Zamanımızdan 4000 yıl önce, İbrahim Peygamberin kabede putları kırması, insanların elleriyle yaptığı putlara tapmamasını öğrettiği bilinen bir gerçektir. İbrahim peygamberin kurban kesilmesi ile ilgili yaşadığı ise dünya insanlarının İNSAN KURBAN ETME ritüeline son vermesi dönemini başlatmıştır.
Adıyaman’da (eski adıyla Komegene Krallığı) Nemrut harabelerini gezenler yöredeki tarihi olayları da bilirler. İbrahim peygamber ve ÇİĞ KÖFTE arasındaki ilgiye değinmek istiyoruz bu gün. Doğanın hafızası, insan hafızası gibi her şeyi çok güzel kaydediyor. Yaşanmış gerçek bu güne kadar nasıl gelmiş, akademik bir makaleye bakalım isterseniz:
Çiğ köftenin ortaya çıkış hikâyesi inanışa göre şöyledir: “Adıyaman yöresinde eski bir medeniyetin kralı olan Kral Nemrut, Hz. İbrahim’i tek tanrıya inandığı için yakmaya karar verir. Halkına verdiği emir ile krallıktaki bütün ağaç ve odun parçalarını büyük bir meydanda toplatır. Evlerde yemek pişirmek için odun parçası kalmamıştır ve ateş yakılmasını yasaklamıştır. Hz. İbrahim’i yakmak için meydana toplanan ağaç ve odun parçaları yakılacak tek ateştir. Halk kralın emriyle günlerce tahta parçalarını meydanda toplamıştır. Dağda avlandığı için bu emirden habersiz olan bir avcı, avladığı geyiği evine getirerek eşinden pişirmesini ister. Eş, kralın ateş yakma yasağını anlatır. Avcı da çaresiz emre itaat eder. Avcı geyiğin sağ arka budunu ayırır, ince ince taşla döverek ezer. Bulgur, biber ve tuz katarak, ezdiği et ile bunları iyice yoğurur. Çiğ köftenin ilk kez bu avcı ve ailesi tarafından yapıldığı rivayet edilir”(https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1254209) (Cilt:17 Sayı: 2 / Ekim 2020- İnönü Üniversitesi, Doç. Dr. Muhammet Fatih ALKAYIŞ) Okurlarımıza, takipçilerimize ve herkese huzurlu, mutlu, sevgi dolu bayram geçirmelerini dileriz. BİLKE
İlk insandan bu güne kullanılan sesli harfler aklıma geldikçe, ne evrelerden geçtiğimiz gözümün önüne geliverir. Kök heceler, uygarlıklarla birlikte iletişim ihtiyacını karşılamış; kabul görmüş yerleşmiştir. Kök heceler, yerleşik hayata geçişle zenginleşmiş, coğrafyalara taşınmış, yapısına eklentiler alarak, yeni anlamlar da kazanmıştır.
Gezgin ezgiler gibi, sözcükler de coğrafyaları aşarlar. Brother-birader, balcon-balkon, anni-anne, papa- baba gibi.
Annemin kullandığı, ırıp kelimesini Orhan Veli’nin şiirinde gördüm. Şair, “IRIPLARIN ÇALKANTISINDA” dizesi ile dalgalar arasındaki balık ağının deniz etkisi ile nasıl çalkalandığını anlatıyor. Annem de, “NE IRIP NE IRIP” “IRIPÇI SENİ” “IRIP YAPMA” biçimlerinde kullanır. Örnekler, uyanıklık yaparak öne geçme, sadece kendini düşünme, düzen kurarak iş başarma anlamlarını taşır. Annemin köyü denizden uzaktır. Ağ olarak kullanılan “IĞRIP”; hile, tuzak, yalan anlamlarında kullanılan biçimi ise “IRIP” tır.
En çok tekrar edilen kelimenin en yavaş kaybolduğu anlaşılırken, günde ortalama 16 kez tekrarlanan bir kelimenin en az üç dilde hayatta kaldığı anlaşıldı.
Hayatta kalan kelimelerle ortaya çıkan tuhaf cümle ise şöyle:
“Sen, beni duydun! Bu ateşi şu yaşlı adama ver. Siyah solucanı ağaç kabuğundan çıkar ve anneye ver. Ve küllere tükürmek yok!”
Pagel, hayatta kalan kelimelerle kurulan cümlede ‘ağaç kabuğunun’ açıklaması ise şöyle yaptı: “Bazı antropologlarla konuştum. Eski insanların ormanlarda yaşayan, avcı-toplayıcı kabileler olması, ağaçların hayatlarında önemli bir yer tuttuğunu gösteriyor.”
