05.02.2023- BİR YETİŞTİRME YURDU ÇOCUĞUNUN KALEMİNDEN
Çok küçük yaşta verilmişim yurda hayal meyal hatırlıyorum, Babam yukarıda işlemleri tamamlarken biz de aşağıda bekliyorduk! Günler, aylar hatta yıllar birbirini kovaladı. Babam hiç aşağı inmemişti ve ben biraz büyümüştüm. Okul çağına geldiğimde üst kata çıktım, sanıyordum ki Babam hala orada, meğer orası yurdun idare katıymış.
Henüz büyümemiş olacağım ki, yukarı bakmayı bırakıp artık geldiğimiz yollara bakıyordum. Çok iyi hatırlarım sanıyordum evin yolunu. Yuvanın bahçe duvarından bakınca görünen bir evi amcamın evi sanıyordum,
Çocukluk işte güneşli günde insan gözünü kapatip parmağı ile gözüne hafif bir baskı uygulayınca göz bebeğinin yansımasını görür ya işte ben artık o karanlıkta arıyordum babamı.
Abim benden 4 yaş büyüktü, o yuvadan yurda geçtiğinde daha da yalnız kalmıştım. Bu ayrılış, biraz daha büyütmüştü beni, 8 yaşında kocaman bir delikanlı olmuştum ve artık kimsenin yolunu beklemiyordum gelmeyecekler, gelmeyeceklerdi, bunu anlamış olduğumdan artık kızmaya bile başlamıştım. Babama beni yuvaya bıraktığı için ona kızıyordum.
Sahi bir çocuğun Annesi olmalıydı.!(okuduğunuz bu cümleyi yazarken bile boğazımın düğümlendiği, ve hala aynı hayallerimin hatırıma geldiğini belirtmek isterim)
Hiç yaşamamış olduğum bir duyguyu tarif edemem tabi, okul yıllarımda öğrenmiştim bu mahrumiyeti. 3. Sınıfta Ders Müzik Anneler günü yaklaşıyordu galiba konumuz bu..! Öğretmenimiz erkekti ve ben erkek öğretmenleri pek sevmezdim belki de babama kızmaya başladığımdan olabilir.
Dersin sonlarına doğru öğretmen benim dikkatimi çeken soruyu sormuş ve benim parmağım ilk kez bir soruya cevap verme heyecanı ile herkesten önce yukarıya kalkmıştı. Bende biraz gurur hissi olmuştu sorunun cevabını çok iyi biliyordum çünkü.!
Biraz yaramaz bir öğrenci olduğumdan dersi kaynatmayayım diye ön sıraya oturtulmuştum. bu nedenle öğretmen, kime söz hakkı verecek diye biran aklımdan geçirirken öğretmenin gözlerinin benim üstünde olduğunu fark ettim. Onun gözlerindeki üzgün ve mahcup görünüşü görmem soruya cevap verme heyecanımı yok etmişti.
Hafifçe arkama döndüğümde ise sınıfta tek parmak kaldıranın ben ve tüm sınıfın gözlerinin benim üstünde olduğunu görmüştüm ağır bir yük binmiş gibi yavaşça indirirken kolumu, öğretmen mahcup bir ses tonu ile tekrar eder gibi yeniden bu defa sadece bana sormuştu.
Senin ANNEN yokmu.?
Aslında parmak kaldırarak vermiştim sorunun cevabını. Bu derste hayat kurtarır gibi yetişmişti zil sesi 3. Sınıf teneffüs heyecanı çabuk değişiyor. Çocuklara duygularımı belli etmemek için coşku ile zil çaldı diyerek koşup teneffüse çıkar gibi kaçmıştım Sınıftan bir kara bulutun içinde şimşekler çakıyordu üstümde. Okul bahçesinde eski okuldan kalma kimsenin pek gelmediği bir binanın arkasında bulmuştum kendimi duvara yaslanarak orada haykırmıştım sorunun cevabını:
Annem yok, Annem yok. Annem yok
İşte O gün öğrenmiştim Bir çocuğun Annesinin olmasının gerektiğini.
Gül Ustabaş Genç: “Bir işitme engelli, normal insanlarla beraber nasıl eğitim alır? Sizce almalı mıdır?”
Kendimden bahsederek gireceğim konuya..
