemek listeleri arasına tirit çeşidi de eklenecektir. Tepside ve sinilerde geleneksel olarak sunulan tirit çeşidi, tabakta porsiyon olarak sunulacaktır. Bu proje ile turizm işletmelerine sunum kolaylığı getirilecek, turistlere ilimizi tanıtacak ve yeni bir yemek türü kazandırılacaktır. Turizm cenneti olan Sinop, Türkiye ve yurt dışında tirit yemeğini porsiyon olarak tanıtacak, yöre halkına yeni bir gelir kapısı açılacaktır. Projenin tanıtımı, ilde üretim ve istihdam döngüsü oluşturacak ve süreklilik sağlayarak yayılacaktır.
PROJE SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK ÇALIŞMALARI:
Proje üretim döngüsü oluşturacaktır. Ana malzemeleri önceden hazırlanabilen tirit, kısa sürede servis edilebilir yapıdadır. Proje, bireyleri üretime teşvik edecektir. Üretime geçen bireyler, aile fertlerini de üretime katacak, yeni iş alanları oluşacaktır. TİRİT SALONU, TİRİT EVİ, SİNOP TİRİTİ GİBİ mekânlar açılacaktır. Önce yurt içi sonra yurt dışında, SİNOP TİRİT tanıtılacaktır. Proje hammaddesi olan un, tereyağı, ceviz, tavuk, büyükbaş hayvan üretimi yeniden canlanacak, bu alanda Pazar oluşacaktır. Uzun vadede, proje faaliyetleri yayılma ve toplu kalkınma hamlesine dönüşecektir.
PROJENİN ÇARPAN ETKİLERİ:
Köyden şehre göçen aileler yufka kültürünü bildiği için bu alanda iş kuracak veya işçi olarak çalışacaktır. Köyden şehre göçen ailelerin çocuklarının okuması kolaylaşacak, ailelerin gelir düzeyi artınca yaşam kalitesi yükselecek refah artacaktır.
Mantı satışı yapan işletmeler, tirit imalatını da çeşitlerine ekleyecekler mantı satışları da olumlu etkilenecektir. Tirit yaygınlaşınca, “Tirit yufkası“ paketleme sektörü oluşacaktır. Restoran, lokanta gibi ticari işletmeler çeşitlerine tirit ekleyerek, müşterileri artacaktır.
Yöresel işaret taşıdığı için MARKA alma yoluna gidilecektir, Sinop ticari olarak yeni bir ürün kazanacaktır.”
Sayın Dekan, “çalışmayı birlikte yürütebiliriz. Dernek ve Üniversite işbirliğinde projeyi Sinop’a kazandırabiliriz” dedi.
Birlikte çalışma takvimi belirlendi. Belirlenen tarihte yapılacak toplantılarda görev dağılımı yapılması kararlaştırıldı. Sinop’a kazandırılması dileğiyle, ev sahipliği için kendilerine tekrar teşekkür ediyoruz.
İlk efsanemiz şöyle. Vaktiyle seyyar berberlerin yasak edildiği bir dönem varmış…
Bu dönemlerde belediye zabıtasını gören berberler sürekli kaçış halindedir. O yasak döneminde berberlerin tek ekipmanı olan tas ve tarağı toplayıp kaçışı bugüne ‘tası tarağı toplama’ olarak geçmiş.
Bağdat’ta Abbas Oş adında meşhur bir dilenci varmış. Mevsimine göre ya cerre çıkmak (yardım toplamak) yahut dilencilik yapmak suretiyle zengin olmuş. Bütün Bağdat’ın tanıdığı bu adamın şöhretinden istifade etmek isteyen bir sefil, Abbas’ı kollamaya başlamış.
Nihayet bir Ramazan gecesinde hamama girdiğini görüp, ardınca içeri dalmış ve kurna başında yanına yaklaşıp şöyle demiş:
Efendim! Bendeniz dilenciliğe başlamaya karar verdim.
Umarım ki bu asil sanatın inceliklerini bu kulunuzdan esirgemezsiniz. Ne türlü usul ve kaidesi var ise bilcümle öğrenmek isterim. Şu mübarek geceler hürmetine lütfediniz.
