(Başkalarını kızdıracak, üzecek, gereksiz, münasebetsiz söz söyleme anlamında bir deyim.)
ÇAM DEVİRMEK
Zengin bir adamın, Göztepe Erenköy taraflarında, sekiz on dönüm bahçeli, büyük bir köşkü varmış. Adam bu bahçenin bir köşesine bir bina daha yaptırmaya karar vermiş. Eski binalar hep ahşap yapıldığı için, gereken keresteyi tomruk halinde getirtmiş ve inşaat yaptıracağı yere istif ettirmiş. Bu tomrukların içinde çam, gürgen, meşe ve ceviz ağaçları da bulunuyormuş. Sayfiye mevsimi olmadığı için Nişantaşı’ndaki konağında oturan zengin adam bir sabah, köşküne gitmiş ve köşkün saf bekçisine emir vermiş:
-Bir hızarcı bul, bahçedeki ağaçların arasındaki çamları biçtir, tahta ve kalas yaptır demiş.
Saf uşak da efendisinin emri üzerine hızarcıları bulmuş. Çam tomrukları yerine, köşkün bahçesinde ne kadar kıymetli çam ağacı varsa kestirip devirmiş. Bu akılsız uşağın adı, çam deviren uşak kalmış.
Güme Gitmek: Zamanında yeniçeriler suçluları yakalayıp zindana kapatırlarken “HOOOPPP GÜM” şeklinde nara atarlarmış. Ancak aynı “kurunun yanında yaş da yanar” atasözünde olduğu gibi bazen zindana atılanlar arasında suçu olmayanlar yani masum kişiler de bulunurmuş. İşte halk suçsuz bir vatandaşın zindana atıldığında, günahsız yere hapse götürülüyor anlamında “Adamcağız güme gitti, yazık oldu” demiş.
Avucunu Yala: Bu deyim, kışın karlı ve soğuk havalarda inine kapanarak, tabanlarının altını yalamak suretiyle karın doyurmaya uğraşan ayıların hareketinden alınmadır. Çünkü ayılar kışın arasa da yiyecek bulamaz hareket edecek olsa da, boşuna enerji tüketmiş olur. Bunu iyi bilen ayılar kış uykusuna yatar. Ayağını yalamakla yetinir yazın gelmesini bekler. Başka yapacak bir şeyi yoktur.
Halit AKÇATEPE ile Münir ÖZKUL, Aralarında konuşup gülüşüyorlardı.
Tarık AKAN da;
Oturmuş bir köşeye,
Dalıp dalıp gidiyordu…
Yanına gittim…
Çorba içme saatiydi,
Çorba içtik ve
-Hayırdır… dedim.
-Neyin var?
-Yok bir şeyim, dedi.
Üsteledim…
Zor da olsa anlatmaya başladı:
“Mühendislik fakültesindeyken;
Okula yakın bir yerde,
Bir matbaacı arkadaşım vardı…
Cebinden kitaplar basar,
İnsanlar okusun diye uğraşırdı…
Bugün gelirken ona rastladım,
İşleri bozulmuş.
Kapatmak zorunda kalacakmış dükkânı” dedi…
Çekimler iyi gidiyordu,
Münir’in yanına gittim.
Durumu anlattım…
Yevmiye usulü çalışıyorduk.
Münir, bunu epey dert edindi.
Hani o can alıcı sahne var ya:
Münir’in o güzel tiradı.
Saim Bey’ in kapısından içeri girer,
“Sen değil, ben büyüğüm, ben…” diye noktalar…
İşte o sahnede,
Herkesin eli ayağı buz kesti.
Yarım saat bir sessizlik oldu…
Gün bitti, yevmiyeler dağıtıldı.
O gün ne olduysa,
Hepimiz 3’er yevmiye aldık.
Münir 10 yevmiye almıştı…
Herkes aldıklarını bir araya getirdi topladık
ve Tarık AKAN’a uzattık…
Kabul etmedi…
Zorla kabul ettirdik…
Matbaadaki işler düzelene kadar,
Her gün biraz daha destek olduk…
Bugün,
Tarık’ın vesilesi ile o matbaa halen çalışıyor
ve geçtiğimiz gün,
20 bin adet kitap basıp,
Tüm ülkedeki okul kütüphanelerine yolladı…”
Adile NAŞİT – 21.06.1985
Kitabın adı ne miydi?