Normal bir çocuk olarak başladığım ilkokulun 2.sınıfında aniden hastalanmam ve bunun sonucu işitme duyumu kaybetmemle önce şehirlerarası yolculuklarla doktorlara götürülme sürecim başlamış sonra da “bu kız artık duyamayacak” sözüyle mecburen Sinop’a dönmüştük.
Doktorların tavsiyesi; benim konuşma yeteneğimi kaybetmemem için normal okuluma devam etmem yönündeydi. Ben artık sudan çıkmış balık gibiydim ve artık karada yüzmeliydim..
Sevgili öğretmenim Sabriye Özcan’ın kabulüyle, tekrar sınıfıma dönüyorum. o zamanki duygularımı bugün çok fazla hatırlayamıyorum.. (tek tesellim ağlamak oluyordu.)
İlkokulu başarıyla bitirince tekrar aynı soru karşımıza çıktı? Beni hangi okul bu halimle kabul edebilirdi?
İstanbul Göztepe Sağır ve Dilsizler okulunda yapılan görüşme sonucu, oranın müdürü de normal okula devam etsin diyordu, oraya kabul edilirsem konuşmayı unutacak, kendimi işaret diliyle konuşur bulacaktım..
Okullar açılıyor… Ben hala ortadayım.. En sonunda orta kısmı da olan kız meslek lisesine götürülüyorum “hiç olmazsa bir sanatı olsun, muhakkak okusun” diyen ailem sayesinde.. Önce kabul etmek istemiyorlar ve sonra deneme yapmak koşuluyla mecburen kabul ediliyorum. O güne dek bir öğretmenim varken, birden çoğalıyor sayısı.. Her gelen öğretmenle tanıştırılıyorum.. En zoru İngilizce dersi.. Duymayan bir kız bu dersi nasıl alacak? Kendi halime bırakılıyorum, bende ki hafıza, tüm yazılanları soru ve cevapları ezberlememe neden olduğu için (arkadaşlarımın yaptığı okunuşla yazma hatası bende olmuyordu) İlk sınavda 99 almıştım, ne ilginç değil mi? İlk yarıyılı teşekkürle kapatıyorum ve benim eğitim hayatım böylece devam ediyor..
Hayatımda çok önemli yer tutan öğretmenlerimi, hepsini sevgi ve saygıyla anıyorum.. Aynı zamanda satranç oynadığımız İngilizce öğretmenim Erdinç Bey’i, bana toplum içinde nasıl hareket edeceğimi öğreten Başmüdür yardımcımız Zekiye Hanımı, sesli okumama önayak olarak dışa dönmeme sebep olan Türkçe öğretmenim Sevim Hanımı, bana duymadığım halde flüt çalmayı öğretmeyi kafasına koyan ve başaran müzik öğretmenim Tülin Hanımı…Ve burda yazamadığım diğer hocalarımı.. İnanın onların emeğini hiçbir zaman ödeyemem.
İmkansız bir şey yoktur, istediğiniz takdirde herşey olur.. Ve ben lise sonda, üniversite sınavına giriyorum.. Tutturmuşum o güne kadar “doktor olacağım” diye.. Engelli raporu alırken heyet başkanı bana soruyor “hastalarını nasıl dinleyeceksin?” Üniversite sınavında da engelli olduğum için sınıfımda özel görevli bir hanım vardı, sınavdan sonra ne doğrultusunda tercih yapacağımı sorduğunda, tavsiyede bulunmuştu.. Gerçekçi olmamı, ilgi duyduğum ve başarılı olacağım alanlarda tercih yapmamı tavsiye etmişti. Onun tavsiyesine uydum, tercihlerimi öyle yaptım. Ve 5.tercihim olan İstanbul MSÜ Moda-Konfeksiyon bölümünü kazandım.. Üniversite ve sonrasını diğer yazımda anlatacağım.
Görülüyor ki; insan olmak kulak-göz, ayak-el ile değil, kafa ve kalp ile- istemek-başarmak ile mümkün oluyormuş.
Engellilere normal insanlarla beraber eğitim verilmesini savunuyorum. Engelli bir yakınınız ya da tanıdığınız varsa onların eğitimi için her türlü olanağı kullanın, engelleri kaldırın, Acımayı “bir işe yaramaz” gözü ile bakmayı bırakın. Ben görmediği halde resim yapan, duymadığı halde gitar çalan gördüm.. Belki sizde görmüşsünüzdür..