Bir, her nerede olursa olsun istemeli.
İki, her kimden olursa olsun istemeli.
Üç, her ne olursa olsun istemeli.
Yeni dilencimiz bu kuralları duyunca hemen Abbas’ın elini öpmüş ve ‘Ben fakirim, bir şeyler ver bana?’ demiş.
Abbas şaşırmış, kendisinin de onun kadar fakir bir dilenci olduğunu hatırlatmış.
Yeni dilenci ikinci kuralı hatırlatmış, herkesten dilenebileceğini söylemiş. Abbas artık diyecek bir şey bulamamış ve ‘Bu kurna başında ben şimdi sana ne verebilirim be adam? Elbisem dışarıda, paralarım evde. İşte ortada bir tasım, bir tarağım var!’
Dilencimiz üçüncü kuralı hatırlatmış, “Her ne olursa olsun istemeli, ben tasa tarağa da razıyım.”
Abbas’ın dili tutulmuş, tasını tarağını alıp hamamdan çıkıp gitmiş. O günden sonra dilenciliğe tövbe eden Abbas neden bu yoldan ayrıldığını soranlara ‘Tası tarağı toplattık, bu işler bizden geçmiş…’ dermiş.onedio.com
Mehmet Kadir KOCABAŞ: Osmanlı İstanbul’unda elit kesimin gittiği meyhanelere “Gedikli” denirdi. Bunlar loncaya bağlı legal yerlerdi. Orta sınıfın müdavim olduğu illegal meyhaneler ise “Koltuklu” idi.
19. Asrın ortalarında sadece Istanbulda 80 gedikli vardı. Koltuklularla birlikte sayının 1000 olduğu tahmin ediliyor. Alt gelir gruptakilerine hizmet eden seyyar meyhaneciler ise “Ayaklı” diye anılırdı.
Sayıları 800’ü geçen ayaklılar, başlarında şerbetiye denen bir başlık ve omuzlarında peşkir ile gezinirlerdi. Bu onların tanınma alametleriydi. Bellerinde koyun bağırsağına doldurulmuş rakı ve kaftanlarının içinde ise kadehler bulunurdu. Bu kadehlere rakı tası anlamında “tas-ı arak” adı verilirdi. Zabıta baskını söz konusu olunca tas-ı arağını gizleyerek kaçmaları gerekiyordu. Bugün kullandığımız “tası tarağı toplamak” deyimindeki tarak, bilindiğiniz saç tarağından değil rakı anlamındaki “arak” tan gelmektedir.(Taner Iriz’den alıntı).
Annem, evi, babamı ve bizi terk ettiğinde ben altı yaşında, abim sekiz yaşındaydı. Annemin babamı terk etmesini o yaşta bile anlamıştım da, bizi terk etmesini anlamamıştım. Anne çocuklarını terk eder miydi?
Babam, annemi döverdi. Babam beni, abimi döverdi. Ben o yaşlarda babalar döver diye biliyordum. Babalar döver…
Anneler olmayınca, evlerin yalnız dört duvardan ibaret olacağını da, annem gidince öğrenmiştim. Sabahları Elinizi, yüzünüzü yıkayın, kahvaltı hazır” diyen olmadığı gibi, günlerce aç kalsan, “Aç mısın?” diye soranında olmadığını öğrendim.Öğrendiklerim içinde canımı en çok yakan şey ise, anne kokusu olmayınca, çocuklar kaç yaşında olursa olsun, büyüdüğüydü.
Ben altı yaşında büyüdüm.
Annem evi terk ettiğinden sanırım on gün sonra evimize polisler geldi. Söylediklerine göre, annem intihar etmiş. Elinde sıkı sıkı tuttuğu bir zarf varmış.
Zarfın üzerinde, kızım ve oğluma verilsin, yazıyormuş.