NUTUK…..
“Dostum dostum,
Güzel dostum.
Bu ne beter çizgidir bu?
Bu ne çıldırtan denge?
Yaprak döker bir yanımız,
Bir yanımız bahar bahçe…”
O güzel insanlar mı?
O güzel atlara binip gittiler…
Ruhları şâd olsun…
Saygı, özlem ve minnetle…
Alıntıdır.
Okurken gözlerim doldu ve sizlerle de paylaşmak istedim. Gerçekten eski dediğimiz, o eski kuşakların insanları, Yeşilçamın sanatçıları, o günler deki, dostluklar, insanlık herşey bir başka güzelmiş… Şimdi okurken bile insanın içi, o güzellikleri, iyilikleri özlüyor.
Bir gün Budha, bir köyün içinden geçerken, genç bir adam karşısına dikilmiş ve ona hakaret etmeye başlamış.
“İnsanlara eğitim vermeye hakkın yok!” diye haykırmış ona…
“Bilge olduğunu düşünüyorsun ama herkes gibi aptalsın, hayatın yalan” demiş.
Budha bu sözlerden dolayı hiç incinmemiş ve delikanlıya sakince bir soru yöneltmiş:
“Merak ediyorum. Diyelim ki birine bir hediye aldın, ama o kişi bu hediyeyi kabul etmedi.
Bu durumda hediye kime aittir?”
Genç adam bu soru karşısında afallasa da, cevaplamış:
“Bana ait olurdu elbette, hediyeyi alan benim sonuçta.”
Budha bunun üzerine gülümsemiş ve şöyle demiş:
“Evet, doğru. Ve aynısı senin öfken için de geçerli…”
“Eğer bana karşı öfkeliysen, ama ben senin hakaretlerini kabul etmiyorsam, öfken sana geri döner. Mutsuz olan bir tek sen olursun. Tek yaptığın kendini incitmek olur.”
Genç adamın kafası iyiden iyiye karışmıştır.
Buda devam eder:
“Kendini incitmek istemiyorsan, öfkenden kurtulmalı ve insanları sevmeye çalışmalısın.”
İnsanlardan nefret ettiğinde, mutsuz olan sen olursun. Ama insanları sevdiğinde…”
Budha gülümser,
“Herkes mutlu olur…”
İşte böyle. Yine Budha nın tanımına göre öfke, zehir içip karşındakinin ölmesini beklemekten farksızdır.
O yüzden öfkenize yenik düşmeyin, öfkenize teslim olmayın.
Adamın biri güneşli bir gün, ilk defa gittiği küçük bir kasabada şaşkın şaşkın gezinirken yol kenarında duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa :
“-Buraların yabancısıyım. Parkın hemen yanı başındaki fırını arıyorum, çok yakın olduğunu söylediler. Yerini biliyor musun?”
Çocuk arabanın penceresini iyice açtıktan sonra :
“-Ben de buraya ilk defa geliyorum…” demiş. “-Ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde..!” diye ilâve etmiş…
Adam, çocuğun da yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş. Çocuk:
“-Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? diye gülümsemiş. “-Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten…”
“-İyi ama!” demiş adam; “-Bunların parktan değil de, tek bir ağaçtan gelmediğini nereden biliyorsun?” Çocuk; “-Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez… ” diye cevaplamış .
“-Üstelik, manolyalar da katılıyor onlara. Hem biraz derin nefes alırsanız, fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu da duyacaksınız…”
Adam gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra, teşekkür etmek için döndüğünde çocuğun kör olduğunu fark etmiş. Çocuk ise, adamın konuşurken bir anda susmasından, kendisini fark ettiğini anlamış… Çocuk, ışığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken;
“-Üç yıl önce bir kaza geçirmiştim…” demiş,
“-Görmeyi o kadar çok özledim ki! Sizinkiler sağlam öyle değil mi?”
