Bizans Kraliçesi, Hazar Türkü Çiçek 705–711. “Çiçek” ismi Türkçedir ve Hazar Türkleri bu ismi çok kullanır. Sonradan Vaftiz edilerek Hıristiyan olan ve Bizans Kraliçesi olarak İrene adını alan Hazar Kağanı Bihar’ın kızı olan Çiçek, 750 tarihinde bir erkek çocuk doğurur. Adı Leo olan bu çocuk, tarih boyunca Hazarlı Leo olarak anılacaktır.
Bizanlıların “Tzitzak” olarak telaffuz ettikleri Çiçek, düğününde, bir erkek kaftanı giymiştir. Onun bu giyim tarzı Bizanslılar arasında “Tzitzakion” isimli bir moda akımı başlatmıştır. Muhtemelen Orta Asya ve Hazar Türklerinin giydiği Kaftan, sonradan Bizans sarayının en favori giysisi haline gelmiştir. -Nuray Bilgili.
BİZANS İMPARATORİÇESİ: TÜRK ÇİÇEK HATUN-Kaynak : Tarih Boyunca Türk Kadını. Ed. Bedrettin Dalan, Yeditepe Üniversitesi Yayınevi.
Hazar Kağanı Bihar’ın kızı Çiçek Hatun, 732-750 yılları arasında Bizans Prensi V. Konstantinos ile evlenerek Bizans imparatorluğu’na gelin olarak saklanan bir Türk prensesidir. Bizans İmparatorluğu’nda vaftiz olan Hıristiyan olan Çiçek Hatun daha sonraları İrini/İrine’yi almıştır. V. Konstantinos’un imparatoru olduktan sonra Çiçek Hatun imparatoriçe olmuş ve Bizans – Hazar arasında ittifak sağlayarak Arap akınlarına karşı birleştirici bir güç olmuştur.
Nitekim Hazarlarda el sanatları gelişmiştir ve prenses Çiçek’in çeyiz olarak götürdüğü ev eşyası, elbise, altın ve gümüş kupalar Bizans’ta hayranlık uyandırmıştır. Hazar prensesi Çiçek Hatun’un Bizans sarayına gelinirken giydiği kaftana benzer elbiseler moda olmuş ve daha sonraları tören kıyafetlerine “tzitzakion/çiçekion” adının dürüstne yol açmıştır. Çiçek Hatun tek çocuğu olan Bizans prensi Leo’yu doğururken hayatını kaybetmiştir. 775 yılında IV. Leo, Bizans İmparatoru olmuş ve Hazar IV. Leo olarak anılmıştır.
BİLKE YORUM: Kültürler, gezginler gibidir, topluluklar arasında dolaşır dururlar. Göç, kız alıp vermeler, sermaye ve yönetim gücü……. daha bir çok nedenlerle coğrafyadan coğrafyaya yayılırlar. Kraliçe Çiçek kaftanı taşımıştır, gurbetçilerimiz de Avrupa’ya döneri. Kafkas Halk Dansları, göçle Anadolu’ya gelmiş, zarif figürleri, gösterişli kostümü ile beğenil kazanarak yaşatılmıştır. Doğunun halayları, davul- zurna ile uyumla sergilenen ayak figürleri; kaşık oyunlarının hareketliliği, zeybek başlığının zenginliği, duruştaki asaleti yurdumuzun zenginliğidir. Sanata ve kültürüne bilim ışığında sahip çıkan uluslar, özgürlük ve uygarlık yolundadır.
Bir gün babam, ‘ Dünyanın her yerine gidiyorsun, babanın köyünü merak etmiyor musun ’ dedi. ‘ Hadi gidelim ’ dedim. Vapura binip Giresun’a gittik. Giresun’dan Şebinkarahisar’a taksi tuttuk. Oradan Yaycı köyüne gittik. Babam doğduğu evi aradı, bulamadı. Kiliseyi aradı, bulamadı. Mezarlığı tarla yapmışlar.
Çocukken yüzünü yıkadığı üç gözlü bir çeşme vardı, o kalmış. Oraya götürdüler, yüzünü yıkadı. ‘Çocukken anam beni dövenin üzerine koyar, dolaştırırdı’ dedi. Hemen köylüler döven kurdu, babamı da içine koydular, döndü. Ben de fotoğraf çektim. Baktım, babam ağlıyor. Altı yaşında bıraktığı köyüne benimle beraber dönünce çocukluğu aklına gelmiş.
Sonra Sivas’a dönmek için araba tuttuk. Yolda giderken ‘Ah, unuttum’ dedi: ‘ Buranın karayemişleri meşhurdur. Anam beni İstanbul’a mektebe gönderirken yanıma torba içinde yemişler vermişti, onları yiyerek gelmiştim. Benim memleket sevgim, yemişle başlar. Geri dönüp alalım.’ ‘Baba, gözünü seveyim… 100 kilometre yol geldik. Şimdi yemiş için 100 kilometre geri gideceğiz, 100 kilometre tekrar bu tarafa geleceğiz, sabah olacak. Başka sefer alırsın’ dedim.
İstanbul’a döndük.”
“Babam dört ay sonra öldü. Meğer derdi, oğlunun onu köyüne götürmesiymiş.
Cenazeye gideceğimiz gün evin kapısı çaldı.
‘Kimsiniz’ dedim.
‘Dacat Güler’i arıyoruz’ dediler.
‘Dacat Güler’i kaybettik, şimdi cenazeye gidiyoruz, isterseniz siz de gelin’ dedim.