Ben o zamanlar okumayı bilmiyorum, nasıl okuyacağım? Abim okudu, mektubu dinlerken, ağladım. Abim de ağladı. Biliyor musunuz, ben en son o gün ağlamıştım ve şimdi bunları yazarken. Elimde o mektup, yeni bir mektup yazmama gerek yok. Annemin yazdıkları ile benim hayatım arasında fark yok. O genç yaşta intihar etmekten başka çare bırakılmayan kadın, ben yaşarken ölüme mahkûm kadın.
Annem, bizi terk edince, baba evine gitmiş. Babası sinirlenmiş. Kadın dediğin evinde otururmuş. Kadın dediğin, ağzı dolu kan olsa, kızılcık şerbeti içtim, demeliymiş. Ona o evde yer yokmuş. Annem dedeme yalvarmış. “Bir ay kadar kalayım, sonra bir çare bulurum, çocuklarımı yanıma alır, yeni bir hayata başlarım” demiş.
Vay! Vay! Vay! Kadın tek başına yaşayacakmış. Dedemin namusunu beş paralık edecekmiş, kahveye bile gidemez edecekmiş, ölsün daha iyiymiş.
Annem o akşam, çamaşır ipini hiç düşünmeden boynuna geçirmiş. Bunları yıllar sonra anneannem ölüm döşeğinde, ben on dokuz yaşında iken anlattı. Babam, annemin ölüm haberini alınca, hiç üzülmedi. Bizi yetiştirme yurduna vereceğini söyledi. Abim sekiz yaşındaydı ama her şeyi biliyordu. Biz artık orada yaşayacakmışız. Orası bizim evimiz olacakmış. Birbirimizden ayrılabilirmişiz, Kardeşler birbirini unutuyormuş. Biz unutmazmışız ama çok yıllar sonra birbirimizi tanımayabilirmişiz, onun için ikimizde annemin mektubunu saklamalıymışız.
Saklarız da tek mektup var, nasıl ikimizde saklayacağız, diye sormama gerek kalmadan, abim makasla mektubu boyundan tam ortadan kesti. Cümlelerin baş tarafı olan kısmını bana verdi. Cümlelerin baş kısmı bende olunca, ben okumayı öğrenince devamını tahmin edermişim. O zaten ezberlemiş.
Halam bizim yurda gönderileceğimizi öğrenince, bize geldi. Babama “Kız çocuğu yurda verilmez. ”Ben alayım hayatı” dedi. Kız çocuğunun yurda neden verilmeyeceğini de, halamla yaşamaya başladığımda anladım. Kız çocuğu demek, evde iş yaptırılacak bedava hizmetçi demekti. Halam, bir gün olsun ismimi söylemedi. İsmim, Uyuşuk olmuştu. Uyuşuk su getir… Uyuşuk şu tabakları yıka… Uyuşuk şu çoraplarımı bir güzel sabunla…
Abim ayda bir kez halama beni ziyarete geliyordu. Yurtta rahat olduğunu söylüyordu. Bende rahat olduğumu söylüyordum. Abim üzülsün istemiyordum. Acaba abim de, ben üzülmeyeyim diye mi, rahatım diyordu? Bunu sormaya hiç cesaret edemedim.
Okula başlamıştım. Sınıfta okumayı ilk öğrenen bendim. Nasıl öğrenmeyeyim, annemin mektubunu okuyacaktım. Mektupta, “Hayat güzel kızım, ben seni…” yazan cümlenin bu kısmından kesilmişti. Ben her gece yatağımda, o cümleyi farklı tamamlıyordum.
“Hayat kızım ben seni ÇOK SEVİYORUM.”
“Hayat kızım ben seni ÇOK ÖZLEDİM.”
“Hayat kızım ben seni BEKLİYORUM.” Cümleye eklediğim sözcüğe göre hayal kuruyordum. Hayallerimde hep mutluydum. İnsan mutsuz hayal kurar mı?
Ortaokulu bitirdiğimde, halam artık okula gitmeyeceğimi söyledi. Oysa ben okumak istiyordum. Okuyup, ayaklarımın üzerinde durabilmek ve abimle bir evde yaşamak…
O yaz mahalle bakkalı üç çocuklu Hasan Amca’nın karısı kanserden öldü. Çok üzüldüm. Üç çocuk ne yapacaktı, annelerinin kokusunu ne çok özleyeceklerdi. Anneler neden ölüyordu? O üç çocukta benim gibi isimlerini unutacak, uyuşuk mu olacaklardı?