Adam, çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına yönelirken:
“-Artık emin değilim” demiş. “-Emin olduğum tek şey, senin benden iyi gördüğündür…”
Eski zamanların birinde bir adam hayatın anlamının ne olduğuna takmış kafayı…
Bulduğu hiçbir yanıt ona yeterli gelmemiş ve başkalarına sormaya karar vermiş.. Ama aldığı yanıtlar da ona yetmemiş. Fakat mutlaka bir yanıtı olmalı diyormuş.. Ve dolaşıp herkese bunu sormaya karar vermiş..
Köy, kasaba, ülke dolaşmış, bu arada zaman da durmuyor tabii ki …
Tam umudunu yitirmişken bir köyde konuştuğu insanlar ona:
-Şu karşı ki dağları görüyor musun, orada yaşlı bir bilge yaşar istersen ona git belki o sana aradığın yanıtı verebilir, demişler.
Çok zorlu bir yolculuk sonunda Bilgenin yaşadığı eve ulaşmış adam. Kapıdan içeri girmiş ve bilgeye hayatın anlamının ne olduğunu sormuş ..
Bilge “sana bunun yanıtını söylerim ama önce bir sınavdan geçmen gerekiyor” demiş. Adam kabul etmiş. Bilge bir çay kaşığı vermiş adamın eline ve içine de silme bir şekilde zeytinyağı doldurmuş.
Şimdi çık ve bahçede bir tur at, tekrar buraya gel … Yalnız dikkat et, kaşıktaki zeytinyağı eksilmesin, eğer bir damla eksilirse kaybedersin..
Adam, gözü çay kaşığında, bahçeyi turlayıp gelmiş. Bilge bakmış evet demiş “kaşıkta yağ eksilmemiş, peki bahçe nasıldı?”
Adam şaşkın…
Ama demiş ben kaşıktan başka bir yere bakmadım ki …
Şimdi tekrar bahçeyi dolaşıyorsun, kaşık yine elinde olacak ama bahçeyi inceleyip gel, demiş Bilge…
Adam tekrar bahçeye çıkmış, gördüğü güzelliklerle büyülenmiş, muhteşem bir bahçedeymiş çünkü… Geri geldiğinde bilge, adama “bahçe nasıldı” diye sormuş… Adam gördüğü güzellikler karşısında büyülendiğini anlatmış. Bilge gülümsemiş “ama kaşıkta hiç yağ kalmamış” demiş ve eklemiş:
– Hayat senin bakışınla anlam kazanır. Ya sadece bir noktayı görürsün, hayatın akıp gider, sen farkına varmazsın… Ya da görebileceğin tüm güzelliklerin tam ortasında hayatı yaşarsın, akıp giden zamanın anlam kazanır…
“Bir dilenci, otuz yıldır bir yol kenarında oturmaktadır. Bir gün onun önünden, bir yabancı geçer. Dilenci, eski şapkasını mekanik bir biçimde ona da uzatarak,
-Allah rızası için bir sadaka, der.
-Benim sana verecek hiçbir şeyim yok, der yabancı.
Sonra, -Sen neyin üzerinde oturuyorsun? diye sorar.
-Hiçbir şey, diye yanıtlar dilenci.
-Sadece eski bir sandık. Kendimi bildim bileli onun üzerinde oturuyorum.
-Onun içine hiç bakmadın mı? diye sorar yabancı.
-Hayır, der, dilenci.
-Niye bakayım ki, onun içinde hiçbir şey yok.
-Sen yine de bir bak, diye ısrar eder yabancı.
Dilenci yerinden kalkar ve biraz uğraştıktan sonra sandığın kapağını açmayı başarır. Ve o, şaşkınlık ve sevinç içinde, sandığın altınla dolu olduğunu görür. Ben size verecek bir şeyi olmayan ve size içinize bakmanızı söyleyen o yabancıyım.
Bu meselede olduğu gibi herhangi bir sandığın içine değil, çok daha yakın bir yere, kendi içinize bakmanızı söyleyen biri…
‘Ama, ben bir dilenci değilim ki,’ dediğinizi işitir gibiyim.