Kelime Kökeni olarak araştırdım. “Yeni Yunanca grîpos γρῖπος “balık ağı, bir tür balıkçı teknesi” sözcüğünden alıntıdır. Yunanca sözcük Eski Yunanca grîpos γρῖπος “çubuklardan örülmüş balık avlama sepeti” sözcüğünden evrilmiştir. Bu sözcük Hintavrupa Anadilinde yazılı örneği bulunmayan *ghrebh- “yakalamak, tutmak” fiilinden türetilmiş olabilir; ancak bu kesin değildir. ” https://www.etimolojiturkce.com/kelime/%C4%B1%C4%9Fr%C4%B1p
Kaynaklarda rastlamadım ama, riba kelimesi ile ilgisi olabileceğini de düşünüyorum. Riba, artırma, faiz, yalan, hile anlamında kullanılan Arapça kökenli bir kelimedir.
Araba ve IRIB kelimesi arasındaki sessiz benzeşmesi de ilgimi çekti. Araba tekerleri döner de döner. Dönmek ile hile arasında da çok yakın olmasa da anlam açısından benzerlik vardır.
“Hotan Saka dilinde rraha “at arabası” sözcüğü ile eş kökenlidir. Sakaca sözcük Avesta (Zend) dilinde aynı anlama gelen raθa- sözcüğü ile eş kökenlidir. Bu sözcük Sanskritçe rátha- रथ “iki tekerlekli tören arabası” sözcüğü ile eş kökenlidir. ” https://www.etimolojiturkce.com/kelime/araba
Annemin kullandığı kelimelere, yeri geldikçe yer vermeye çalışıyorum. Herkesin MAMALİKA olarak bildiği yemeğe KÖLHAMUR dediği gibi. Sözcüğün köle hamuru olduğunu, araştırmalarım hatırlattı. 1500 yıllarında HALEP yaylalarında konaklayan göçerler, köle ticaretini gördükleri için onların yediği “UN LAPASI” köle yemeğini hatırlatmış olmalıydı. Yaptıkları tereyağlı kaşık kesmesine de KÖLEHAMURU ismini vermiş oldukları anlaşılıyordu.
Eskiler, üreten nesillerdi. Artık, sanayileşme ve teknolojinin aydınlığında(!) tüketen toplum olduk. Ya kuru kuru eleştiriyor, ya da hep hazırı tüketiyoruz. Yeni bir yazıda buluşmak dileğiyle.
Öğrendim ki, bedenimde sayısız atom varmış. Kaç tane bilmiyorum ama saymam da olası değil zaten. Atom altı parçacıklar, çekirdek- proton- nötronlar ve elektronlar; aklımın onayını bile almadan içimde yaşayıp gidiyorlar. Sesini duymadığım, kokusunu almadığım özgür galaksiler fink atıyor içimde. Aynı kar tanelerinin birbirine çarpmadan sessizce yere inmesi gibi; hiç hissettirmeden bedenimde yaşıyorlar. Algoritma örgüsü, matematik kurgusu ile ince ve naif, mikrodan makroya muhteşem bir sergi.
İçimiz gibi, dışımız da sonsuz varlıkla donanmış durumda. İnsanlar, canlılar, doğa ve tüm şeylerle iç içeyiz. Bu çokluğun içinde, algıladığımız “KADAR” ya da “MİKTAR” farkındalığımızla varız. O varlık ile dünya içinde dünya kuruyoruz kendimize. Frekans sınırlarının alt ve üstünü duymadan, görme kapasitesinin dışında olanları görmeden, “VAR” veya “YOK” diye adlandırdığımız kabuller içindeyiz.
Annem der ki:” ben 6 yaşında karşıdaki dağları yeni oluyor zannederdim”. Bu sözü öyle anlarda kullanır ki, hepimizi mat eder. Bizim yeni farkına vardığımız, ama onun çok iyi bildiği durumlarda, sanki GÜNAYDIN der hepimize.
Kendimi tanımak ve farkların farkına varmanın, dünyaya geliş sebebi olduğunu annemden öğrendim.
Doğal güzelliğin kenti SİNOP, bu güzelliğinin korunmasıdır derdimiz. Doğanın sunduğu değerlerin, insan eliyle yok edilmemesidir hedefimiz.
Bilimsel çalışmalar, resmi kurumlarca takip edildiğinde, ilimiz artı değerler kazanacaktır. Bürokratik otorite, yetkileri kullanırken, veri tabanına ne kadar özen gösterir, dikkate alırsa, o kadar olumlu sonuç alır.