Ben Hasan amcanın çocuklarına üzülürken, meğerse Hasan amcanın sözlüsü olmuşum. Sekiz bileziğe, üç bin liraya satılmışım. Yaşım resmi nikâh için küçük olduğundan, kırk gün sonra, imam nikâhı ile Hasan Amcanın karısı oldum.
On beş yaşındaydım. Hasan amcanın karısıydım. İki, beş, altı yaşında üç çocuğum vardı. Birde bir çocuğum olmasını öğütleyen halam… Benimde bir çocuğum olmalıymış ki, yerim sağlam olsun. Hasan amca başka kadınlara gitmesin.
Hasan amcadan ilk tokadı, Hasan amca dediğim için yedim. Bir kadın kocasına, “amca” der miymiş… Ben altı yaşında annem gittiğinde susmayı öğrenmiştim. Hiç der miydim, İnsan on beş yaşında bir kıza karım der mi, diye…
Hasan amca bana tokat attığında, üç çocuk babasının ayaklarına sarıldı. “Hayat ablamı dövme, o bizimle oyun oynuyor. Masal anlatıyor” diye yalvardılar. Ben, o çocukların ablasıydım. Masal diye anlattıklarım ise hayallerimdi.
Hasan amca evden gidince, aynanın karşısına geçtim. Hasan demeyi öğrenecektim. Her Hasan, deyişimde aynada, Hasan amcanın, tepeden saçları dökülmüş başı, burnunun üzerine düşmüş gözlüğü, göbeğiyle görüntüsü belirliyordu. Ben her Hasan dediğimde suç işlemiş gibi utanıyordum. Hasan amcaya, Hasan diyemiyordum.
Aynanın karşısında deneme yaparken, Hasan amcanın altı yaşındaki oğlu yanıma geldi. “Hayat abla” dedi “Annem, babama bey derdi. Sende bey de.”
Bey, evet, evet bey iyiydi. Eğilip kara gözlü, hayallerimi masal diye dinleyen, Sami’yi öptüm. Beş yaşındaki Elif’i, iki yaşındaki Zehra’yı da çağırıp, onlara masal anlatmaya başladım. O gün masalıma; Tatlımı tatlı, güzel mi güzel altı yaşında, ismi Masal olan bir kız çocuğu varmış. Masal annesini kaybetmiş. Her yerde annesini aramış, bulamayınca hayaller ülkesine gitmiş. Masal, hayaller ülkesinde o kadar mutluymuş ki, bir daha gerçek dünyaya gelmemiş, diye başladım.
Masal, masalımda hep mutluydu. Hep gülümsüyordu. Her gün çocuklara Masal’ın masalını anlatıyordum. Çok mutluyduk.
Hasan amcada iyiydi. Artık, Bey diyordum. Zaman zaman öfkeleniyordu ama ben onun neden öfkelendiğini anlıyordum. O sekiz bilezik ile üç bin liraya bir masal abla satın almıştı. Oysa o, bir kadın almak istemişti.
Abim ziyaretime geliyordu. Her geldiğinde, annemin mektubunun yarısını vermek istediğini söylüyordu. Kabul etmiyordum. Mektubun diğer yarısını okursam, Masal hayal ülkesinden, acımasız dünyaya dönecek, mutsuz olacak gibime geliyordu. Benim tüm hayalim, mektubun diğer yarısı üzerine kurulmuştu.
Kırk yaşına geldiğimde, masalımı dinleyen çocuklarım büyümüştü. Sami doktor olmuş, tayini bir başka şehre çıkmıştı. Ne zaman mutsuz olsa, beni telefonla arayıp, “Hayat abla” diyordu “Bana masal anlat” Ben hemen Masal’ın hayaller ülkesindeki serüvenlerini anlatmaya başlıyordum.