Tarihe bakınca da, Beethoven’in 9.senfonisini işitme engelli olarak yaptığını, Helen Keller’in hem sağır-dilsiz hemde kör olmasına rağmen 5 dil öğrenip kitap yazdığını, bisiklet ve kano kullandığını, Marlee Matlin’in ise Oscar kazanmış Amerikalı sağır-dilsiz bir oyuncu olduğunu görebilirsiniz. Edison’u ise bilmeyeniniz yoktur, peki onunda işitme engelli olduğunu, Graham Bell’in de telefonu gerçekte işitme engelli eşine, işitme cihazı icat etmek isterken bulduğunu biliyor muydunuz?
Bu ad, al beni oku diye frekans ötesi seslenen kitaplardan birinin adı. Bu düşündürücü soru cümlesi, herkesi düşündürdü mü bilmiyorum. Ah taş küre sen, “SER KÜRE” mi yoksa “YER KÜRE” misin dedim içimden. Biraz geç kalsam da, kitabı Sinop Kitapevinden aldım ve okudum.
Okudum ki, format atılmamış özgür şiirler, özgün algoritması içinde dizelere dökülüyor; evrensel matematiği yadsımıyor ve analitik düşün boyutunda akıp gidiyor.
Var yoktan doğmadan, evren evirilmeden önceye sürüklüyor insanı. Anlam doygunluğu, sizi takyon kanatlarında uçuruveriyor zamandan, zamana. Varoluş evrelerinin kesitlerinde konaklıyor, milyarca yılın hafızası içinde gezgin gibi geziyorsunuz. Zaman bükülüyor, şiir sizi kara delik gibi içine çekiyor. Sorgulamalar, yeni sorgulamalara açılıyor ve şiir şimdiki zamanın açıkta saklı gerçekleri ile okuru yüz yüze bırakıyor.
Sancılar içinde doğan şiirin ağlayışını duyuyorsunuz, mutluluğunu da. Duyargalar aktifleşiyor, çoklu duyunun kapıları açılıyor. Uyaklar ve noktalama işaretleri anlam derinliğine şapka çıkarıyor, yok oluyorlar. Yol mitolojiye açılıyor, nesneler varlıklar dizelerde can buluyor.
İlyas TUÇ’un dizelerini okudukça, çocukluğuma döndüm. O zamanlar, anlam giymemiş çıplak sözcüklere, herkesin kendi anlamını yüklemesi ilgimi çekerdi. Doğru hangisi diye düşünür dururdum. Düşün değirmenimde, sorular döner ben yorulurdum.
Örneğin,“uyku gelir” diyoruz ya. Uykunun ayakları mı vardı da geliyordu? O geliyorsa ben onu neden görmüyordum? Ah, uykuyu görmek için uykusuz kaldığım geceler. İncitici söz mü yoksa iğne batması mı daha acıydı ki? Yani ten acısı mı can acısı mıydı fazla olan. İğneyi elime batırıp, test ettiğim günler ah. Sorular, sorgulamalar, yine sorular tekrar sorgulamalar. Ah çocukluğum.
İlyas Hocam, şiirlerinizle beni geçmişe götürdüğünüz gibi, çocukluğuma da götürdünüz. Kemal Koca kitabını ne güzel isimlendirmiştiniz. “HERKES İŞİNDE GÜCÜNDEYDİ”. Yazanlar yaza dursun, söyleyenler söylesin, herkes işinde gücünde ya İlyas Hocam. Okurlar bu kitapla buluşmalı ve okumalı.
Sinoplu Hasan Reis’in yaşayan akrabaları varsa, hafızalara kaydedilen anılardan hatırlayacaklar olabilir. Sadece Hasan Reis değil, bu yazıda İncirpınarı köyü hakkında da yaşanan olayları bulacaksınız. İlgili 2 sayfaya yer veriyoruz. Tamamına ulaşmak isteyenler için kitabın kapak sayfasını paylaştık.
18. YÜZYILDA SİNOP- SAMSUN İLİŞKİLERİNE AİT BAZI GÖZLEMLER-Prof. Dr. İbrahim GÜLER
Sabahları erken uyanıp ananemi izlemeyi severdim. Elini yüzünü yıkar idare elinde önce dama inerdi. İneklerin samanlarını verir, damı temizlerdi. O sıra ezan okunur sessizce pencereyi açar dua eder namazını kılar,ardından tekrar dama iner inekleri sağardı.