“NE KADAR BİLİRSEN, BİR BİLENE DANIŞ” demiş Pir Sulan Abdal.
Kaynaklardan faydalanmak, bilgi ve deneyimlerden faydalanmak insanlık için değerlidir. Bilgi, kullanıldıkça yenilenir ve büyür. Bilimsel makale ve araştırmalara bu nedenle yer veriyor ve ilimizin değerlerinin korunmasını istiyoruz.
Sinop’ta bulunan tabiat parklarında ekoturizm ve rekreasyon aktivitelerinin sürdürülebilirliği araştırmasını paylaşmak istiyoruz sizlerle:
FOTO: İl Kültür Ve Turizm Arşivinden
TABİAT PARKLARINDA EKOTURİZM VE REKREASYON FAALİYETLERİNİN SÜRDÜRÜLEBİLİRLİĞİ: SİNOP ÖRNEĞİ
Öz: Ülkemizde özellikle sanayileşmenin olmadığı veya düşük düzeyde gerçekleştiği bölgelerin kalkınmasında turizm sektörü önemli bir gelişim aracı haline gelmiştir. Bununla birlikte, turizmin planlı bir şekilde gelişim göstermediği destinasyonlarda, turizm faaliyetleri ve rekreasyonel aktiviteler, bölgenin sahip olduğu doğal ve kültürel değerler üzerinde yıkıcı etkiye neden olan olumsuzluklara sebep olabilmektedir. Bu nedenle, sürdürülebilir turizm anlayışının, bir bölgede turizmin gelişiminde ve çevrenin korunmasında önemli bir etkiye sahip olduğu öne sürülebilir.
Bu çalışmada, Sinop’ta bulunan tabiat parklarında ekoturizm ve rekreasyon aktivitelerinin sürdürülebilirliği araştırılmıştır. Araştırma verisi çalışma alanıyla ilgili kaynak taraması, önemli aktörlerle yapılan yarı yapılandırılmış görüşme ve gözlem yoluyla toplanmıştır. Çalışmanın örneklemini Sinop’ta yer alan korunan alanlardan en fazla ziyaret edilen Hamsilos Tabiat Parkı ve Tatlıca Tabiat Parkı oluşturmaktadır.
Çalışma sonucunda, Sinop’ta yer alan tabiat parklarının ekoturizm ve rekreasyonel aktiviteler için önemli doğal ve kültürel değerlere sahip olduğu belirlenmiştir. Korunan alanlarda, kaynakların verimli kullanımı ve biyolojik çeşitliliğin korunmasına yönelik, başta Doğa Koruma ve Milli Parklar Bölge Müdürlüğü olmak üzere, paydaşlar tarafından çeşitli çalışmaların yürütüldüğü tespit edilmiştir. Bunun yanında, sürdürülebilir turizmin temel ilkelerinden birisi olan yerel refahın artmasına yönelik daha fazla çaba gösterilmesi gerekmektedir. Bu kapsamda yerel istihdamı arttırmaya yönelik düzenlemelerle birlikte, özellikle yerel halkın ziyaretçilere yöresel ürünlerini satarak gelir elde etmeleri için uygun olanakların sağlanmasının yararlı olacağı söylenebilir.
Mehmet KESKİN- 1 Sinop Üniversitesi, Gerze MYO, Turizm ve Otel İşletmeciliği Programı, Sinop / Türkiye
Orhan AKOVA- 2 İstanbul Üniversitesi, İktisat Fakültesi, Turizm İşletmeciliği Bölümü, İstanbul / Türkiye
Suna MUĞAN ERTUĞRAL -3 İstanbul Üniversitesi, İktisat Fakültesi, İktisat Bölümü, İstanbul / Türkiye
Geniş bir kadro tarafından hazırlanan kitap, okumaya değer. Emeği geçen akademisyenlere teşekkür ediyoruz. Bu veriler yetkili makamlarca değerlendirilmelidir.
Sinop sıcaktan kavuruluyor. Oysa, bilim insanlarımız küresel ısınma konusunda halkı bilgilendirmek için yılardır dil döküyorlar. Konuya duyarlı olanlar okuyor, yazıyor ve dikkatle paylaşıyorlar; ama bu yanlış gidişe engel olunamıyor.
eski SİNOP eskileri hep kaybediyoruz
Dünyada işleyen sistemin çarkına, ne çarkmış yahu diyesim var. M.Ö.’ den beri çıkar gruplarını besliyor, güzel değerlerin hepsini yutuyor, yok ediyor. Bilim kurgu filmlerinde yaratılan, özel sanal canavarlar gibi.