Meğer gelenler, köyde bizi gezdiren köylülermiş. ‘Siz de gelin cenazeye’ dedim. Yanlarında da bir sandık vardı. Baktım; karayemiş getirmişler. Babamın almak istediği, hasretini çektiği karayemişler… Çocukluğunda yediği, kokusunu aldığı, kendi memleketinin yemişleri…” “Hepsini ceplerime doldurdum, ceplerim şişti. Öyle gittim cenazeye…
Tam babamı toprağa koyacaklar, ‘Açsanıza tabutu’ dedim,
İçerisinde insana dair sevgi, mutluluk ve doğa sevgisi olan bu yol ve inancın adı “Raa Heqi” olmakla birlikte, “Hızır’ın Yolu” olarak da adlandırılır. Bu inanç, Dersim toplumunun geçmişten beri yüzyıllarca süregelen kadim bir inancıdır. Yaşlı ve kâmil insanlarımız her sene ocak ve şubat ayındaki Hızır günlerine ve mart ayında Hewtemal’e denk gelen bu günlerde doğadaki temiz su kaynaklarına giderek ziyaret mekânlarından alıp getirdikleri bu berrak suları evlerine, ahırlarına ve tarlalarına serpiştirerek bu şekilde dua ederlerdi:
“Ey ulu dağlar ve bu dağların ziyaret mekânları. Bu berrak kutsal suyunuzu bize helal edin. Öyle ki hanemize, hayvanlarımıza ve ekinlerimize bolluk ve bereket getirsin!”
Büyük Hewtemal, eski hesaba göre (Rumi Takvim) 17 Mart’ta olup, Miladi Takvim’e göre de 30 Mart’a denk gelir. Bu günlerde gece ve gündüzler eşitlenir. Ağaçlar yeryüzüne kapanıp secde ederler. Ağaçların kökleri ısınır, dallarına su yürür ve zamanla yeşillenirler. Şimdi kullandığımız Miladi Takvim’e göre kâinatın kutsal güneşi 19-20 Şubat’ta kendisinden ateş düşürerek evvela havayı ısıtır. 26-27 Şubat’ta da güneşin bu ateşi suya düşer ve sular ısınmaya başlar. Son olarak da 5-6 Mart’ta bu ateş kutsal yeryüzüne düşer ve toprak ısınmaya başlar. Yaşamda gerçekleşen bu mitolojik anlatımı insanlar arasında “Cemre’nin düşmesi” olarak isimlendirmişlerdir. Ve bu gün, eski Rumi Takvim’e göre 13 gün gecikmeyle Miladi Takvim’de 21 Mart tarihine denk gelir. Bu gün hayatın yenilendiği (yeni yıl) yeni bir başlangıç olarak Dersim toplumu gibi kadim toplumlarda senenin başı olarak algılanır ve değerlendirilir.
Gelelim “Hızır ve Çam Ağacı” meselesine:
Söylenceye göre yeryüzünde bulunan ağaçlar, hayvanlar ve börtü böcek semaha durur. Bu şekilde birlikte semaha durup döndüklerinde hak ve hukuk, saygı ve sevgi görürler. Bu döngüde kimse kimsenin hakkına girmez, kimse kimseye sevgi ve saygıda kusur etmez. Ağaçların yeryüzüne kapanıp secde ettikleri bu olay yılda bir bu tarihte gerçekleşir. Bu, kutsal bir döngüdür. Yeryüzüne gösterilen bu minnet ve saygı karşılığında yeryüzünde bulunan canlı namına ne varsa başta su olmak üzere yeryüzünün nimetlerinden faydalanırlar. Yeryüzü suya, su havaya, hava da ateşe secde ederek birbirlerine minnet ederler.
Günlerden bir gün böyle bir kapanma-secde (Cemre) günü imiş. Tam o gün Hızır, içerisinde üç mühim nesne olan torbası elinde yeryüzünde seyahat etmekte imiş. Ve dünyanın bir yerinde 12 evliya 31 Mart günü memleketlerine gitmek üzere yola koyulmuşlar. Bu yolculuklarının bir bölümü de deniz yolculuğu imiş. Ancak denizden geçerlerken amansız bir fırtınaya yakalanmışlar. Bunun üzerinde Hızır’ı bu darlık ve imdatlarına çağırmışlar. “Tengiya made bırese ya Xızır! / Darlığımıza yetiş ya Hızır!” demişler. Bu çağrıyı duyan Hızır o anda bulunduğu yerde elindeki torbayı bir çam ağacına asarak bunların yardımına koşmuş.
Ancak gelin görün ki o gün ne olmuş?
Meğerse o gün ağaçların yeryüzüne kapanıp secde ettikleri, minnetlerini ifade ettikleri bir gün imiş. Bütün ağaçlar yeryüzüne secde ederken Dara Merxe-Çam Ağacı Hızır’ın kendi dalına asılı duran emanetinden dolayı büyük bir kararsızlık içerisindeymiş. Şayet eğilip yeryüzüne secde ederse, Hızır’ın dalına astığı emaneti düşer ve içerisinde ne varsa telef olup gidermiş. Bunun kaygısını yaşıyormuş. Çünkü bu torbada yeryüzündeki canlılar için sevgi, saygı, huzur ve mutluluk varmış. Ancak bu secde halini yerine getiremez ise bu sefer de yeryüzünün kendisine bahşettiği sudan faydalanamayacak ve kuruyup gidecekmiş. Neticede Dara Merxe-Çam Ağacı Hızır’ın emanetine ihanet etmeyerek susuz kalıp kurumayı göze almış.
Hızır dolanıp dönüp gelmiş ki bir de ne görsün. Yeryüzündeki ağaçların hepsi secdeye gelip su içmişler. Yeryüzü bu verdiği nimete sevinmiş; ağaçlar, börtü böcek de sevinmiş. Neredeyse ağaçların yeşillenme zamanıymış. Ancak Dara Merxe-Çam Ağacı susuzluktan kuruyup gitmek üzereymiş. Açıktır ki Hızır, yeryüzünde olan biten her şeyin farkındadır. Bunu fark eden Hızır, elindeki sihirli değnekle Dara Merxe’ye (Çam ağacına) dokunarak şöyle der:
“Bundan sonra sen suya ihtiyaç duymadan yaşamını sürdüreceksin. Bu benim bu yaşamda sana hediyem olsun. Bundan sonra sen bütün ağaçların içerisinde her mevsim yemyeşil kalacaksın.