Gerçek serveti, yani Var’lığın ışık saçan sevincini ve ona eşlik eden derin, sarsılmaz huzuru bulamamış olanlar, büyük bir maddi servete sahip olsalar dahi dilencidirler.
Onlar haz ve doyum kırıntılarını, onaylanmayı, güvenliği ya da sevgiyi dışarıda aramaktadırlar.
Oysa onların içinde sadece bu şeyleri içeren değil; Dünyanın sunabileceğinden, sonsuz derecede daha büyük bir hazine vardır…”
Sonbahar, Anadolu’da kışa hazırlık zamanıdır. Birçok bölgede adı ‘Güzle’ olan yerler vardır. Güzle, kırsal yerleşimlerde güzün geçirildiği, yaz ile kış arasındaki zaman diliminde kara kışı daha kolay geçirebilmek için yiyeceklerin hazırlandığı bölgeyi işaret eder.
Tarhana, bulgur, nohut, fasulye; toprak ne verdiyse kurutulup kışa hazırlanır. Turşu, pekmez, pestil ve meyve kurutma (kak) geleneği eskiye dayansa da salça ve reçel yapımının geçmişi çok eski sayılmaz. Her mevsimin meyvesi farklı biçimde değerlendirilir ancak dallarda unutulan ya da kuşların erkenden gelip yokladığı kimi meyveler vardır ki; yaşamı kırsalda geçen bir kuşağın belleğinde önemli bir yer tutar.
Kuş yeniği elmadan armuda, üzümden eriğe birçok meyvenin kuşlar tarafından bir bölümünün yenilip gerisinin bırakılmasıdır. Bir başka yanıyla da aslında “kurdun kuşun hakkı” bilinciyle yaşamını sürdüren insanların kuşlar için dalında bıraktığı meyveler de diyebiliriz bunlara. Ahlat, alıç gibi yabani meyveler de buna eklenir. Ancak dağda taşta kuşların yiyebileceği ne varsa bütün meyveler bu listeye eklenebilir. Bugünkü gibi kuşları hayvanat bahçesinde ya da belgesellerde görmeyen kuşaklar için insanın en eski yaşam yoldaşlarından biri olan bu canlılarla doğanın verdiklerini paylaşmak olağan bir şeydi. Her sofrada “Kurdun kuşun hakkı” vardı. Kuşların bir parçasını yediği elma, armut ya da üzüm gibi meyvelerin ısırılan kısmı sonbahar güneşinin altında hafifçe kurur, geri kalan kısmı ise tazeliğini korur. Kurdun kuşun hakkını düşünerek sofrasından kalkan insanlar da, kuşların dalda yarım bıraktığı o meyveleri hiç gocunmadan yerler. Hatta kimine göre “kuş yeniği” bir kiraz, elma ya da armut daha lezzetlidir.
Eğer dalında kalmış kuş yeniği, kuru bir kara kiraz bulduysanız, şanslısınızdır. Ya da küçük yapılı bir yaban armudu. Yaşadığı coğrafyaya duyduğu güvenle yola koyulan çobanlar, yolcular, askerler, çiftçiler ve gezginlerin azığına katıktır kuş yeniği meyveler. Anadolu kırsalının dağlık kesimlerinde şu sıralar dallarda kuş yeniği zamanı. Geçmişte tarımsal zehirlerin bu denli yaygın olmadığı dönemlerde, sofrasındaki ve dallardaki bereketi kurtla kuşla bölüşen insanların yaşadığı bu coğrafyanın öyküleri de kuşlarla birlikte birer birer kayboluyor. Yaşamımızı bit yenikleri kuşattıkça, kuş yenikleri bu toprakları terk ediyor… Kuşlar bile yemiyor artık…
Köylerde gezerken inek dışkılarından yeni yapılmış buram buram kokan tezeklerin yanında, elimde simit yiyerek dolaşıyorum…
Bütün yakın arkadaşlarım burada, yedi yıldır aynı telefonu kullanıyorum (blackberry 9800). Satsanız 150 lira etmez, ama bir hafta sarjım dayanıyor, üstelik istediğim her yeri rahatça arayıp, bütün sosyal medya hesaplarıma bakıp, maillerime cevap verip, kaybolduğumda navigasyonuyla yolumu bulabiliyorum.