Toplumda, güzel ve doğru değerleri neden yaşatamıyoruz sorusunun cevabını çocukluk yılarımdan beri arıyorum. Yıl 1972, 16 yaşında yazdığım “DÜNYA İNSANLIĞI YUTUYOR” şiirimi okuyan arkadaşlarım;
” ne kadar karamsarsın, eğlence, gezme dururken sana ne dünyanın gidişinden” diyorlardı.
Sorun bu değil miydi? Eğlence, yeme içme, gezme tozma, para sahibi olma konuları insanları her şeyden çok cezbediyordu. Bulunduğu sosyal statüden bir basamak yükselen, bir süre sonra içinde bulunduğu arkadaşlarını küçümsemeyi tercih ediyor, onlara veriyor veriştiriyordu. Sorunlarla boğuşmak, insanı neler nelerle karşı karşıya getiriyor, ortaya sayısız sınıflar çıkıyordu.
Ne çoktu sınıflar, onlara çağın yeni trendine uygun(!) başka sınıflar da ekleniyordu. Olaya tarih boyunca sosyolojik olarak baktığımızda ise hepsinde ortak paydanın DOĞRULAR ve YANLIŞLAR olduğunu görmek kaçınılmazdı.
Esnaflar arasında “onun günlük cirosu bizimle bir olmaz” deyip para ile boy ölçenler, soy- sop statüsünden ” biz çok asil sülaleyiz” diyerek mezarda yatanlarla öğünenler, çok şımartılarak büyütülen ve kendini dünyanın merkezi zannedenler……..o kadar çok sıralayabiliriz ki.
Bu yanlış gidişin önüne geçmeye yaramalı farkında olduklarımız. Bir yolu olmalı ve eşitlik ilkesi işlemeli insanlık için. Siyasi çatışma yerine ÇÖZÜM üretmeliyiz.
Önceliğimiz, sürdürülebilir olması ve bu işten halkın faydalanmasıdır. Yazılarımızın da temel dayanağı budur. Konu, Sinop el sanatları ürünlerinin kamu ve sektörel alanlarda tanıtımının sağlanması için özellikle ele alınmaktadır. Kastamonu, Çorum, Çankırı, Sinop Kuzey Anadolu Kalkınma Ajansı kapsamındadır. Bu iller arasında biz neredeyiz?
Sinop el sanatları bakımından gereken donanıma sahiptir. Sadece Safranbolu, Denizli, Kastamonu gibi bu değerleri üst aşamaya taşıyacak kurumsal adımlar gerekmektedir.
tasarım: Y. SARIKAYA- 2004- dikiş: Hamdiye ŞAHİN- Manken: Bengül ÖZKARA
Gelin bu gün Boyabat ve Durağan çemberi hakkında yapılan bir çalışmayı okuyalım:
Seyfullah GÜL -SİNOP’UN KÜLTÜR COĞRAFYASI
Boyabat- Durağan Çember Dokuma Çember, yörede çok eskiden beri dokunan ve başörtüsü olarak kullanılan kenarları renkli şeritlerle çevrili ortası renkli ipliklerle işlenmiş motiflerle bezeli Boyabat, Durağan ve Saraydüzü ilçelerinde sıklıkla görülen bir dokuma türüdür.
Çember, Orta Asya kültürü kökenli olmakla birlikte kültür aktarımı ve kültürel yayılma ile yöreye gelmiş, yöreye has bir biçim kazanmış kültür ürünüdür. Halen yörenin kırsal kesimine ait köylerde yüzlerce çember tezgâhı bulunmaktadır.
FOTO-S.GÜL
Günümüzde Vezirköprü, Durağan, Boyabat ve Saraydüzü gibi yerleşim yerlerinde başörtüsü olarak kullanılmaya devam eden çember, bu işlevinin yanı sıra masa, sehpa gibi yüzeylerde örtü olarak, ayrıca gömlek, bluz gibi elbiselerde model veya aksesuar olarak da kullanılmaya başlanmıştır.
baygın isimli çember deseni-S.GÜL
Önceleri sadece pamuk ipliğiyle dokunan çember, günümüzde sentetik ipliklerle de dokunur olmuştur. Doğal beyaz ya da ağaç külüyle ağartılmış pamuk ipliklerle dokunan çemberin kenarları makam ipi denilen kök boyasıyla elde edilmiş bordo renkli pamuk ipliğiyle oluşturulmaktadır.
büyük demirkırat isimli çember deseni-S. GÜL
Çözgü dolabında çözme işlemi yapıldıktan sonra bezayağı dokuma örgüsüyle yörede düzen ya da işlik denilen dokuma tezgâhlarında dokunmaktadır. Tarak boyuna göre genellikle 50‐60 cm eninde ve 100‐120 cm boyunda dokunur. Kenarları şerit halinde orta kısmı bütün olarak desenlidir. Çemberin üzerine dokuma yapılırken demir kırat, kibrit kabı, baygın gibi nakışlar atılır.