Elif öğretmen olmuş, evlenmişti. Bir kız torunum olmuştu. İsmini Hayat koymayı çok istemişlerdi. İzin vermedim. Elif, “O zaman torunun ismi Masal, olacak” dedi. Torunumun ismi, Masal.
Zehra’m benim küçük kızım, veteriner olmuştu. “Hayat abla, hangi hayvan huzursuzluk yapsa, masal anlatıyorum, sakinleşiyor” diyordu. Zehra da evlenmişti. Bir erkek torunum olmuştu. Torunuma masallarımda ki, Masal’ın arkadaşının ismini koymuştu. Kahraman.
Kırk beş yaşımda iken, Hasan Amca yani Bey’im öldüğünde çok üzüldüm. Son sözü, “Hakkını helal et” olmuştu. “Hakkını helal et”
Tüm içtenliğimle hakkımı helal ettim. O iyi bir insandı.
Hakkımı, on beş yaşında kız çocuklarının evlenmesinde bir beis görmeyen zihniyete ve bu zihniyeti destekleyenlere helal etmiyorum.
Hakkımı her gün şiddete maruz kaldığını bildikleri kızlarının boşanmasını namussuzluk sayan, kör zihniyete ve bunu destekleyenlere helal etmiyorum.
Hakkımı yaralı bir kuş gibi, çaresizce umutlarına düşmüş çocuklara merhametsiz davranan yüreklere helal etmiyorum..
ALINTI
BİLKE YORUM: Yaşanmış bu olay, bir filmde konu edilmişti. Film senaryosu ya, bizden uzaklarda birileri yaşamış yazık, biraz hüzün ve sonra yine yaşama devam değil mi?
Kalbur üstü mü, bilgi sahibi mi, halktan biri mi, sokaktaki kişi mi diyelim; bu konu üstüne her kademede insanın söyleyecek bir sözü olacak mutlaka. Kapitalizm, liberalizm, neoliberalizm, emperyalizmin sonuçları diyen olacak. Kız kısmı dizini kırıp oturacak diyen olacak. Müslümanız, kadınlar evden dışarı çıkmaz, dinimizin gereği tabii ki diyen de. Çözüm bekliyorsak, adım gerekli, sorun çözücüler gerekli. Doğru seçmek gerekli.
Yaşananlar, beş yüz yıl önce de vardı, bu gün de var. Afganistan’da da, Arap ülkelerinde de, Türkiye’de de, Sinop çevresinde de var. Bu toplumun her ferdinin sesini duyurmaya ihtiyacı var. İnsan gibi yaşamaya hakkı var. Toplumun sesini duyan ve çözüm üretenlere ihtiyacı var. Okuyalım, okutalım, sesimizi duyuralım.
– “Burada oturuyorsun galiba, ev senin mi amca dedi?”
Amca,
– “Yok oğlum kiradayiz, hanımla ben idare ediyoruz.” dedi.
Öğrenci
– Peki dedi. Gitti ev sahibini buldu.
Evi satın alıp amcaya verdi. Üstüne hatırı sayılır bir paket para da bıraktı.
Amca,
– Aman oğlum ne yaptın? Ne gerek vardı? dedi.
Öğrenci;
– Amca, senin az kurun olmasaydı
ben aç yatar, aç kalkardım.
İhtimalle okulu bile bitiremezdim.
Şimdi öyle zenginim ki!
İnan benim sana verdiğim, senin bana verdiğinden daha değersiz.
Sen hakkını helal et o bana yeter.
Sarıldılar, ağladılar.
Ahh insanlık.
Cömertlere selam olsun..
BİLKE YORUM: İller, mahalleler, sokaklar görevliler tarafından her gün taranıyor. Açlar, yoksullar her an tespit ediliyor. Neye ihtiyaçları varsa, istemeden temin ediliyor. İnsanları mutlu olan ülkelerde suç işlenmez, suçlu olmaz, hapishaneler dolmaz.
İŞTE, kurumlar bunun için var. Bu hayalimizi gerçekleştirecek duruma geldiğimizde NE MUTLU BİZE diyebileceğiz.
