RSS

Etiket arşivi: yaşar sarıkaya

1687 SİVAS’TAN SİNOP KÖYLERİNE GÖÇ

BİLMEDİKLERİMİZ-10.09.2020-BİLKE

KÖYLERE YAPILAN GÖÇLER 

Eski yazılı kaynakların çevirisini yapan Sayın Prof.Dr. Mehmet Ali ÜNAL, 1560 YILINDA yazılı belgelerde nüfus yerleşimi olan köyleri haritada gösteriyor. İlk kitabımda tespit ettiğim köy yerleşimlerini, bu belgeler doğruluyor.  Haritada köy isimlerini büyüterek  daha net görebiliriz.

Bu gün olup da haritada olmayan yüksek köylere yerleşimin daha sonra olduğu anlaşılıyor. BOA kayıtlarından temin ettiğim 1830 nüfus kayıtlarında haritada olmayan köylerde yerleşim olduğu görülüyor.

Bu yazıda esas konumuz, Sivas ilinden Sinop’a yapılan göçler. Avarız Defteri Belgesi:

XVI. yüzyılın son tahriri olan 1582 tarihli defterde Sinop kazasına tabi 270’in üzerinde köy bulunurken 1641 tarihli avarız defterindeki köy sayısı 123’e düşmüştür.

Sinop kazasındaki nüfusun azalması üzerine önemli ölçüde bir nüfus hareketi yaşanmış Sivas’tan Sinop’a göçler vuku bulmuştur. 1687-88 tarihli avarız defterine göre Gerze Kazasına tabi Günlüce, İbrak, Hınzıralanı, Kozluviran. Büyükdağ, Hani, Yassıdağ, Yeniköy, İskender, Hunfaz, Gündüzlü köylerine Sivas civarından gelen 130 hane civarında re’aya dağlık ve sengistan olan sarp yerlere yerleşmişlerdir. Osmanlı idaresi bunların 8 neferini bir bir avarız hanesi kabul ederek vergilendirme yoluna gitmiştir.

İşin ilginç tarafı bu köylerin hiç birinin 16. Yüzyılda olmayışıdır. Köylerin isimlerinde veya yerlerinde önemli değişmeler meydana gelmiş, eski bir çok köy ortadan kalktığı gibi yeni yeni köyler ortaya çıkmıştır.

KAYNAK: M.Ali ÜNAL OSMANLI DEVRİNDE SİNOP

Sinop ve köyleri hakkında detaylı bilgilere ulaşabildiğimiz kitaptan yazıları paylaşmaya devam edeceğiz.

Yaşar SARIKAYA

 
8 Yorum

Yazan: 19 Eylül 2020 in eski sinop köyleri

 

Etiketler: , , , ,

BABAMIN ANILARI

31 Ağustos 2020

Takip edenler için, anılara kaldığımız yerden devam ediyoruz. Bu ülke insanı, savaşlar ve yokluklar dönemini dibine kadar yaşamıştır. Biz bu günlere, bu insanlar sayesinde geldik. Köyde de kentte de yokluklar peşini bırakmadı bu insanların. İnsanca yaşamak herkesin hakkı. 

ANILARA DEVAM

Teskere geldi ben eve döndüm. Ev eski tas eski hamam. Evde karı yok, çocuk yok. Babam bana git karını çocuğunu getir dedi. Çıktım evden, gittim babalığın yanına. Evde bir sakinlik var. Ben kaynanam neden gelmiyor dedim, babalığım bir şeyler mırıldandı, ama ben bir şey anlayamadım. Meğer kaynanam rahmetli olmuş. Haberim yoktu. Hatta kaynanam için askerden izinli gelirken bir ilaç tavsiye edilmişti, almıştım. Ben ilaç fayda etti desinler diye beklerken, babalığım sen bizimle dalgamı geçiyorsun demez mi?

Sonra karım ve çocuğumla eve döndük. Geçmiş ortaya dökülüyor sen haklı ben haklı. Ben bu işe kesin çözüm bulacağım dedim. Karımla konuştum. “Anlaşalım, ben dışarı gideceğim, buralarda durmam. Sen de razı isen tamam”. Hanım için zor olsa da, anlaştık. Ben artık zaman kolluyorum, babamı da düşünüyorum. İşleri kuruluğa alayım, her şeyi bitireyim öyle gideyim diye. Gizli gitsem babam beni fena yapar diye korkuyorum. Korksam da sonucuna razıydım.

Bir gün merdiven başında oğlum 2 yaşlarında var yok, önünde serili bir yaygı var, oğlum bu yaygının başında un gibi ufalanmış kırıntıları topluyor. Varlıklı bir aileyiz, iş çok. Hanım ya tarlada, ya ahırda, ya ağaç tepelerinde. Çocuğun bu hali beni çileden çıkardı.