Yapraklarını dökmeyeceksin, kışın fırtınada-boranda üşümeyeceksin. Mademki sen bu emanetime ihanet etmedin, sen bunları hak ediyorsun. Mademki sen dünyadaki canlıların sevgi, saygı, huzur ve mutluluklarına sahip çıktın, tüm bunlar bunun karşılığı olarak senin olsun, ömrün de uzun olsun.”
Rivayet odur ki ağaçlar her sene Hewtemal zamanında, yani Newe-9 Marti’de (21 Mart) yeryüzüne secdeye gelmek için eğilirler. Bu mesele üzerinde Dersim’de anlatılan bir anlatı bu şekildedir:
“Bir köyde bir gelin varmış. Bu gelin sabahın çok erken bir vaktinde kalkıp dışarı çıkmış. Dışarı çıkmasın açıkmış ama bir de ne görsün. Bir bakmış ki bütün ağaçlar yeryüzüne eğilerek secde ediyorlar. Gelin demiş; ‘Ben bu gördüklerimi sabah anlatırsam kimse bana inanmaz. İyisi mi ben başörtümü yere secde ederek kapaklanan bu kavak ağacının uç dalına bağlayayım.’ Ve gelin dediğini yapmış. Sabah olunca da ev halkına bu meseleyi anlatmış. Elbette evdekiler ve köy halkı evvela bu anlatılana inanmamışlar. Bunu üzerine gelin kendilerine demiş; ‘Şayet bana inanmıyorsanız, gelin dışarı gidelim, kavak ağacının tepesindeki dala bakalım.’ Ev halkı ve köylüler hep beraber dışarı çıkmış ve kavak ağacının tepesindeki dalda asılı ve bağlı duran gelinin başörtüsünü görmüşler. Bu başörtüsünü gelinin o yüksekliğe asmasına imkân olmadığını bildiklerinden olan bitene inanmışlar.
Dersim Raa Heqi inancına göre 21 Mart’ta ağaçlar secdeye gelerek yeryüzüne minnetini sunarlar. Bu durum, yeryüzünün kendilerine verdiği nimetlerden ötürü ağaçların ibadetidir. Çünkü yeryüzünde ne varsa tüm bu nimetler Hak’kın bir nimeti olup yeryüzü bunu bir emanet olarak bağrında bulunduruyormuş. O gece, gece ve gündüzün eşitlendiği kutsal bir günün öncesiymiş. Ancak sadece Dara Merxe (Çam ağacı) secdeye gelememiş.”
Diğer ağaçlar Çam ağacına sormuşlar:
“Sen niye yeryüzüne secde etmedin?”
Çam ağacı demiş:
“Benim dalımda yaşlı ve kâmil bir insanın bana emanet olarak bıraktığı bir torbası asılıydı. O yaşlı ve kâmil insan gelip bu emanetini alıncaya kadar ben yeryüzüne secde edemezdim. Bu sebeple yeryüzüne secde edemedim ve sudan mahrum kaldım.”
(*) Derler ki; Hızır tüm ağaçlar içerisinde en uzun ömrü Dara Merxe’ye (Çam ağacına) bahşetmiş. Onu, her mevsim yeşil kalmasını sağlamış. Hızır ile olan bu mitolojik öykü-anlatı ilişkisinden dolayı Dara Merxe denilen dikenli yapraklı bu çam türü ağaç Dersim’de kutsaldır ve ulu ağaçlarının her biri bir ziyaret mekânıdır. Bu ağaçlar kesilmez, etrafı temiz tutulur, çıla-çıra yakılır, saygı gösterilir.
“Ak benizli bir kadındı. “Yakağan” sineği çok olduğundan “cibindirik”te yatardı. Er yatar, er kalkardı. “Daha üstüne gün doğmamıştı.” Ramazanda “er ekmeğini” yedi mi yatmazdı. Sümerbank bezinden diktiği “dolama”sını giyer, sabahın serinliğinde “delme”sini sırtından eksik etmezdi. İçinde “göynek” olurdu. “Ak yağlığını” “yağlınır”, gök “çekisini” alnına çekerdi. Bir yere giderken “bürgü”sünü bürünürdü. Delinen örgü çorabını “gözerdi”. Naylon ayakkabıları “yoraklıydı”. Bir de “şibidik”i vardı. “Örtme”deki kuzuları salar, koşuştuklarını görünce “çenikmişler bunlar” diye severdi. “Kuzuluğun kapısalığını” sağlam bağlardı; yoksa kuzular anaları dağdan gelince emişirler, buğdaylığa dalarlarsa “tenelerlerdi”. İneğini nahıra sürerdi. Yaz günü inekleri “gövelek” tutardı. Buzağısının “örmesi” kendi ellerinin ürünüydü. Dere kenarında yün yur, çul tokuçlardı. Yunak”ta çocuklarını çimdirir, yunak taşında “sırtlarını” “sırkıtırdı”. Evlatları iyiyse dirlik bulurdu, kötüyse “dirliği dışlığı kalmazdı”. Çocuklarını ağlatmazdı, “uğundurmazdı”. Kötü haberlerini alsa “yayan yapıldak” yollara düşerdi. Anasını anımsadıkça ağıt yakar ağlardı. Köyde biri ölse “ölgü” evine giderdi. Yüklükte kefen bezinin yanında “sümük sargılığı”, onların üstünde yatakları olurdu. Odayı havalandırmak için kapıyı “govşaltır”, pencerenin bir “çenedini” “kıynatırdı” (gıynatırdı). “Gurk tavuğu gurka yatar”, “cibi” çıkarırdı. Akşam “pinnik”e tünerlerdi. Zaman olur “ölet” gelir tavukları kırılırdı. “Gene dama “ötüğünler” konan “guggulumavık”ın uğursuzluğu bu” derdi. Duvara gök boncuk