Kuzineyi yakar , sütü süzer tencereyi yanan kuzinenin üzerine koyar radyoyu açardı. Saat 6,5 gibi olmalı türkü saati. Süt taşmasın diye beklerken dinlediği türkülerle gözleri dolar,kederli kederli elini sallardı.Kaynayan süt tenceresini tezgaha bırakır ılımasını beklerdi. Bu arada da ajans saati gelmiştir,haberleri dinler söylenirdi hayat pahallılığına dair. Demek ki her dönem yaşanmış bu.
Haberler bitince pili bitmesin diye radyoyu kapatır günlük işlerine bakardı. Bu arada da gün aydınlanmıştır. Onu izlediğimi bilmeden bana seslenirdi. “Ayşenur öğlen oldu kalk “ oysa gün yeni aydınlanmış ananem işlerinin çoğunu bitirmişti. Kahvaltı zamanıydı bol tere yağında pişmiş yumurta kendi elleriyle yaptığı peynir sıcacık sac ekmeği …
Bugün pazar yine anılarda gezeledim. Sağlıklı mutlu huzurlu pazarlarınız olsun sevdiklerinizle, GÜNAYDINNNN…!!
Temmuz 2008 tarihinden bu güne, bir çok proje üzerinde çalıştık. Geriye dönüp baktığımızda, sürdürülebilirlik hedefi ile, bazı başlıkları yeniden gündeme getiriyoruz.
04. 01. 2023 Çarşamba günü Dernek Başkanı olarak ben ve Dernek Saymanımız Sayın Sabriye TOP ile Sinop Üniversitesi Turizm İşletmeciliği ve Otelcilik Yüksek Okulu’nu ziyaret ettik.
Yüksekokul Müdürü Prof. Dr. Sayın Cem Cüneyt ERSANLI, Müdür Yardımcısı Doç. Dr. Sayın Olca SEZEN DOĞANCILI, Gastronomi ve Mutfak Sanatları Bölümü Bölüm Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Sayın Hasibe YAZIT, Dr. Öğr. Üyesi Sayın Handan ÖZÇELİK BOZKURT, Dr. Öğr. Üyesi Sayın Aysun GARGACI KINAY, Dr. Öğr. Üyesi Sayın Emrah ÖRGÜN ve Yüksekokul Sekreteri Sayın Varol ONUR ile toplantı gerçekleştirdik.
Yüksek Okul Müdürü Prof. Dr. Sayın Cem Cüneyt ERSANLI’ bilim insanı kimliği ile derneğimizin çalışmalarını araştırmış, ve projelerimiz hakkında bilgi sahibi olmuştu. Toplantı gündemimiz, bu nedenle çok akıcı bilgi alış verişi içinde gerçekleştirildi. Kendisine, verimli toplantı ortamı ve ev sahipliği için Dernek Yönetim Kurulu ve şahsım adına teşekkür ediyorum.
Toplantıya katılan yönetici, akademisyen, öğretim görevlileri ve okul sekreterine ilgilerinden ötürü teşekkür ediyoruz. Toplantımızın hayırlı olmasını ve belirlenecek bir tarihte birlikte toplantı yaparak ortak kararlar alınmasını diliyoruz.
Haberimiz Yüksek Okul sitesinde haber olarak yayınlandı. Haberde aşağıdaki bilgiye yer verildi:
Ziyaret kapsamında yöresel Sinop Tirit yemeğinin ön plana çıkarılması ve tescillenmesi konusunda Gastronomi ve Mutfak Sanatları Bölümü öğretim üyeleri ile istişarede bulunuldu. Sinop Tiridinin yaygınlaştırılması ve yeni nesillere aktarılması sağlanabilmesi amacı ile Turizm Haftasında çeşitli etkinlik ve yarışmalar yapılması için işbirliği sağlandı.
Kırsallar, yatılı bölge okulları, yatılı ilköğretim okulları ve buralardan çalışarak iyi puan alan öğrencilerimize, kuruluşumuzdan beri elimizi uzatabildiğimiz kadar uzatmaya çalışıyoruz. Köylerin kültürel hafızası, somut olmayan kültürel mirasının korunması için araştırıyor, arşivliyor ve geleceğe kaynak bırakıyoruz.