Müzik, toplumun kültür değerlerinden biridir. Doğu Karadeniz Bölgesinde yaşayan müzik kültürüne değinelim bu gün. Bir yüksek lisans tezini okuyalım:
İSTANBUL TEKNİK ÜNİVERSİTESİ ´ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ
DOĞU KARADENİZ BÖLGESİNDEKİ ÇEPNİLER VE ÇEPNİ MÜZİĞİ
YÜKSEK LİSANS TEZİ Abdullah AKAT
2006
Tez Danışmanı: Doç. Songül KARAHASANOĞLU ATA
ÖZET “Doğu Karadeniz Bölgesi’ndeki Çepniler ve Çepni Müziği” adlı çalışmamız dört ana bölümden oluşmaktadır. Çalışmamızın ilk bölümünde tarih araştırmamıza yer verilmiştir. Buna göre sırasıyla Doğu Karadeniz Bölgesi’nde insan varlığının tespit edildiği ilk günden Çepniler’in bölgede gözüktüğü döneme kadar olan kısım ilk bölümde incelenmiştir.
Bölgede yaşayan yerli halklardan, Pont Satraplığının ve bağlı olarak Pontus’un gerçekte ne anlama geldiği konusundan, kolonileşme çağındaki, Büyük İskender dönemindeki, Romalılar dönemindeki Trabzon şehrinden, Türklerin Anadolu’yla ve Doğu Karadeniz Bölgesi’yle kurdukları münasebetlerden, Çepniler bölgede gözükmeden önce bölgede kurulan Trabzon Rum İmparatorluğu ve çevresinde oluşan Türk topluluklarından ve bu arada Gürcülerin paralı askerleri olarak Trabzon Rum İmparatorluğu’nun kurulmasında ve devamlılığında askeri güç olarak bölgeye yerleşen Kıpçak Türkleri’nden bahsedilmiştir. Kıpçaklara ayrılan bölümde bölgeye kattıkları düşünülen kültürel birikimlerden ve bunların Gagauzlar gibi diğer Türk topluluklarıyla olan bağlantılarından söz edilmiştir.
Ayrıca Kıpçakların Karadenizin kuzey bozkırlarından doğuya ve batıya doğru yaptığı göç hareketinin Balkanlar ve Doğu Karadeniz Bölgesi arasında bir akrabalık bağı kurduğu düşünülen özelliklerine yer verilmiştir.
Çalışmamızın sonraki bölümlerini Çepniler oluşturmaktadır. Çepnilerin kimlik analizi, Anadoludaki faaliyetleri, çevreyle etkileşimleri ve dinsel yapıları üzerinde durulan konulardır. Ardından Çepni müziği ile ilgili araştırmalarımızın meyvası olan bölüm gelmektedir.
Çepnilerdeki yaylacılık geleneğinin müzikle olan bağlantısını kurduğumuz, kıyı ile yüksek kesimdeki Çepnileri böldüğümüz, kemençenin Çepnilerdeki önemine yer verdiğimiz bu bölümde önce bugüne kadar derlenmiş Çepni bölgesi müzikleri ardından da tarafımızca notaya alınmış yörede ezgiye verilen adıyla gaydeler ele alınarak analiz edilmiştir. Bu bölümün son kısmında da Çepnilerin müzik icrasında kullandığı çalgılar ve Çepnilerin en tanınmış kemençe sanatçıları hakkında bilgilere yer verilerek sonuç bölümüne varılmıştır.