asardı, “göz değmezdi”. Cesura “karagözlü”, korkağa “akgözlü”, durmadan şaşırana “gökgözlü” derdi. Ona göre insanlar durumlarına göre gözlerini karartır, ağartır, göğertirdi. Ona göre, gözler kararır, ağarır ve göğerirdi. Çok renkliye “ala”, desensize “yoz”, açık toprak rengine “boz” derdi. Halı ve kilim için “çezgi çezerdi”. Çezgisi “yönet” olurdu. Kirmen ile yün eğirir, ip “koşardı”. İplerini kazanlarda kaynatıp kendi boyardı. Saçları hep bağlı iki tane “belik” olurdu. Kışın atkı atılır, ele elcek geçirilirdi. Üşüdü mü “boynu, çiyni, döşü” ağrır, “böğrü”ne sancı girerdi. Göbeği düşenin göbeğini kaldırır, kuyruğu batanın kuyruğunu doğrulturdu. Teyzesinden el almıştı. Göçebe olmayan herkese Köylü derdi, çünkü kendisi Yörüktü. Ağırın karşıtı “yeyni”, yakının karşıtı “ırak”, kalının karşıtı “yuka (yufka)” idi. Ağırbaşlı olmayan “yeynicek” idi. Yeni ev kurana “yeni yaka” denirdi. Renk değiştiren giysi “göynürdü”. Sevdiği akıllı oğlan çocuğa “lök”, güçlü toparlak çocuğa “tosun”, “toklu”, zayıf kıza “çebiç”, güzel kıza “beserek”, “celfin” ve “şişek” derdi. Yaramazlar, hareketliler “yılkı” idi. Ayrana “çalkama”, “çalkamaç”, cacığa “çintme”, kompostoya “sulamaç” derdi. Yemek “haranı”da pişer, “çanak”ta yenirdi. “Ölemeç (övelemeç), bulamaç, ovmaç (oğmaç)” pişirir, ayrana “yufka ekmek” doğrar “doğramaç” olurdu. “Kaçamak” yemeğini, toğga çorbasını iyi yapardı. Süt “taşırır”, “ağız döndürür”, ayran yayar, peynir basardı. Bazen “dolaz” yapardı. Bulgurdan taş “ürtlerdi”. “Vergili” kıza düğür gidilmez derdi. Düğün için gönderilen çağrıya “okuntu” der, düğün evine “okuntuluk” götürürdü. Okuma yazmaya “oku” derdi. Kendisinin ise “okusu yoktu”. Kocası “yörev” bir adamdı, “yörev yörev” konuşurdu, kızdı mı gözleri “pertlerdi”. Kendisi kimseye “çelermezdi”, yüzünü “çelertmezdi”. Yaşamında çok “ezgiler çekmişti”. “İki çift laf etmeyi severdi”, ama “kovu”dan hoşlanmazdı. “İlenmeyi” sevmezdi ama bazen de ilenirdi; en kötü “ilenci” “odun ocağın sönsün”, “ciğerinin sapından bul” olurdu. Çerçiden “arpayına, buğdayına barabara “kırıntı” alırdı”. Fazla para aldığını düşünürse “üttü beni çerçi” derdi. Çerci de ütücü çerçi olurdu. Balta duvarın “kırağında” durur, keser “yamacına” konurdu.Yerleri belli olurdu, dolay dolay aramak zorunda kalmazdı. Orak ile arpa “orardı”. “Aşanesinde” un çuvalları, en başında yük çuvalı olurdu. Yük çuvalında “deve boncuğu” işliydi. Hamur yoğurur, “ekmek atardı”. “İtesi” dokuma kilimdi. Ekmeğini kocası çevirirdi. Ekmekleri üst üste yığar, ekmek yapma işi bitince ekmekleri teklerlerdi…Görsel: Geçen yıl kaybettiğim bir yörük kızı olan Annem.
Büyük emeklerle var edilen Kılıçlı Köyü SİNABELİ KOOPERATİFİ atölyesini, 11. 12. 2023 günü ziyaret ettik. Denetleme Kurulu Başkanı Günsel DİRİ, Yönetim Kurulu Başkanı Y. SARIKAYA ve üyesi Ayfer SALCIER derneğimizin ödüllerini sunmak üzere atölyeye geldik.
Açılış konuşmam : Köylerde KADIN HAREKETİ ve İSTİHDAMI konusunda bu güzel proje model olmalıdır. Kadınlarımız, anaçtır, üretendir, atalar sözünün dediği gibi, ” yuvayı kuran dişi kuştur”. Tüketim toplumu olmak yerine, üretim toplumu olmamız için atılan her adım kıymetlidir. Halk kültürümüzün aynası olan bu projeyi başından beri destekliyoruz. İlk aşamalardan beri karşılaşılan zorluklara, engellere, nasıl göğüs gerdiklerine dernek olarak tanığız.
Ödeneksiz, desteksiz, katkısız bu atölyeyi kuran ve kotaran köy kadınlarımızı yürekten kutluyoruz. Onlara öncülük eden Aylin ve Yücel DEMİRHAN’ın diğer köylerimizdeki kadınlara öncü olmasını diliyoruz” .
Ödül töreninde, her dokumacıya derneğimizin teşekkür belgelerini sunduk. Önce kurucu olarak çok emek veren Y. DEMİRHAN ve ABD Virginia Üniversitesi İspanyol Dili ve Edebiyatı, Ekonomi çift ana dal mezunu olan ve Kılıclı Köyü Sinabeli Kooperatifi Baskanlığını yürüten Aylin Demirhan’a belgesini takdim ettik.
2023 Bilke Halk Kültürü Ödülünü sunduk. Ayrica İspanya Madrid Complutense Üniversitesi, İspanyolca ögretmenliği master programıni da tamamlayan Aylin Demirhan’ı, bu birikimi ile gençlere örnek olduğu ve Köyde Kadın Üretim Hareketini başlattığı için kutluyoruz.