Bu işin şakası yok dedim, benim buradan gitmem lazım. Yol da bilmem ama, ya Allah Bismillah dedim bu defa kararım Bafra’ya doğru. Yeni cumada asker arkadaşım var, ondan yardım alırım diye düşünüyorum. Düştüm yola, kimseye nereye gittiğimi söylemedim, babam sıkıştırır yerimi öğrenir diye gizli tuttum. Arkadaşımın köyüne ulaştım, gece orada kaldım. Sabah olunca şose yoldan Makas’a gittim. Orada başka birileri de vardı, bir taksi geldi hemen atladım önüne beni götür diye. “Nereye dedi”, “Bafra’ya hiç gitmediğim bir yer”dedim, “neden gidiyorsun” dedi. “Çalışmaya” dedim.

Adam arabasına aldığı gibi hem aş hem de iş verdi. Doğruca beni fırına götürdü, al sana iş dedi, ekmek de var. Yatacak yer de gösterdi. Atalarımız doğruyu söylemiş.

“Düşün deli gönül düşün felakettir işin” misali köyde mizahlı bir amca vardı. Adamın biri kışın kar bastırınca ticaret yapmak için borç harç bir beygir satın alıyor. Düşüyor yollara Vezirköprü’ye geliyor, köy odasında misafir oluyor. Beygiri ahıra bırakıyor. Daha sonra ahıra gidiyor ki beygir ölmüş. Ah vahtan sonra oturup düşünüyor, düşün deli gönül düşün Vezirköprü’de nedir işin. Beygir alınır mı kış ortasında parası peşin” der dururmuş.

Sadık bey benim patronum. Para pul konuşmadan işe başladım. Odun kes, su taşı, her işi yapıyorum. Çok geçmeden beni ekmek satışı yani kasaya verdi. Baktı gördü ki işler iyi gidiyor, başka bir iş yeri daha açtı. Ben gene iş araştırıyorum.patronun gazetelerini okuyorum. Gazetede ilan gözüme çarptı, PTT  imtihanı ama ilk okul diploması lazım. Ben hemen Milli Eğitime gidip durumu müdürlüğe anlattım. Adam da Gerzeli  değil mi? Samsundaki imtihana imkan sağladı, sonucu sonradan bildiririz dedi.

İşime geri döndüm, diplomamı alırım diye bekliyorum. Bir gün iş yerime babalığım çıka geldi. Köy ile irtibatım kesik ne oldu ne bitti bilmiyorum. Bazı fırsatçılar Cafer karısını bırakıp askerlik yaptığı yere gitmiş, karısını köyü terk etmiş demişler. Fırsatçılar Kezban’ın babasının erkek çocuğu yok, malı mülkü için fırsat düştü diyen çok.

Babalık “biz perişanız” demez mi. Beklenmedik bu haber karşısında sarsıldım. Bir kişi değil 3-5 kişi benim köyü ailemi terk ettiğimi söylemişler. O da benim gibi gizlice gideyim derken babama yakalanmış. Babam bana veryansın ederek, babalığıma öfkesini kusmuş.  Babalık babamı alttan alıp sakinleştirmeye çalışmış.

Daha sonra o da Yeni Cuma’da benim taksiye bindiğim yerde aynı insanlarla karşılaşıyor “yahu senin anlattığın kimse burada birisiyle anlaştı adam onu arabasına aldı Bafra’ya fırında çalışmaya götürdü” diyorlar. Kayın peder beni bulunca bana demez mi “ulan baban beni ne hale soktu. Sanki her şeyden haberim var sandı. İnsanlar alacağız kaçıracağız diyorlar, gel karına sahip çık” dedi.

Ben her şeyi yüzüstü bıraktım, Köye döndüm.  Gene Kezban ana evindeydi, onu eve getirdim. Çalışıp gidiyoruz, bir ara Zonguldak’ta çalışan komşum Şükrü izin alarak köye gelmiş ben hep fırsat kolluyorum. Bu sefer kafamda Zonguldak var.

Cafer Sarıkaya -ANILAR

 
Yorum yapın

Yazan: 31 Ağustos 2020 in Cafer Sarıkaya ANILAR

 

Etiketler: , , ,

MEMLEKETİM TİLKİLİK-ÖNSÖZ

20.08.2020- Ayşe Yaşar SARIKAYA

2006 baskı tarihli “MEMLEKETİM TİLKİLİK” kitabımın ön sözünü okurlarımızla paylaşmak istiyorum. Her köyün, böyle bir araştırma yapması ve değerlerine sahip çıkması için örnek olmasını umuyorum.  İlk kitabım 2010 yılında basıldıktan sonra, tam 6 yıl kadar ikinci kitabıma zaman ayırdım. Annem ve rahmetli babam sorularıma cevap vermekten yorulmuştu. Telefon görüşmeleri, BOA araştırmaları, kaynaklar arasında yaptığım arşiv araştırmaları da beni fazlaca yormuştu. Sonunda kitabım basıldı.