Her ortamda da masanın üstüne çekinmeden koyuyorum… Böyle bir fotoğraf paylaştığımdan dolayı benim ne maaşım, ne yetkilerim, ne mevkiim ne de insanların bana olan saygısı, sevgisi azalmıyor. Aynı şekilde 7 yıldır aynı telefonu kullandığım için de hiç kimse beni küçük görmüyor…
Oysa Avrupa Birliği ülkelerinde görev yapan 5 Türk kalkınma uzmanından birisiyim. Günlük ortalama 14 milyon lira cirosu olan bir gemi ikmal limanının proje sahibiyim. Sadece geçtiğimiz yıl ülke ekonomisine 5.2 milyar dolar para kazandıran bir ekibin masa başındaki ismiyim.
Yine bir telefonumla milyar dolarlık gemilerin güvenerek geldiği sayılı isimlerden birisiyim. Ayrıca turizm veya kırsal alanda yapılacak her projeye 10 milyon liralık hibe desteği sağlayan imzaya sahibim… İşte insanlar buna bakıyorlar… Sizin mevkinize, beyninize ve kariyerinize bakıyorlar. Telefonunuza veya yediğinize içtiğinize değil, anlatabildim mi?
Bakın bugün 3 bin liraya iki tane yabancı dil kursuna gidip burada AB bünyesinde kokartlı rehber olabiliyorsunuz. Aldığınız maaş ise tam 12 bin lira! Sonra Turizm Bakanlığına geçerseniz eğer, aldığınız bu maaşı da katlıyorsunuz. Yani kafanızı çalıştırırsanız bugün bir Iphone 7 parasına geleceğiniz kurtuluyor arkadaşlar! Size yemin ediyorum buraya Samsung’u, Iphone’u üreten adamlar geliyorlar ve ellerinde halen 10 senelik telefonlarla konuşuyorlar, fakat devamlı ellerinde kitap var ve okuyorlar. Kendilerini geliştiriyorlar…
Bir kere bile odalarında bir dizi veya aptal yarışmalar seyrettiklerini görmedim, Telefonları sadece çaldığı zaman çantalarından çıkartıyorlar, çünkü hayatı gerçekten gezerek eğlenerek sosyal bir şekilde yaşıyorlar. Magazin manyaklarının takıldığı Instagram’da veya sanal alemlerde değil! Abartmıyorum Volvo’nun yeni modellerini yapan mühendis bile halen 15 sene önce yaptığı arabaya biniyor, Neden yeni yaptığınızı kullanmıyorsunuz?, diye sorduğumda ”Çünkü ihtiyacım yok” diyor!
Düşünsenize ne kadar eski araba kullanıyor olsa da ”İşte bu adam Volvo’nun mühendisi” diyorlar o kadar !.. Ve işte insanlar da buna bakıyor arkadaşlar… Geriye kalan benim telefonumun modeliymiş, ayakkabımın markasıymış, nerede kiminle ne yediğimmiş. Yemin ediyorum kimsenin umrunda bile değil arkadaşlar. Çünkü bunlarla adam yerine konulmuş olmuyorsunuz !… Umarım az da olsa bir şeyler anlamışsınızdır da geleceğinizi düşünüp ailelerinize acı çektirmezsiniz!