Kurucu Başkan Yücel Demirhan Konuştu:
Yürekli, yılmayan, azimli kadınlara ihtiyacımız var. Dokuma tezgahlarında ritim tutarak Sinop türküsü söyledik birlikte. Türkü dinletisi ardından, her tezgahta dokunan örnekleri inceledik ve kendilerine başarılar diledik.
PROJENİN HİKAYESİ:
PROJE 1. AŞAMA: Aylin DEMİRHAN kolej öğrenci velileri, öğretmenleri ve köylü halk ile birlikte eski okul binası restore edildi. Kütüphane kuruldu, bilgisayar alındı. SEV Koleji öğretmen ve öğrencileri köyde kamp yaptı köy yaşamını gördü. Kamp boyunca öğrenciler, öğretmenleri Aylin Demirhan, Rachel Litwak, Mehmet Cemil ve James Farley liderliğinde etkinliklere katıldı.
Grup tarlada çalıştı, inek sağdı, ormanda yürüyüş yaptı. Köy çocuklarıyla tanışıldı oyunlar oynandı, sohbet edildi, okul binasının restorasyonunda çalışıldı. Tarladan sebze toplandı, yemekler pişirildi; armut toplayıp pekmez yapıldı, hamur açıldı mantı yapıldı, kümesten yumurta alıp haşlandı, sofralar kuruldu, toplandı, bulaşıklar yıkandı. Bazı öğrenciler toprağı sürdü, diğerleri doğal tarım amaçlandığı için ilaçlama yapılmadığından otları temizledi, kimisi karık açtı, kimi ekti, kimi de fidelere can suyu verdi.
Tarla aletleri kullanıldı, çiftlik hayvanları tanındı, köydeki börtü böcekle yaşama deneyimlendi. Organik atıklar toprağa geri kazandırıldı. Yıldızların yoğunluğu, gecelerin sessizliği yaşandı. Güneşin doğuşuyla kalkıldı, batışıyla tavuklar kümese kondu, öğrenciler Karadeniz’in yeşiline, Sinop şivesine ayak uydurdu.
PROJE 2. AŞAMA: Yücel DEMİRHAN, Kılıçlı Köyü Kültür Merkezine dokuma atölyesi kurdu. Köylüden geleneksel dokuma tezgahı buldu, Halk Eğitimi Merkezi ile işbirliği yapıldı. Köydeki genç ev hanımlarına el dokuma kurs açıldı. Kurs belgesi alanların, öğrendikleri sanat ve dokuma kurs belgesi ile istihdamları hedeflendi.
Kursiyerler kursta dokuma eğitimi alırken, çocukların başıboş olmaması için, merkezde Halk Eğitimi Merkezi ve Akşam Sanat Okulu işbirliği ile ana sınıfı açıldı. Kültür Merkezine Ana sınıfı öğretmeni ve geleneksel dokuma öğretmeni atandı.
PROJE 3. AŞAMA: KOOPERATİF kuruldu, adı SİNABELİ oldu ve başkan Aylin DEMİRHAN ile birlikte, üretim ve pazarlama adımlarına geçtiler.
Tarihte kadınların dünyayı nasıl şekillendirdiğiyle ilgili pekçok örnek verilebilir. Tarih kitaplarında yer yer kadınların yeri ve önemi üzerinde durulmuştur. Kadınlar, dün, bugün ve yarın ailenin ve toplumun şekillenmesinde çok büyük etkiye sahip olmarına karşın ne yazık ki, tarihin altın sayfalarında yeterince yer alamamışlardır. İşte tarihin akışını değiştiren, şekillendiren sıradışı kadınlardan biri: Hatice Hüma Hatun!
Hüma Hatun; çağ açıp çağ kapatabilecek bir kahraman olarak Fatih Sultan Mehmet’i doğurup, başarıyla yetiştirmiştir. 21 yaşında İstanbul’u fetheden Sultan Mehmet’in yetişmesinde en çok emek verenlerin başında eşi Sultan Murat’la birlikte Hatice Hüma Hatun gelmektedir.
Büyük cihan hükümdarı, İstanbul’un fatihi, Sultan Mehmet’in annesi hakkında neler biliyoruz? Edirne Sarayı’nda 1432 yılında doğan şehzade Mehmet’i büyük bir özenle yetiştirdi. Özellikle Anadolu’nun büyük evliyalarından birisi olan Hacı Bayram Veli’nin Sultan II. Murat’a verdiği “Bu şehri ve fethini sen de ben de göremeyeceğiz, ama beşikteki çocuk “Mehmet” görecek …” müjdesi annesi Hüma Hatun’un gayretini bir kat daha arttırır. Annesi geleceğin Fatih’inin üstüne titrer, tahsil ve terbiyesini aşkla nakış nakış işler.
Cihan hükümdarı Fatih Sultan Mehmet’in annesi, Fatih’in ilk terbiyecisi, ilk hocasıdır.
Şehzade Mehmet’in eğitiminin en üstün şekilde olması için, devrin en büyük alimlerinin onun yetiştirilmesinde rol almasını sağlar. Mehmet’ini, başta Akşemseddin olmak üzere Molla Gürani, Molla Fenari ve Şeyh Sinan gibi mümtaz alimlere emanet eder. Hocalarından, disiplinin elden bırakılmamasını, onu cesaretli ve fetih ruhuyla yetiştirmelerini ister. Ahlaki açıdan da en güçlü, en değerli olarak hazırlanmasında titizlik gösterir.
Hüma Hatun; Osmanlı padişahlarından II. Murat’ın eşi ve Fatih Sultan Mehmet’in annesidir. Kastamonu’nun Devrekani ilçesinde yaşayan Hüma Hatun, Candaroğlu Beyliği’nin en güçlü hükümdarlarından İbrahim Bey’in kızı, İsfendiyar Bey’in torunudur.