GİRİŞ Doğu Karadeniz Bölgesi’nde ilk çağlardan beri var olan yerli halklar, daha sonra bölgeye yerleşen Hıristiyan topluluklar – bu toplulukların biri de Kıpçak Türkleridir- ardından İran’dan gelip yerleşen Çepniler, Selçuklulardan arta kalan ve bölgede Rum şehirlerinin etrafını saran diğer Türk beylikleri ve son olarak Osmanlı’nın Trabzon’u fethi ve uyguladığı nüfus iskân politikaları bölgede etnik toplulukların büyük ölçüde erimesine ve ortak bir kültür oluşmasına vesile olmuştur. Doğu Karadeniz Bölgesi’ndeki bu büyük karışıma rağmen ayakta kalabilen bir kültür olarak gördüğümüz Çepnilerin tarihi, bölge tarihi ve bölgedeki müzik anlayışı bir bütün olarak değerlendirilip özellikle Çepni müziğini etkileyen faktörler incelenmeye çalışılmıştır.Çalışmamızın amacı bu büyük karışım içinde Çepniler’in yerini ve önemini belirleyebilmek, Doğu Karadeniz Bölgesi’nde yaşamış veya yaşayan diğer topluluklarla olan tarih içerisindeki etkileşimlerini saptayarak Çepnilerin günümüzdeki müzik anlayışını ortaya koyabilmektir. Çalışmamıza başlarken ilk olarak Doğu Karadeniz Bölgesi hakkında bir müddet bilgi toparlanıp, kaynak (literatür) taraması yapılmış ve bölge tarihi için önemli sayılan kitaplar okunup incelendikten sonra alan araştırması yapmak için 2005 yılının Temmuz ayında bölgeye gidilmiştir. Bölgede öncelikle Çepnilerin yaşadığı Görele, Tirebolu ve Şalpazarı’nda incelemeler yapılmış daha sonra Trabzon şehir merkezinde kitapçı, sahaf ve kütüphane kataloglarının taranması işlemi ve elde edilen kaynak kitaplardan kopya alınması işlemi ile devam edilmiştir. Trabzon şehir merkezinde folklor çalışmaları yapan kuruluşlarla görüşmeler sağlanmış bölge hakkında detaylı bilgiler toplanmış, bunlardan sonra bir otçu şenliği zamanı beklenmiş ve Çepnilerin çıktıkları Sis Dağı’nda kutlanan otçu şenliği gözlemlenmek üzere Sis Dağı’na gidilmiştir. Tüm bu aşamalardan sonra Trabzon merkeze dönülerek durum değerlendirilmesi yapılmıştır. İkinci bir kitap taraması yapıldıktan sonra kaset ve CD taramasına geçilmiş Görele’de Picoğlu Osman’a, Durkaya’ya ait kopya kasetler bulunarak arşivimize dâhil edilmiştir. Trabzon merkezde de Ali Çinkaya’ya ait bir kaset alınmıştır. Bu arada Sırrı Öztürk ve Kâtip Şadi aynı anda Görele’de bulunmuş ve bu iki büyük usta tarafımızca bir araya getirilmiştir. Bunun sonucunda da tabii olarak ortaya bir atışma çıkmış ve bu atışma da tarafımızdan sesli ve görüntülü olarak kayda alınmıştır. Çepni Bölgesi’ndeki incelemelerimiz tamamlandıktan sonra bölgenin diğer bölgelerle olan ortaklıklarını ve farklılıklarını görmemiz gerektiğine karar verilerek Akçaabat’a gidilmiştir. Akçaabat’ta Akçaabat Folklor Derneği’nde karşılaştığımız Doğu Karadeniz uzmanı Cavit Şentürk tarafından yönlendirilerek bir takım görüşmeler yapılmıştır. Bunun sonucunda Düzköy’ün Işıklar Köyü’ne kadar zurnacı Neşet Bey’in rehberliğinde incelemelerde bulunulmuş, gözlemler yapılmış ve birçok kayıtlar elde edilmiştir. Ardından gittiğimiz Maçka’da Eyüp Eyüboğlu adlı bir kemençe yapımcısı ile görüşülmüş, Saffet Genç gibi büyük bir usta ile görüşme fırsatı yakalanmış ve seksen yaşındaki Emin Aydemir’de yaşayan tarih olarak bize Maçka’nın geçmişinden ve folklorundan bahsetmiştir. Buradan daha doğuya doğru geçilerek Rize’ye oradan da Ardeşen’e gidip Lazları inceleme fırsatı bulunmuştur. Ardından gerçekleştirdiğimiz Çamlıhemşin ziyaretiyle de Hemşinliler gözlemlenmiş, çalışmamızın bu bölümü tamamlanarak Trabzon’a ve oradan da İstanbul’a dönülmüştür. İstanbul’da yaşayan ustalarla yapılan görüşmeler, buradaki kütüphanelerde ve sahaflarda yapılan katalog taramaları sonucunda çalışmaya temel oluşturacak kaynaklara ulaşılmıştır. Çalışmamızın konusunu oluşturan Doğu Karadeniz Bölgesi’ndeki Çepniler, ilk defa topluluk halinde 1277 yılında Orta Karadeniz Bölümü’ndeki Sinop dolaylarında görülmüş ve bu tarihten sonra doğuya doğru hareket etmişlerdir. Dolayısıyla Doğu Karadeniz Bölgesi’nin Çepnilerden önceki tarihi ele alınacak, Çepnilere kadar bölgede neler olup bittiği ve Çepnilerin kim oldukları, doğuya doğru olan mevcut hareketlerini nasıl gerçekleştirdikleri ve bölgede kimlerle siyasi ilişkiler içinde bulundukları gibi konular çalışmamıza bir zemin oluşturacaktır.