Okulun önünde
Bu yolda yürekten çalışanlarla her zaman yolumuz kesişiyor. Samsun’da bir bankada çalışan Şeyda Yüksel Özdemir, Dikmenli bir dedenin torunu. Dikmen İlkokulu için başlattığı 75 adet Okul Çantası Hediye Projesini sosyal medyadan öğrendik. Bu güzel amaçta yolumuz kesişti.
Dernek olarak zaten her yıl Paylaşım Projesi Kapsamında Dikmen, Durağan, Saraydüzü Yatılı Bölge Okulları ve halk için koliler gönderiyorduk. Projeye katkı vermek için Şeyda Hanım ile haberleştik ve BİLKE olarak önce 10 çanta, sonra da Yücel DEMİRHAN’IN 5 adet çanta katılımıyla 15 adet çanta desteği sağladık.
Kültür Bakanlığı ile derleme ve araştırmalar yaparken, Balkan, Kafkas, Kırım göçmenlerinin yerleştiği köylerde çalışmalarımız çok güzel ilerler. Halk oyunu, yemek, sözlü anlatılarda o kadar isteklidirler ki, işimizi kolaylaştırırlar.
Her köyde aynı kaliteyi yakalamak istiyoruz. STK’lar, sanatçılar köylerde ne kadar çok etkinlik yapar, kültür alış verişine zemin hazırlarsa toplum kalkınmasına destek sağlamış olurlar. Bu amaçla, hiç vaz geçmeden çalışmalarımıza devam edeceğiz.
Köylerde bilge yaşlılarımız vardı eskiden. Şimdilerde bilge de TV telefon; rehber de TV telefon. Her birey TV dizisinin jönü sanısıyla, çalışmadan kazanma yolunda ilerliyor. Dernek olarak kırsallar ve dezavantajlı gruplarla iletişimimize devam ediyoruz, edeceğiz. Şeyda Yüksel ve arkadaşlarına, derneğimizin projelerine destek veren herkese teşekkürlerimizle.
Zeytin Projesi çalışma programı içinde, Sinop zeytin imalathanesini gezmiştik. Kazı alanı Müze Müdürlüğü tarafından korumaya alınmıştı. Alanın üst tarafında tepede adadan gelen su kanalı vardı. Yazının tamamı, Sinop Roma su kanalları hakkında bilgimizi artıracak.
Tarihi kentimiz değerini kazanmalı ve Sinop, gerçek değerini bulmalı. Koloni dönemlerinde dünya ticaret merkeziydi. Şimdi de sayılır turizm kentleri arasında olabilir. Akademik çalışmalar, bilimsel bilgi ve verilere bu nedenle yer veriyor, Sinop'un gerçek değerini bulmasını istiyoruz.
Önce akademik çalışma içindeki bazı fotoğraflara ve bazı bölümlere bakalım:
Sinop’taki Roma hamamı ve su sarnıçlarının lokasyonları.
Su kanalı muhtemel güzergâhı (mavi renk ile gösterilen hat) ve sahanın topografik özellikleri ile ilişkisi.
Foto 1: Roma hamamını besleyen büyük su sarnıcının dışarıdan ve içeriden görünüşü
Sinop’taki su sarnıçlarına su taşıyan Roma dönemi kapalı taş örme su kanalları.
Prof. Dr. Hüseyin Turoğlu- Arş. Gör. Dr. Cihan Bayrakdar – Sinop (Türkiye) geç Roma dönemi su yapılarının rekonstrüksiyonuna ait ön bulgular. International Journal of Human Sciences, 10(2), 21-33.
………………………………
“Roma dönemi Sinop şehrinin tarihinde farklı bir yere sahiptir. Bu farklılık, Roma yerleşimlerinin önemli elemanları olan Hamam, Gymnasium ve Palestra vb. yapılar ile bunların yerleşim planı ve fonksiyonel özelliklerinde belirgin olarak görülmektedir. Sinop Roma dönemi yaşam çevresinin coğrafi verilere dayandırılan rekonstrüksiyonun yapılması bir proje çalışması olarak planlanmıştır. Roma dönemi su yapıları ise bu geniş kapsamlı araştırma projesinin bir bölümünü oluşturmaktadır. Bu çalışmada Sinop’taki Roma dönemi su yapılarının rekonstrüksiyonuna yönelik ilk bulguların paylaşılması hedeflenmiştir.
………………..