Tarihi kaynaklara göre, II. Murat, tahta geçtikten sonra Kuzey Anadolu topraklarını fethetmek amacıyla 1424 yılında Bolu yakınlarında Candaroğulları beyliği ile bir mücadeleye girişir. Savaşı kaybeden Candaroğlu İsfendiyar Bey, yaralanır ve Sinop kalesine sığınır.
İsfendiyar Bey, küçük oğlunu Sultan II. Murat’a elçi olarak göndererek affını ister ve torunu Hatice Âlime Hüma Hatun’u nikahla Sultan Murat’la evlendirmek istediğini belirtir. II. Murat bu teklifi kabul eder ve düğün hazırlıkları başlar. Düğün vasıtasıyla oluşan barış ortamında 1424 yılında bir heyet Osmanlı başkenti Bursa sarayından hediyelerle birlikte Kastamonu’ya gelir. Kastamonu’nun Devrekani ilçesinin Çayırcık Köyü’nde Sultan Murad ile Hüma Hatun’un düğünü yapılır. 1432 yılında bu evlilikten Fatih Sultan Mehmet dünyaya gelir.
Hüma Hatun’un kabri, Bursa Muradiye Külliyesinde yer almaktadır. Huma Hatun’un eşi Sultan 2. Murat ve pekçok Osmanlı şehzedesinin yattığı Muradiye Külliyesi Bursa’nın en önemli dini tarihi mekanları arasında yer almaktadır. Hüma Hatun ya da Hatuniye Kümbeti adıyla anılmaktadır.
Hüma Hatun’un 1449 yıliında vefat ettiğinde çok sevgili oğlu şehzade Mehmet, şehzadeler şehri Manisa’da valilik yapmaktadır. Bu sırada annesi İstanbul’un fethini göremeden Osmanlı başkenti Bursa’da vefat etmiştir.
Günümüzde Hatice Hüma Hatun’un ismi memleketi, Kastamonu’da yaşatılıyor. Adına açılmış okullar, yurtların yanında her sene mayıs ayında Devrekani ilçesinde geleneksel olarak şenlikler organize ediliyor.
***Farklı görüşlere yer verelim:
Yazar:Ahmet ŞİMŞİRGİL, Aslında Fatih’in annesinin kim olduğu meselesi türbesindeki bilgilerde gizlidir. Zira o¸ 1449 yılında vefat etmiş ve Bursa’da defnedilmiştir.
Buradan hareketle II. İbrahim Bey’in kızının olması mümkün değildir. Zira Hatice Halime Hatun’un II. Bayezid Han devrine kadar yaşadığı ve 1500 tarihinden sonra vefat ettiği bilinmektedir. Bu durumda Fatih’in annesi olması imkân dışıdır.
Diğer taraftan Sırp kralının kızı olan Mara Hatun’un da Fatih’in annesi olma ihtimali yoktur. Çünkü II. Murad Han’ın¸ Mara Hatun ile evliliği 1435 veya 1437 yılında olmuştur. Bu durumda 1432 doğumlu olan Fatih’in bu hanımdan doğmuş olması düşünülemez. Hatta Fatih babasının vefatından sonra ana diye hitap ettiği Mara Hatun’u devlet adamlarından biri ile evlendirmek istemiş ancak o Serez’de bir manastıra çekilmeyi tercih etmiştir. Şayet öz annesi olsa Fatih¸ böyle bir teşebbüse girişmezdi. Keza Mara Hatun da İstanbul’dan ayrılmazdı.
Bu durumda gerek Bursa mahkeme sicillerinden gerekse Peçevi Tarihi gibi kaynaklardan elde edilen bilgiler ışığında Fatih’in annesinin Hüma Hatun olduğu anlaşılır. Babasının adının Abdullah olarak kaydedilmesinden Hüma Hatun’un cariyelikten gelme olup muhtemelen Kafkas asıllı olduğu tahmin edilmektedir.
BİLKE YORUM: Hüma Hatun, Candaroğlu İbrahim Bey’in kızı, İsfendiyar Bey’in torunudur. Baba ve dedesinin mezarları Sinop’tadır. Fatih’in annesi Hüma Hatun’un Sinop’a ziyarete geldiği anlatılmaktadır. Kastamonu Devrekhaneli olan Hatun, Sinop’a mezar ziyareti için gelmiş olmalı fikri mezarların Sinop’ta oluşundan olmalıdır.
İlk baklavayı kim yaptı, kim yedi veya bu tatlı ilk nasıl bulundu, nasıl yenmeye başladı kimse bilmiyor. Fakat gelişimi konusunda çeşitli iddialar bulunmakta. Baklavanın kökeni sayılabilecek ilk yiyecek; Asurlular’da tüketilmiş. Asurlular; MÖ. 8. yüzyılda, mayasız yassı ekmeği, doğranmış kuru yemişlerle tabakalayıp, ilkel odun fırınlarda pişirerek ve daha sonra bala bulayarak tüketmiş. Bildiğimiz kadarıyla; baklavaya en çok benzeyen ilk yiyecek buymuş.
Baklava günümüz formuna gelirken özellikle; Orta Doğu, Doğu Akdeniz, Balkanlar ve Kafkasya’da şekil değişikliği yaşayarak gelişti. 15. yüzyıl Osmanlı İstanbul’unda en mükemmel halini almaya başladı. Özellikle Fatih Sultan dönemi Topkapı Sarayı mutfak defterlerinde; baklavaya ait çok fazla kayıt bulunmaktadır. 1408488606 tasnif numarası ile kaydedilen bir rapora göre; Saray’da 1473 yılında baklava pişirilmiştir. Baklavanın tam kökenleri bilinemese de; Ortadoğu ve Yakın Doğu’da her değişim rüzgarında (yönetimsel) baklavanın zenginleştiği yadsınamaz bir kesinliktir.