Sinopluları yıllardır üzen olumsuz görüntülerden kurtulmak için çok makama baş vuru yaptık. Sitemizde bu konuda yayınladığımız haberler okurlar tarafından ilgi gördü. CİMER başvurumuz sonrası, valiliğin olaya sahip çıkması sevindiriciydi.
Durumu takip için bu gün İl Kültür ve Turizm Müdürü Sayın Metin SÜREN’İ ziyaret ettik. Yesari Türbesi hakkında yeni gelişmelerle ilgili Sinop halkını bilgilendirdi. Kendisine teşekkür ediyoruz.
Metin SÜREN, Sayın Valimiz ile bu konuda toplantı yaptıklarını, Alan Yönetimi Başkanının Projeyi hazırlayacağını ve Türbe için giriş alanı planının belediye ile projelendirileceğini, sonuçlandırılana kadar görüşmeleri sürdüreceğini ve tarihi eserlerimize, tarihi şahsiyetlerimize sahip çıkacakları bilgisini verdi.
Senin, çevreye yayılan tinsel, mistik havanı çocuk kalbimle hissederdim. Sadece biz çocuklar değil, bütün komşular bu havayı hissederlerdi. Kemal Abi (Tarzan Kemal) gibi, sen bizim özel ve değerli bir komşumuzdun Yesari Baba. 1881 yılında bu alemden göçmüş olsan da, hatıraların, eserlerin ve tinsel varlığın ile çok yakındın bize.
1972’de, Yeni Mahalledeki evimize taşınınca; çocukluğumun geçtiği mahallede, yaşamımın en güçlü anılarını bıraktım. Senin kulüben, anıların ve yatırın bu anılar içinde önemli bir yer tutuyordu. 18 yaşımda, senin türben ve çevresinin yağlı boya tablosunu çalışmıştım. Arkadaşlarım da bana gülmüşlerdi. Evimizin çatısından güneye dönersem deniz manzarası, kuzeye dönersem Yesari Türbesi’ydi. Zeytin ağaçları arasında küçük kulüben, camından görülen yeşil örtülü sandukan, tabloma konu olmuştu.
1980 yıllarında, kulübenin etrafındaki taş örgü duvar, girişte de demir kapı duruyordu. Demir kapıdan avluya girdiğimde, yaban nanelerin güzel kokusu senin kokun gibi gelirdi bana. 1984 yılında, kütüphanede senin eserlerinin olduğu bir kitap buldum. Kulübenin çatısının, güneye bakan tarafı o zaman çökmüştü. Kapısı yok olmuş, sanduka örtüsü kalmamış, içerisi de hurdalarla doluydu. Bir anne köpek, senin yatırın üstüne yavrulamış, toprağını da epeyce eşelemişti. Yıkılan çatı artıklarını boşaltmak, düzenlemek gerekti. Elimden geldiğince bir kaç gün çalıştım. Aynı zamanda hayır sever bir “ÜÇÜNCÜOĞLU” çatıyı onardı…
Sinop İnanç Turizmi için bir değerdin. Bu nedenle, ilgili kurumlara yazılı ve sözlü baş vurularımı yaptım. O zaman daha arazine binalar dikilmemişti. Restorasyon işlemi için kurumlardan, Tapu, Belediye, Kültür Müdürlüğü, Müze ile sonuç amaçlı görüşmeler yaptım ama bir türlü sonuç alamadım. Bu gün, insanlara bilgi vermek hayır yapmak için kullandığın arazi ise hep binalarla doldu. Yine kurumlar ve ilgililerle görüşmeye devam ediyorum.
BYC MİMARLIK VE YESARİ TÜRBESİ
Bu gün, Sinop Alan Yönetimi Başkanı MİMAR Sayın Hülya ANDAÇ ile toplantı yaptık. Toplantımıza vesile olan İl Genel Meclisi Başkanı Sayın Yakup ÜÇÜNCÜOĞLU’NA teşekkür ederim.
Toplantımıza, BYC MİMARLIK İç Mimarı Sayın Remziye Eda ÖZYİN de katıldı. Yesari Baba’nın kitabı, eserleri, hayatı ve hakkında yayınlanan akademik tez konusunda bilgiler verdim. Onarım konusunda neden sonuç alamadığımızı sordum?