76 Yaşındayım. 8 yıl sonra, 84 yaşında ceviz kıracağım…..
ALARKO’nun kurucusu Ishak Alaton’un hayat dersi niteliğindeki bir demeci: Üniversitelerimizde yaptığım söyleşilerde bana en çok para hakkında soru sorulur…. Herhalde iş adamı olduğum için… Ben, “paranın iki kişiliği vardır” derim…. Birincisi; para bir değiş tokuş aracıdır… Para verip yiyecek, giyecek, ev, bark, hatta sağlık satın alabilirsiniz… İkincisi ile gelecek korkusunu yenersiniz…. “Yaşlılığımda çaresiz, muhtaç, perişan kalmam, çünkü kötü günler için paramı bir kenara ayırdım” dersiniz…
Ama para ötesi, yani para-üstü bir konu daha vardır… Bunu parayla satın alamazsınız… Bunun adı zevk ve keyiftir… Zevk almak, keyif duymak, ancak KÜLTÜR ile mümkündür… Resimden zevk almak için sergiler bedava, müzik, kaset ve diskler üç otuz para…. Ayrıca konserler de pahalı değil… Tiyatrolar hamburger fiyatına… Aşk ve sevgi zaten bedelsizdir….. Güneşin batışından, denizin hışırtısından ya da bir satranç oyunundan zevk alabiliyorsanız, kalenizle bedavaya şah çekebilirsiniz…
Güneşi kaç paraya batırabilirsiniz..? Denizi hışırdatmanın fiyatı nedir..? Yaşlılığınız için biriktireceğiniz; kötü gün parası kadar, belki ondan da önemli olan bu zevkler ve mutluluklardır… Bunlara sahip olmak ancak kültürle mümkündür…. Para kazanmaya emek verdiğiniz kadar kültür edinmeye de emek verin !.. İster genç olun; ister yaşlı, yaşınızla barışık değilseniz ihtiyarsınız demektir…
Çok genç ölen yaşlılar olduğu gibi, ihtiyar doğanlar da vardır……. Yaşlılar; ölüme daha yakın derler…. Ama ölüm, nüfus kâğıdı sormuyor Şimdiki tutkulu projem, bir ceviz ormanı yetiştirmektir…… Fidanları dikmeye başladım bile… Ceviz fidanı; 8 yıl sonra ağaç olup, ceviz verirmiş… Şimdi 76 yaşındayım. Yani 84 yaşımda ceviz kıracağım…Bu kez kendi cevizlerimi….. İSHAK ALATON (Not:89 yaşında vefat etti)
32 yaşındaki oğlu için gelen anne şikâyet ediyor: “Doğru dürüst okumadı ama okul bitti. Şimdi de iş beğenmiyor. Bulduğumuz işlere ‘yorucu, bana yakışmaz, bu paraya çalışılır mı’ gibi gerekçelerle gitmiyor. Bütün gün evde. ‘Onu getir, bunu al’ şeklinde emirler veriyor. Yapmak istemediğimizde,
‘Beni doğurdunuz, yapmak zorundasınız, çocuğunuz değil miyim?’ diyor.
Direnirsek üstümüze yürümeye başlıyor. Artık korkuyoruz. Ne yapabiliriz?” Bir başka anne benzer şeyleri henüz 16 yaşındaki oğlu için anlatıyor. Her sabah özel şoförün okula götürdüğü, haftalık harcaması asgari ücretten fazla olan, kredi kartı ile istediğini alabilen ve bunların az olduğunu, okulu nasılsa bitireceğini, babasının işinin onu beklediğini ve bu nedenle gençliğini çalışarak geçirmesinin anlamsız olduğunu söyleyen, sabahlara kadar barlarda gezen, kızdığı zaman kendisine küfür eden, el kaldıran bir çocuk. Bir baba, 14 yaşındaki çocuğunun kendisini yaraladığını ağlayarak anlatıyor ve benzer bir öyküyü aktarıyor. Hepsinin son cümlesi benzer:
“Doğduğundan beri bir dediğini iki etmedik, koruduk, sevdik. Hiçbir şeyini eksik bırakmadık. Niçin böyle oldu?”
Öğrencinin Jaguar marka arabası olur mu?’ tartışmaları bu konuyu ele almamı zorunlu hale getirdi. Yazmadan önce tartışmaları bir kez daha gözden geçirdim. Tartışılan konu: O öğrencinin Cumhurbaşkanı’na gitmesiymiş. Oysa tartışılması gereken konu: Çocukların kaç yaşında, nelere sahip olmalarının daha doğru olduğu olmalıydı. Çünkü özel üniversitelerin park yerlerine girdiğiniz zaman göreceğiniz araba markaları, tartışılan Jaguar’dan ucuz olmayacaktır.