Bölge, dünyanın en eski kültürlerinin ve medeniyetlerinin çoğunun merkezidir ve her gelen kültür; baklavayı kendi tercihlerine göre değiştirmiştir. Mezopotamya’ya seyahat eden Yunan denizciler ve tüccarlar kısa süre sonra Baklava’nın lezzetlerini keşfetti ve ülkelerine döndüklerinde bu tatlı bilgisini beraberlerinde getirdi. Yunanlılar; bu tatlının hamurunu Asurlular’dan biraz daha ince taptı. Aslında “Phyllo” adı, Yunancada “yaprak” anlamına gelen Yunanlar tarafından icat edilmiştir.
Baklava, Osmanlı İmparatorluğu’nun Doğu sınırında Baharat ve İpek Yolları üzerinde bulunan Ermeni tüccarlar tarafından keşfedildiğinde; onlar da bir katkı sağladı. Baklava dokusuna tarçın ve karanfil kattılar. Daha da doğuda Araplar; gül suyu ve portakal çiçeği suyunu, baklavada kullanmaya başladı. Ana yöntem ve tarif değişmiyordu fakat eklenen veya çıkarılan aromalar ile tad değişiyordu. Tarif sınırları geçmeye başlayınca tadı ince nüanslarla değişti. Orta Doğu’daki ülkeleri arasında Lübnan; baklavaya en çok katkı sağlayan ülkedir. Antik çağlardan itibaren İran’da; pastacılar, yasemin kokulu bir fındık dolgusu içeren baklavalar üretmiştir. Altıncı yüzyılda bu tatlı; Konstantinopolis’teki Bizans, I. Justinianus sarayına tanıtılmıştır. Osmanlılar; Konstantinopolis’i ve batıdaki geniş toprakları alınca, tüm bölgelerde yapılan baklava bileşimlerine vakıf oldu.
Osmanlı saraylarında çalışan aşçılar ve pasta şefleri, geniş bir bölgeyi kaplayan bir imparatorluğun yemek pişirme ve pastacılık sanatının etkileşimine ve gelişmesine büyük katkı sağladı. 19. yüzyılın sonlarına doğru, İstanbul ve büyük taşra başkentlerinde orta sınıfa hitap eden küçük pastaneler açıldı. Baklavanın kökeni konusunda fikir ayrılığı olduğu gibi baklava kelimesinin kaynağı da tartışmalıdır. Baklava kelimesi, 1650 yılında Osmanlı Türkçesi’nden ödünç alınarak İngilizceye girmiştir. Türk etimologlar bunun Türk kökenli olduğunu belirtmektedir (baklağı veya baklağu); bazıları ise “baklava”nın Moğol kökünden ba comela- ‘bağlamak, sarmak, yığmak’ için gelebileceğini söylemektedir. Bayla’nın kendisi Moğolca bir Türkçe alıntıdır. –Va son eki Farsça kökenini öne sürse de; ancak ‘bakla’ kelimesi Farsça değil, Arapça kökenli fasulye anlamına gelir ancak Arapça ismi olan baklava, kuşkusuz Türkçeden bir alıntıdır. Bu konuyla ilgili başka iddialar da bulunmaktadır. Baklava adı; pek çok dilde, küçük fonetik ve yazım farklılıkları ile değişse de genel olarak ‘baklava’ olarak ifade edilmektedir.
BİLKE YORUM: Kültür, kanatlı kuşlar gibi mekandan mekana gezmektedir. Her coğrafyaya taşınır, yeni ekler alır ve okyanuslar, kıtalar aşarak yayılır.
İnsan iradesi, hayatta kalmak için temel ihtiyaçlarını karşılamak için hangi coğrafyada olursa olsun hep aynı adımları izlemiştir. Sanatsal derinlik kazanma ve kaliteli yaşam sergileme boyutu ise bilimsel gelişmelerin ışığında kentleşme kültürünü kazanmasıyla zenginleşir.
“Ey kör! Aç gözünü de düşlerden uyan. Simurg’u göremesen de bari küçük bir serçeyi gör. Kaf Dağı’na varamasan da evinden çıkıp kırlara açıl; böcekleri, kuşları, çiçekleri ve tepeleri seyret. Daha hayattayken bir taşı bir taşın üstüne koy. Gülleri ve bülbülleri göremeyip gün boyu evinde oturan adam dünyanın kendisini hiç görebilir mi?” der İhsan Oktay Anar, Puslu Kıtalar Atlası romanında… Okumanızı öneririz
Efsaneye göre, kuşların hükümdarı olan, her şeyi bilen Simurg (Zümrüd-ü Anka veya Batı’da Phoenix olarak da söylenir) Kaf Dağı’nın tepesinde, bilgi ağacında yaşar, öleceğini hissettiği zaman ağaç dallarına yuvasını yapar, Güneş dalları yaktığında da dallarla birlikte yanar ve küllerinden yeniden doğarmış.
Bütün kuşlar, Simurg’un bilgeliğine inanır, işler ters gittikçe Simurg’un onları kurtaracağını düşünür, onu bekler dururlarmış. Ancak içlerinden onu gören olmamış, bir süre sonra kuşlar da ondan umudu kesmişler. Ta ki kuşlardan biri uzak bir ülkede Simurg’un kanadından bir tüy bulana kadar. Onun var olduğuna inanan bütün kuşlar toplanmış ve Simurg’u bulup yolunda gitmeyen şeyler için ondan yardım istemeye karar vermiş.
Ancak Kaf Dağı’na ulaşmak için 7 dipsiz vadiyi geçmeleri gerekiyormuş. Bu 7 vadiyi geçmek öyle zormuş ki bir sürü kuş yolda vaz geçmiş ya da kaybolmuş.
Vadi, kuşların isteyebileceği her şeyin bulunduğu “İstek Vadisi”. Burada, birçok kuş her şeye sahip olabilmenin büyüsüne kapılıp kaybolmuş.