“BYC MİMARLIK” Yesari Baba konusuna hakimdi. Sinop Alan Yönetimi Başkanı Hülya ANDAÇ:
“biz Türbe onarımı için projeyi yapacak, Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kuruluna sunacağız. Yesari Baba’nın Sinop için değerinin farkındayız. Kültür Varlığı olarak korumak görevimiz. “Sinop Tabyaları” koruması da gündemimizde olacak. Sinop’un tüm tarihi eserlerini koruyacağız. Bu konular, Sinop Alan Yönetimi Başkanı olarak görev alanım içinde” dedi.
BYC MİMARLIK İç Mimarı Remziye Eda ÖZYİN, “Yesari Türbesi” ile ilgili bu güne kadar tutulan resmi kayıtlar hakkında bilgi verdi. “Bu konu bizim için de önem arz ediyor, elimizden geleni yapacağız” dedi.
Konu gündemde tutulmasına rağmen önü açılmadı. Bu yüzden belki çözüm olur diye CİMER ‘e baş vurdum. Yazılarımı gören gençler arasında duyarlı davrananlar oldu. Sosyal medyada paylaşabildikleri kadar paylaştılar. Gençlerimize hassasiyetleri için çok teşekkür ederim.
SİYAŞAD DERNEK BAŞKANI Tufan BİLGİLİ, “bu konuda elimizden gelen yardımı yaparız” dedi. Tüm Sinopluların konuya duyarlı davranacağına inanıyorum. Proje onaylandıktan sonra, onarım gerçekleşsin umuduyla.
Sinop Kütüphanesinde araştırma yaparken, kitabına rastlamıştım. Okuduğumda, şiirlerinin çok değerli olduğunu gördüm. Hayatını öğrendiğimde ise bir Sinoplu olarak, ezildim ve sorumluluk hissettim. Tapu tescilinin yenilenmesi, onarımı ve kültür varlığı olarak korunması için resmi kurumlarla uzun süren görüşmelerim oldu. Hatırladığım kadarıyla 1984- 85 yıllarıydı. duyarlı bir vatandaş çıktı ve tarafından onarım yapıldı.
Şimdi üstünden yıllar geçti, daha güzel daha bakımlı olması gerekirken, Yesari Baba’ya ait olan araziye bir sürü bina dikildi. Ve kendisine 1metre kare yer yok desek yeridir. Tellerle çevrili büyük arazide, önceden fakirler doyurulur, aşureler pişirilip dağıtılır, yardıma ihtiyacı olanlara yardımlar yapılırmış. Durum bu gün, aşağıdaki fotoğrafta görüldüğü gibidir.
Kitabından okuduğum bilgiye göre, bu gün Yesari lakabı ile anılan aile, bu adı Yesari Baba’dan almıştır. Yesari Baba, memleketi Batum’dan gelen hemşerilerini korumuş kollamış, arazi içindeki ahşap eve yerleştirmiş; sonra da bu aileye türbeyi bekleme, koruma ve kollama görevi verilmiştir.
Ne yazık ki bu gün tavanı çökmüş, yıkık dökük durumdadır, kendine ait arazi içindeki yüksek evler de bu harabeyi seyretmektedir
Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu ve yetkililerin bu durumu çözeceği günü bekliyoruz. Bu konuda AJANS SİNOP’UN yaptığı haberlerin linki:
Yesari Baba’nın asıl adı Mehmet’ tir, solak olduğu için solak anlamında Yesarî adı verilmiştir. 1803 yılında, Gürcistan’ın Batum şehrinde doğmuş, Horasan erenlerinden Hacı Bektaş Velî dergâhında eğitim alarak, ’’ Baba ‘’ payesine yükselmiştir. Birçok yer dolaşmış ve sonra Sinop’a gelerek, Bektaşîlik Tarikatı’nın felsefesini yaymaya çalışmıştır.
Hoşgörülü düşünce ve yaklaşımlarıyla çevresinde sevilip, sayılan, aynı zamanda tasavvufî şiirleri olan bir şahsiyettir. Yaşamının son demlerini Sinop’ta geçiren Yesarî Baba, 1881 yılında burada sonsuzluğa göçmüştür. Vefatı sonrasında; günümüzde Ada Mahallesi, Zeytinlik mevkiinde adına bir türbe yaptırılmıştır.
İlgili makamların ve yer sahibi hissedarların duyarlı olacağını düşünüyor, en kısa zamanda çözüme ulaşmasını diliyoruz. Sinop, el birliği ile çözemeyeceğimiz hiç bir şey olmaz. Sinop’a yakışan onarımın gerçekleşmesidir. Onarım çalışmasının haberini beklemekten vaz geçmedik, vaz geçmiyoruz.