Rekonstrüksiyonda kullanılan arkeolojik veri tabanı elemanları Eldeki arkeolojik bulgulardan hareketle Sinop’taki Roma yerleşmesinin döneminin önemli bir ticaret-liman şehri olduğunu söylemek mümkündür. Dönemin nüfusunu yerli halk, tüccar ve tacirler ile askerler oluşturmaktadır. Başta “Büyük Roma Hamamı” olmak üzere, su yapılarının zenginliği ve dağılış özelliği Sinop’taki Roma yerleşmesinin oldukça geniş bir alana yayıldığını ve büyük bir nüfus barındırdığına işaret etmektedir.“
Çalışmanın tamamını okumak yararlı olacaktır. Akademisyenlerimize teşekkürler.
Hafızamda, keskin bir bıçak gibi saplı duran bir film sahnesini anımsadıkça, insanlık nereye gidiyor diye düşünürüm. Tarzan, ormandan kent ortamına getiriliyor. Zengin bir evde, vahşi hayvan kafalarının duvarda sergilendiğini görüyor. Sürek avı, sanki çok büyük kahramanlıkmış gibi zevkle, kahkahalarla, gururla anlatılıyor. Duruma “tarzan kalmak” deyimindeki gibi kalıyor Tarzan.
“Sizi öldürmek mi istediler, aç mı kaldınız neden öldürdünüz?” diyor.
Kahkahalarla gülmelerini, gurur ve zevkle bile isteye öldürdüklerini neden iştahla anlattıklarını anlayamıyor. Tarzan, orman kurallarını çok iyi biliyor ki, hayvanlar ya açlıktan ya da kendilerini korumak için öldürürler. İnsanlar nasıl yaratıklar ki, zevk için öldürüyor diye kahroluyor.
Gelelim dünyadaki aslan avına. Aslan avı, Asurlular, Mısırlılar dönemlerinden beri hep güç göstergesidir. Asurbanipal yıl MÖ 645-640, “geniş bozkırda azgın aslanlar, vahşi bir dağ ırkı bana saldırdı ve krallığımın aracı olan savaş arabasını sardı. Tanrı Aşur ve tanrıça İştar’ın ve büyük tanrıların emriyle. Ben bu aslan sürüsünü dağıttım, tanrılar bana üstün güç ve kuvvet verdi” der. Sonra da dünyaya kendisini kahraman bir kral olarak sunar.
Güç gösterisi, ah bu güç gösterisi yok mu? Makam mevki, para pul, beden kuvveti, silah gücü gibi tüm güçlerin ortak paydası EGO ve EZMEK fiili değil midir?
Kadın cinayetleri, canavarlıkların, dolandırıcılıkların artması, siyasi iktidarların ben iktidarım güç bende tavırları bitmedi, bitmiyor. Dini gruplar, şeyhlerini Allah ile eş tutuyor. Siyasi partiler, partilerini ulu ve yüce kabul ediyor. Dağ terörü, emperyalist güçlerin finanse etmesiyle çocukları ütopyalarına kurban ediyor.
Filmdeki Tarzan’ın sözü her aklıma geldiğinde, insan denen varlığın kötülük sınırlarının olmadığını görüyorum. Her an esneyen ve büyüyen bu kötülük sınırları, kapkara alanlarını akıl almaz boyutlara ulaştırıyorlar. Bilişim çağı, karanlıkları durdurabilseydi, eşit koşullarda uygarca yaşayabilseydik.
1988 yılında ilk Ayancık broşürünü hazırladığımda, zamanın Ayancık Belediye Başkanı Bahattin Karakaş’tı. Broşür taslağını çok beğendi, bazı değişiklikler istedi. Yaptığım çalışmanın özgün halinin değiştirilmesini kabul etmedim. Gerekçelerimi açıkladım. Beni haklı buldu. Broşürün ilk hazırladığım şekli ile basılmasını kabul etti ve broşürü satın aldı.
Ayancık Logosu
Ayancık Gazetesi’nin adresime gelen sayısında Ayancık Belediyesi’nin logo yarışması düzenlediği haberini okudum ve çok mutlu oldum. Benim de bu çalışmada tuzum olsun istiyordum. Ertesi gün Ayancık Gazetesi’nin yeni sayısı elime geçti. Yarışma yapılmış ve bir arkadaşımın çalışması birinci seçilmiş. O günlerde Ayancık’a gittiğimde Ayancık Belediye Başkanı Bahattin Karakaş’la görüştüm. Her ziyaretimde olduğu gibi, makam aracına binip birlikte Ayancık’ı teftiş ettik. Bana yeni hizmetlerini gösterdi. Bazılarını beğendim, bazılarını eleştirdim. Beni dikkatlice ve saygı ile dinledi, eleştirilerimle ilgili nolart aldı. O yıllarda ben İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğrenciyim ve Cağaloğlu’nda da küçük bir matbaam var. Otuz yaşın altındayım.