Türkiye’nin en önemli liselerinden olan İstanbul Erkek Lisesi, 1925 yılında enteresan bir olaya sahne oldu. Öğretmene şaka yapmak isteyen bir öğrenci tüm sınıfın kaderini değiştirdi. İstanbul Lisesi’nin onuncu sınıf öğretmeni Salih Hoca ile öğrenciler arasında garip bir olay gerçekleşir.
İstanbul Lisesinin onuncu sınıfı öğretmen sandalyesine bir iğne yerleştiren öğrenciler, pusuya yatıp Salih Hoca ’nın iğnenin üstüne oturmasını izleyeceklerini düşünürler. Öğretmen zili çalınca o sınıfta dersi bulunan Arapca öğretmeni (Salih Hoca) sınıfa giriyor. Sandalyeye oturacağı zaman cübbesini iki eliyle düzeltirken eli bir iğneye değen Salih Hoca ise oturduğu yere bir iğnenin yerleştirildiğini hisseder, sandalyeye oturmaz ve Deftere imzasını attıktan sonra ;
“Ben bu muameleye layık değildim, sizlere çok teessüf ederim” diyerek dershaneyi terk eder.
Meseleyi Müdür Besim beye bildiriyor ve istifasını veriyor. Ondan sonra hızlıca araştırmaya geçen disiplin kurulu işin failini bir türlü bulamaz. O sınıfın dersleri durdurulur ve araştırmalar devam eder. Fakat hiçbir öğrenci itirafta bulunmaz. Sonrasında 1925 yılının öğretmenler toplantısı düzenlendiği gün öğretmenler odasında çaylar içilirken odaya birden Müdür ile lisenin güvenliği içeri girer ve müjdeyi verir… Muhterem hocamız Salih efendinin sandalyesine iğneyi koyan iğneci sınıfın tamamen ihracına karar verdik. Çünkü failini ele vermiyorlar…”
Sonrasında ise sınıftaki 41 öğrenci İstanbul Erkek Lisesi ’nden Bursa Lisesi ’ne sürgüne gönderilir. Olaydan seneler sonra ise Salih Hoca nin sandalyesine iğneyi koyan kişinin başka sınıftan olduğu anlaşılır. Ama İğneciler olarak adlandırılan ve Bursa ’ya sürgüne gönderilen sınıf ise çoktan mezun olmuştur bile 1925 yılının 10’uncu sınıfı, yani “iğneciler” arasından kimler çıktı:
228 Sait Efendi: Arkadaşları arasındaki lakabıyla H2O, yani sulu Sait. Ünlü hikayeci Sait Faik Abasıyanık.
697 Rahmi Efendi: Ünlü hekim, politikacı, şair ve akıl hastalıkları uzmanı Dr. Rahmi Duman.
748 Saffet Efendi: Ünlü hukukçu Saffet Nezihi Bölükbaşı.
725 Feridun Efendi: Ünlü gazeteci ve yazar Hikmet Feridun Es. Sabri Efendi:
Türk politika ve diplomasi hayatının unutulmaz isimlerinden, eski Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil. Sıtkı Efendi: Demokrat parti döneminin ünlü bakanlarından Sıtkı Yırcalı. Hikmet Feridun ES’in şu sözü çok meşhurdur. “Biz 43 iğneci idik. Fakat sonradan o kadar çok kişi iğneci sınıftan olduğunu iftiharla iddia etti ki, hayret etmemek mümkün değil …”
“Koca sınıf Bursa’ya sürülüyor, veliler müdürün odasını basıp tehdit etmiyor. Disiplin kurulunda ki hocalar tehdit edilmiyor. Kalitenin tesadüf olmadığı, ahlaklı olmanın kişiye ve topluma ne kadar büyük bir etkisi olduğunu tekrardan anlamış olduk.”
flood alıntı
BİLKE YORUM: Kararlılığın insan için önemini vurgulayan bu gerçek, geçmişin dostluğunun ne kadar HAS olduğunu gösteriyor bize. İnsan ayaklarını ne kadar sağlam basarsa o kadar yalpalamaz. Elektronların halkalara yerleşirken karar sayısını bilmeleri ve diğer halkaya otomatik olarak geçmeleri gibi. İnsan iradesi doğru kullanıldıkça otomasyona geçer ve doğal sisteme uyumlu davranır, kimsenin gölgesi, esiri olma durumuna düşmez. Sınıfın birlikte hareket edişi bize ders oldu, herkesin ders çıkarılması dileğiyle.