Vadi, gözlerinin sisle kaplandığı, gördükleri şekilleri birer sülün, birer kuğu sandıkları “Aşk Vadisi”. Burada, kuşların sisten ve güzelliklerine kapıldıkları kuğulardan, sülünlerden gözleri kör olmuş, birçok kayıp vermişler.
Vadi, her şeyin gözlerine güzel göründüğü “Cehalet Vadisi”. Buradan geçerken bazı kuşlar hiçbir şeyi önemsememeye başlamış, önemsemedikçe düşünmemiş, düşünmedikçe unutmuşlar, Simurg’u bile unutmuşlar, unuttukça yükleri hafiflemiş ve gülümsemeye başlamışlar…
Vadi, gittikleri yolun, amaçlarının anlamsız göründüğü “İnançsızlık Vadisi”. Burada kuşlar Simurg’u bulamayacaklarını, yolda öleceklerini düşünmeye başlamış. O kadar yolu boşuna gittiklerini düşünen kuşlar, geri dönmüş.
Vadi, hepsinin kendini yalnız başına hissettiği “Yalnızlık Vadisi”. Bu vadiden geçerken kuşlar yalnızca kendini düşünmeye başlamış. Bazıları kendi başlarına hareket edip yönlerini kaybetmişler, kendi için avlanmaya gidip büyük hayvanlara yem olmuşlar.
Vadi, Simurg hakkında birçok fısıltıların yayılmaya başladığı “Dedikodu Vadisi”. En arkadaki kuştan en öndekine doğru Simurg ile ilgili bir sürü dedikodu gelmiş en sonunda en öndekine Simurg’un toprak olduğu, gitmelerinin bir anlamı olmadığı söylenmiş. Bunu duyan birçok kuş doğru olup olmadığını hiç önemsemeden, yolundan vazgeçip geri dönmüş.
Vadi ise “Ben Vadisi”. Burada her kuş ayrı bir şey söylemeye başlamış, biri diğerinin kanadını beğenmemiş, diğeri her şeyi bildiğini iddia etmeye başlamış, yanlış yoldan gidildiği söylenmiş… Hepsi bir şey söylüyormuş ve kendi söylediğinin doğru olduğunu kabul ettirip lider olmaya çalışıyormuş. Böylece vadiyi geçip “ben” düşüncesinden uzaklaşana kadar en öne geçmek için birbirlerini ezip durmuşlar.
Nihayet Kaf Dağı’na vardıklarında sadece 30 kuş kalmış. Bu zorlu vadileri aşmayı başaran 30 kuş yuvaya vardıklarında sırrı çözmüşler: Farsça “si” otuz, “murg” ise kuş demekmiş. Yani, arayışı tamamlayan bu 30 kuş, aslında aradıkları şeyin kendileri olduğunu anlamışlar. Bilgeliğe giden yol, aslında kendilerine yaptıkları bir yolmuş.
Bu hikayedeki 7 vadi, hayatımızda karşılaştığımız birçok durumu temsil ediyor. Başarıya ulaşmak için, nefsine hakim olup, körü körüne bağlanmadan, düşünen ve kendini geliştiren, başaracağına dair inancını kaybetmeyen, birlik olmayı bilen, sorgulayan ve en önemlisi egosundan uzaklaşan herkes, küllerinden yeniden doğan Simurg olabilir.
Pek çok şekilde anlatılan bu hikayeyi tekrar hatırlayalım…
Kendimiz olmak yolculuğunda hangi vadileri geçecek ve kendimize nasıl sahip çıkıp yolda olacağız?
Zamanımızdan 4000 yıl önce, İbrahim Peygamberin kabede putları kırması, insanların elleriyle yaptığı putlara tapmamasını öğrettiği bilinen bir gerçektir. İbrahim peygamberin kurban kesilmesi ile ilgili yaşadığı ise dünya insanlarının İNSAN KURBAN ETME ritüeline son vermesi dönemini başlatmıştır.
Adıyaman’da (eski adıyla Komegene Krallığı) Nemrut harabelerini gezenler yöredeki tarihi olayları da bilirler. İbrahim peygamber ve ÇİĞ KÖFTE arasındaki ilgiye değinmek istiyoruz bu gün. Doğanın hafızası, insan hafızası gibi her şeyi çok güzel kaydediyor. Yaşanmış gerçek bu güne kadar nasıl gelmiş, akademik bir makaleye bakalım isterseniz:
Çiğ köftenin ortaya çıkış hikâyesi inanışa göre şöyledir: “Adıyaman yöresinde eski bir medeniyetin kralı olan Kral Nemrut, Hz. İbrahim’i tek tanrıya inandığı için yakmaya karar verir. Halkına verdiği emir ile krallıktaki bütün ağaç ve odun parçalarını büyük bir meydanda toplatır. Evlerde yemek pişirmek için odun parçası kalmamıştır ve ateş yakılmasını yasaklamıştır. Hz. İbrahim’i yakmak için meydana toplanan ağaç ve odun parçaları yakılacak tek ateştir. Halk kralın emriyle günlerce tahta parçalarını meydanda toplamıştır. Dağda avlandığı için bu emirden habersiz olan bir avcı, avladığı geyiği evine getirerek eşinden pişirmesini ister. Eş, kralın ateş yakma yasağını anlatır. Avcı da çaresiz emre itaat eder. Avcı geyiğin sağ arka budunu ayırır, ince ince taşla döverek ezer. Bulgur, biber ve tuz katarak, ezdiği et ile bunları iyice yoğurur. Çiğ köftenin ilk kez bu avcı ve ailesi tarafından yapıldığı rivayet edilir”(https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1254209) (Cilt:17 Sayı: 2 / Ekim 2020- İnönü Üniversitesi, Doç. Dr. Muhammet Fatih ALKAYIŞ) Okurlarımıza, takipçilerimize ve herkese huzurlu, mutlu, sevgi dolu bayram geçirmelerini dileriz. BİLKE