Ayancık’ı Teftiş
Köprübaşı Caddesi’nde ilerliyoruz. Kış günü yine bol yağış almış Ayancık. Yağmur suları tepenin eteklerinden yola inmiş ve göletler oluşturmuş. Cadde ile tepenin eteği arasına duvar örülürse yağmur suyunun yola inmesinin önleneceğini söyledim. Ayancık’la ilgili bir kaç öneride daha bulundum. Bir dahaki gelişimde bu önerilerimin yerine getirildiğini gördüm ve mutlu oldum.
Belediye’ye döndüğümüzde bana seçilen Ayancık Belediyesi logosunu gösterdi. ”Eğer biraz zaman olsaydı ben de bu yarışmaya katılacaktım” dedim. O yıllarda bastırdığım Ayancık kartpostallarında kullandığım ”Ayancık Hatırası” yazılı bir logom vardı. Gösterdim. Bu logoyu Ayancık Belediyesi olarak uygulayacaktım. Logomu birlikte çalıştığım arkadaşım ve hemşehrim İsmail Ağan’a hazırlatmıştım. Kompozisyonu taslak olarak hazırlayıp veriyordum, ince çalışmasını İsmail arkadaşım yapıyordu.
Bahattin bey, ben ona (ağabey) olarak hitap ederdim, çalışmamı çok beğendi ve bu çalışmanın Ayancık Belediyesi olarak uygulanışını görmek istedi. Seçilen logonun bir örneğini de bana verdi. Ben yarışmayı kazanan logo ile benimkini yine İsmail Ağan’a yeniden hazırlattım. İki logo çalışmasını Ayancık Belediyesi’ne gönderdim. Benim çalışmam Belediye Encümeni’nde ”Ayancık Logosu” olarak benimsendi.
Mütercim Mehmet Rüştü Paşa’ Caddesi
Ayancık’ın ilçe oluşunda Ayandon’lu fakir bir balıkçının oğlu olan, Mütercim Mehmet Rüştü Paşa’nın büyük rolü var. Zamanın padişahı II. Mahmut, fransız askeri belgelerini Osmanlıca’ya çeviren genç mütercimi huzuruna kabul ediyor ve hizmetleri için teşekkür ediyor. Nereli olduğunu soruyor ve doğduğu köyü kaza merkezi yapıyor ve güvendiği ve aynı adı taşıyan adamlarından birini de kaymakam olarak atıyor. Mütercim Mehmet Rüştü Paşa daha sonra Serasker ve Veziriazamlığa kadar yükseliyor. Şimdi biz bu değerli atamızın adını Ayancık’ta bir cadeye versek doğru olmaz mı!
Ömer Seyfettin Caddesi
Ardan ağabeyin bir mektubu ile hararetlendi Ömer Seyfettin ile ilgili araştırmalarım. Kızı edebiyat dersinde Ercan Sesver hocamıza soruyor ”Ömer Seyfettin ile Ayancık” arasında ne ilgi olduğunu. Ercan bey, bu konuyu iki kişi bilir. Biri rahmetli Oğuz Bölükbaşı. Diğeri de Turan Gökmenoğlu… O zamanlar bu bağı ilk kez siyah-beyaz bastığım kartpostallarda yayınlamıştım. Ben de bu konuyuyu Oğuz beyin bir sohbetinde öğrenmiştim. Ardan ağabeyin ”bu konudaki görüşümü” merak eden mektubu sayesinde araştırmalarımı artırdım. Ömer Seyfettin’in en yakın arkadaşı bile bu bağdan habersizdi. Bir sürü bilgi ve belge buldum. Hatta o yıllarda yaşayan kızını bile ziyaret ettim. Birlikte bir fotoğrafımız var. ”Ben hayatta iken lütfen yayınlama” dediği için bu fotoğrafı hiç yayınlamadım.