Ben Samsun’da bir lisede coğrafya öğretmenliği yapıyorum. Yaklaşık 7 yıldır buradayım. Ve her yıl 10. Sınıflarda bitki coğrafyası konusunu işlerken öğrencilerime bir meyve ağacı fidanı dikme ödevi veriyorum. Öğrenci fidanını dikerken çektiği videoyu gösteriyor ve notunu alıyor.
İnternette hazırlanan birçok ödeve göre daha yararlı bir çalışma olduğunu düşünüyorum. Ve bu uygulamayı sürdürmeye devam edeceğim inşallah. Şimdiye kadar yaklaşık 80 fidan kendim diktim, 400 civarinda öğrencilerimin dikmesine vesile oldum.
)
Bu tür uygulamalar birçok farklı branşlarda uygulanabilir ve Türkiye geneline yayılabilirse çok daha güzel sonuçlar ortaya çıkarır diye düşünüyorum. Sevgi ve saygılarımı. sunuyorum.
Sezai AKIL
Kaynak: Sosyal Bilgiler Bilgi ve Görsel Arşivi
GÜLÜMSE BLOG ‘TAN ALINTI
BİLKE YORUM: Yaratıcı ve çalışkan insanlara ihtiyacımız var. Durum, konum, koşul ne olursa olsun, ne kadar engelle karşılaşırsak karşılaşalım yılmamalıyız. Durağan değil, hareket halinde olan, kendini tekrar etmeyen, çıkarcılara karşı gardını alan insanlar olmalıyız. Karşı durmak pasif söylem, pasif eleştiri de kalmamalı. Çalışmak ve üretmek örneklerini artıralım. Bu öğretmenimiz gibi, bireye ve topluma kazandıracak çok şey var. BİLKE
Derneğimizin kuruluş günlerinde yaşadığım duygu yoğunluğu, toplumun ihtiyaçlarına cevap bulmak heyecanı, bizi bu günlere getirdi. BİLKE adı bile, şiir gibi ilhamla gelmişti. Sinop ve çevresinde yaşanan problemleri çözmeyi hedefleyerek kurmuştuk derneği.
4K KÖY KENT KÜLTÜR KÖPRÜSÜ PROJESİ KÖY ATÖLYESİ
Araştırmalarla geçen zamanlarım, öğretmenlik yıllarım toplumun CIZ noktalarını önüme serivermişti. Yurdumun, boyutları dağları aşan problemlerinin bir ucundan da biz tutmalıydık.
80-90’lar sonrası, AB uyum yasalarına göre köylerin boşalmasıyla, bu sorunlar kapanmayacak yaralar açtı. Kente göçen, iki kuruş ekmek parası için toprağını bıraktı. Kadınlar kızlar tarlada çalışmak yerine evde oturmayı tercih etti. AVM’ler, ZİNCİR MARKETLER oh ne güzeldi. Güneş altında çalışmak yok, para az olsa da tarlada, ahırda terlemeden yaşamanın keyfini çıkarıyorlardı.
Ne yapsalardı, toprak gübre istiyor, traktör, döver- biçer istiyor, para yetmiyordu. Ormanlar kesildiği için domuzlar köylere, tarlalara saldırıyor, ekilen tarlaları talan ediyordu. Tarlalara, çelik tel örgüler yapsan para, araç alsan para, mazot alsan para, gübre alsan para. Ne olacak bu işin sonu dediler ve göçtüler köylerden.
Büyük şehirlerde nüfus patlaması yaşandı, eğitim seviyesi düştü. Özel okullar rağbet görmeye başladı. Çocukların kaliteli eğitim alması zorlaştı. Bir de köyden göçemeyenler vardı. Çocukları YBO’na gidenler, taşımalı eğitim görenler.