Aslında üniversitelere gitmeye ve arabalara bakmaya bile gerek yok. Sokaklardaki, kaffelerdeki gençlere, hatta genç bile sayılamayacak küçük çocuklara bakın. Sadece kıyafetlerine değil, ellerindeki cep telefonlarına, taşıdıkları çantalara ve en önemlisi konuşmalarına bir bakın. Ailesi varlıklı olan çocuk ve gencin bunlara hakkı var mı? Herhalde vardır. Zaten tartışılması gereken de bu değil. Tartışılması gereken; çocuklara ve gençlere zamanı gelmeden alınanların ve izin verilen davranışların, onların gelişimine ve topluma nasıl zarar vereceği olmalıdır. Çevreye ve kendine zarar verici davranışların olması, herkesin kendisine borçlu olduğunu düşünen ve bu nedenle isteklerinin hemen ve eksiksiz yerine getirilmesini isteyen, yapılmadığı zaman saldırganlaşan, emek sarf etmeyen, sorumluluklarını yerine getirmeyen kişileri 18 yaşın altındalarsa ‘davranım bozukluğuyla, üstünde ise ‘antisosyal kişilik bozukluğuyla tanımlıyoruz.
Yaygın olarak bilinen adı ile bu kişilere ‘psikopat’ diyoruz. Son yıllarda bu sorunla ilgili başvurular giderek artıyor. Bu artışın en büyük nedeni; çocuk yetiştirme biçimimizdir.
SORUMSUZ VE DOYUMSUZ ÇOCUK ; Doğduğundan beri bir dediği iki edilmeyen, her istediğine kavuşan, isteğinin yaşı ile uyumlu olup olmadığına bakılmayan, emek sarf etmeden, değerini bilmeden alınanları, yapılanları hak görerek yetişen bir çocuğun; sorumluluk sahibi, doyumlu, çalışarak kazanmanın erdemine inanan, bir şeyleri elde etmek için emek sarf etmesi gerektiğini bilerek çalışan bir birey olmasını beklemek mümkün mü? Avrupalı ve Amerikalı aileleri ‘çocuklarına bakmıyorlar, yazları çalışmalarını istiyorlar’ diye kötüleyenlerin düşüncelerini gözden geçirmelerinde yarar var. Çocuklarımızı sevmekle onları doğru yetiştirmek arasındaki farkı anlamamıza yardımcı olur, diye daha önce de yayımladığım, ‘Geleceğin Psikopatlarını Yetiştirme Yolları’nı tekrar yayımlıyorum:
– Daha küçükken çocuğa istediği her şeyi vermeye başlayın! Bu şekilde o, herkesin onun geçimini sağlamak zorunda olduğuna inanacaktır.
– Kötü sözler söylediği zaman gülün! Böylece o kendisinin akıllı olduğuna inanacaktır.
– Ona düşünmeyi ve beynini kullanmayı hiç öğretmeyin! 21 yaşına gelince kendi kararlarını, kendisi versin diye bekleyin!
– Yerde bıraktığı her şeyi kaldırın; kitaplarını, ayakkabılarını, kıyafetlerini… Onun için her şeyi siz yapın ki o, bütün sorumluluklarını başkalarına yüklemeye alışsın!
– Onun gözünün önünde sık sık kavga edin ki aile bir gün parçalanırsa çok fazla üzülmesin.
– Ona istediği kadar harçlık verin ki hiçbir zaman kendi parasını kazanmanın ne olduğunu öğrenmesin.
– Yiyecek, giyecek ve konforla ilgili bütün arzularını yerine getirin ki, istediklerine ulaşmak için çalışmak gerektiğini öğrenmesin.
– Komşulara, öğretmenlere, polislere karşı daima onun tarafını tutun ki, onların hepsine karşı peşin hükümleri oluşsun.
– Bütün bunları ve benzerlerini yaparak yetiştirdiğiniz çocuğunuz bir gün suç islerse, kendisinden özür dileyin! Ama onu felaket dolu bir hayata hazırladığınız için kendinize teşekkür etmeyi ihmal etmeyin!!