1909’da İzmir’de yayınlanan bir dergide ”Say ve Saadet” adlı ve Osmanlıca harflerle basılmış bir yazısı var. Eyüp Askeri İdadisi’nde okurken gözlerinden rahatsızlandığı için babasının yanına hava değişimine gönderildiğini ve o yıllardaki Ayancık’ı anlatıyor yazısında. Babası Ayancık Askerlik Şubesi Başkanı. Ömer Seyfettin’in Falaka öyküsü de çocukluğunu ve çocukluğunun Ayancık’ını anlatıyor. Özellikle deniz kenarında ak köpüklerle yıkanan çakıl taşlarının üzerinde çıplak ayakları ile yürüdüğünü anlatıyor. Hemen önünde çay bahçesi var ve yanındaki Sahil Caddesi’nin adının Ömer Seyfettin Caddesi olmasını önerdim ve oldu. Umarım hala öyledir.
Ardan, Meral ve Yaman Okay Parkı
Ardan Ağabey (Okay) bir Ayancık Sevdalısı idi. Yazıları, şiirleri ve anıları hep Ayancık üstünedir. O benim örnek aldığım, saygı duyduğum ve bu küçük ilçeye gönülden bağlı bir Ayancık’lı idi. Son Ayancık Festivali’ne katılmış, şiirlerini ve anılarını paylaşmış, onurlanmış ve onurlandırılmıştı. Bu hatıralarını o yıllarda yayınladığım ”Sinop Postası” gazetesi için yazdı.
”O kadar mutlu oldum ki, artık ölsem de gam yemem” diyordu. Söylediği gibi oldu ve O’nu genç yaşında yitirdik. Bu Okay kardeşlerin ortak kaderi idi. Birbiri ardına aramızdan ayrıldılar. Ardan, Yurdun ve Yaman Okay… Meral Okay da bu kervana katıldı ve geçen yıl aramızdan ayrılıp Yaman’ına kavuştu. Ayancık Yaman Okay Parkı yenilenmişken, parkın adını da bu üç değerli büyüğümüz Okay ailesine armağan etsek uygun olmaz mı!
Bahattin Karakaş Caddesi
Annemin ağır hastalığı sırasında kasım sonları Sinop’a geldik. Kardeşlerimle birlikte buluştuk. Ablamı ve Yaşar ağabeyimi alıp Ayancık’a geçtim. Şehri baştan sona gezip, Çamurcu ve Yalıdüzü’ne kadar uzandık. Tam da Kocayemiş zamanıydı. Kardeşlerimle Kuğuyalısı kıyılarında mozaik çalışmalarım için çakıl taşı toplarken, rengi altın sarısından mercan ve kırmızıya dönen kocayemişleri de toplayıp yedik. Tıpkı çocukluğumdaki gibiydi tadı ve kardeşlerimle bir aradaydık. Tekrar Ayancık’a döndük. Aracımızı eski matbaanın bulunduğu sokağa park ettim. Etrafta çocukluğumu ve anılarımı aradım. Rahmetli Bahattin ağabeyin evi ve bahçesinde çocukluk anılarım eriyip gitti. Ev de, bahçe de terk edilmiş gibi idi. Bahattin ağabeyin gülüşü, Sebahat ablanın tepsiye koyup getirdiği çayın kokusu yoktu. Birsen abla, vişne ağacının altında kır çiçekleri desenli elbisesi ile oturup ders çalışmıyordu artık. Ferhat’ın gözümün önüne gelen heyecanı da kaybolmuştu. Merdivenlerden yukarı çıkan ayak sesleri Mihriye hanımın yüzüne hiç benzemiyordu. Üzülmüş ve yenilmiştim. Kavlan ağacına hafifçe yaslandım. Onsekiz yaşlarımda yapraklarının arasında fark ettiğim uçan dairenin hışırtısı da yoktu. Karşı duvarda sokak tabelası gözüme ilişti. ” Bahattin Karakaş Caddesi” Çocukluğum kaybolan yılların arasından sekerek geldi. Matbaa makinasının tıkırtısı ve boya kokularına karışan gazete kağıda tozları etrafıma büyülü şarkılar mırıldanarak doluştu.
Vefa işte böyle bir şey. Bu havayı soluyup, bu küçük şehre kendinden bir şeyler katanları anmaktır yaşamak. Ülkemin veya dünyanın her hangi bir sokağı ile doğduğumuz toprakların arasındaki incecik fark işte bu. Kendi insanına değer vermeyene, hiç kimse değer vermez. Yeni yıl vefa duygularımızı geri getirsin.