ÖĞRENCİLERİMİZE BİLGİSAYAR DAĞITIMI
BİLKE, okuma isteği olan çalışmaktan yılmayan başarılı çocuklara ulaştı. Her hikaye birbirinden etkileyici idi ve bizi kamçıladı. Onlar da eşit koşullarda eğitim almayı hak ediyor. Çobanlık yaparken üniversite sınavlarına hazırlanan ve derece yapan gençler yalnız bırakılmamalı dedik ve onlara ulaştık. Eğitim seviyesi Türkiye genelinde düştü. Yine de çocuklarımız, gençlerimiz için meslek sahibi olma yolunda elimizden geleni yapacağız.
Olumsuzluklara karşı alternatif yaratmak konusunda destekçilerimiz artıyor. Şeffaf dernek anlayışımızla, işletme defterimiz, dekontlarımız, belgelerimiz açıktır. Yüreğimizde yurt ve insan sevgisi ile yürümeye devam ediyoruz. Burs öğrencilerimiz için koşullara, BURS BAŞVURULARI kategorimiz ve sayfamızdan ulaşabilirsiniz. Gönlü zengin olanların desteklediği bir dernek olarak, bir kuruşumuzu hibe etmeden, hesabını vererek yolumuza devam ediyoruz.
NOT: 2019 yılında toprağa verdiğimiz canım babam, Sinop’un dağ köyü TİLKİLİK’ten 13 yaşında okumak için 1944 yılında SİNOP’A kaçmış. Valiye gidip okumak istiyorum demek için. Cafer SARIKAYA ANILAR kategorimizde el yazısı ile yazdığı yaşamını okuyabilirsiniz. 4 çocuğunu okutan, üniversite mezunu ve meslek sahibi yapan babama minnettarız. O nesil Türkiye Cumhuriyeti için çok duyarlıydı, Projeyi, Atatürk ve silah arkadaşlarının kanları ile suladığı bu coğrafyada kurduğu Cumhuriyete duyarlı nesle adıyoruz. A. Yaşar SARIKAYA
Kimsesizliğimi buldum bir köşe başında, duvar dibinde.
Yanına gittim, diz çöktüm onun gibi… Yanakları ıslaktı. “Nerelerdesin?” diye sordum, sitem dolu. “Birbirimizden başka kimsemiz olmadığını bilmiyor musun?” dedim.
Başını kaldırdı, elinin tersiyle gözlerini sildi.“Biz birbirimizin kimsesi değiliz, kimsesizliğiyiz,” dedi…
Öksüz olmak, yetim olmak zordur. Kapı önünde saçlarını okşayan bir el yoktur… Yok olanlarla var olmaya çalışmak zordur. Zordur, ama yaşama isteği daha ağır basar; acıyan yerlere tuz basılır, yüreğin sesini kısarak hayata tutunulur.
Büyümek dedikleri, azalarak yola devam etmektir bir bakıma…
Her parçanı bir yerde bırakarak; yüreğini nasırlaştırarak asılmaktır küreklere.
Belki daha güzel olmayacak ama bir şeyler değişecek. Değişen ne olur bilinmez. Mekan mı, hissettikleriniz mi, yoksa tamamen benliğiniz mi, ama bir şeyler değişmelidir.
Sıkılırsınız bu kimsesizlik halinden. Konuşamamak, dertleşememek, kafanızı koyacak bir omuz aradığınızda her daim boşluğa düşmek… Zordur bunlar… Planlarına kimseyi dahil edememek, keyif aldığınız şeylere katılacak birini bulamamak… “Çok mu zor bunlar” ya da “hak etmiyor muyum” diye düşünürsünüz.
Kilitli bir kütüphanede durmadan tozlanan, hiç okunmamış bir kitap gibi merak da edilmemektir kimsesizlik…
Yaşınız beş ya da elli beş; baba ya da çocuk, artık her kimseniz… Kimseyi kimsesiz bırakmayın, kimsesiz kalmayın!.