1944 Tilkilik köyü Köy Enstitüsü Mezunu Rasim ALCAN öğrencileri ile

Kitabımın önsözü:

ÖNSÖZ

Zaman ve hayat, yaşamın başlangıcından beri iç içe deveran ederler. Her canlı, ana zamanda kendi süresini yaşamaktadır. Bilim dünyasına göre, evrenin maddesel yapısı milyarlarca yılın izlerini taşır. Canlılar ve cansızlar aleminin oluşturduğu evrende, insan canlı türlerinin en gelişmişi olarak tanımlanır. Beden yapısı evrenin madde yapısının,  genetik yapısı da sülalesinin mirasını taşır. İç dünyasının duygusal ve ruhsal zenginliği ise işin en derin boyutudur. İnsanı özel kılan, bu değerler içinde bilinçsel yolculuk yapabilmesidir.

Eski tarihlerden bu güne, insanın bilinçsel kazanımları artmış ve yeni buluşlar zamanın koşullarını oluşturmuştur. Daha iyi yaşamak için daha çok kazanmak hedeflenmiş ve bu gidiş kıran kırana yarış ortamı yaratmıştır. Ekonomide, siyasette, ticarette ve sosyal yaşam gibi akla gelecek her alanda; dünya güç odaklarının yarış arenası olmuştur. Bu yarışta Anadolu göç yolcularının payına ise yalnızca hayatta kalma mücadelesi düşmüştür.

Göçerlerin, ekonomik yapı içinde varlık gösteremedikleri bilinen bir gerçektir. Yaylak ve kışlaklarda dilediğince özgür yaşayan göçerler, bu alışkanlıklarını sürdürmek için yurt olarak uzak bölgeleri tercih etmişlerdir. Tilkilik bu köylerden sadece bir tanesidir. Yüksek köylerde yerleşik hayata uyum sağlamaya başlayan göçerler, değişen hayat koşulları sebebiyle zorunlu olarak yeni bir göç olayı ile karşı karşıya kalırlar. Sanayi ve teknolojinin geliştiği, istihdam alanlarının oluştuğu büyük şehirler artık onlar için cazibe merkezidir. Büyük şehirlerde var olma mücadelesi içinde geleneksel kültür, soy kütüğü ve köy tarihi konusuna sıra gelmemiştir. Konuya ışık tutabilmek amacıyla, birçok kaynaktan faydalanarak bu kitabı hazırlamaya çalıştım. Hemşehrilerime hayırlı olmasını diliyorum.

Ayşe Yaşar SARIKAYA

bilinçsel: bilişsel olarak kullanımı yaygındır

 
Yorum yapın

Yazan: 20 Ağustos 2020 in Genel Kültür

 

Etiketler: , , ,

GÖÇTÜN BABAM NOTLARIN ATEŞ KORU

20 Haziran 2020- A. Yaşar SARIKAYA

BABALAR GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN  

Babanız göçüp gidince size elleriyle yazdığı notlar bıraktı mı? O notları her okuduğunuzda yüreğinize düşen ateş koru içinizi sine sine yaktı mı?

Radar Hristiyan din görevlilerini Büyük Camiyi gezdirirken çekilmiş foto

Babam 1984 yılında emekli olduğunda, hayatını yazmasını istemiştim. Çünkü Yalı köyü sahilinde aldığı arazide, kavak dikiyor, artezyen kuyusu çıkarıyor, tarlayı tel örgülerle çeviriyordu. Bu uğraşlar güzeldi ama gecelere kadar eve gelmiyordu. O eve gelene kadar endişeleniyorduk.

Çevrede iki fabrikadan başka hiçbir şey yoktu. O zaman cep telefonu da icat edilmemişti. Babamın kalemi sağlamdı, bildiğim için, hayatını yaz baba belki roman olur demiştim. Yazdıklarını saklamış, bize göstermemişti. Hastalandığı zaman, dolapları temizlerken notlara rastladım ve onları sakladım.

Babam, yaşadıklarını bizimle paylaşırdı. Bu yüzden hayatını biliyordum. Yazdığı anıları okurken, samimi itiraflarında içindeki küçük çocuğun sesini duydum. Tüm babaların babalar günü kutlu olsun.

 

ANILARIM-Cafer SARIKAYA

1947 yıllarıydı… Abim ve benim hayatım anasızlık, yokluk içinde geçiyordu. O, bana hep sahip çıkar kollardı. En büyük korkum, abimin olmadığı bir hayattı. Abimin askerliği geldi çattı ve askere gitti.  Babam, onun askerlik yaptığı İstanbul’a iş için gitmiş, ama abimi görmeden dönmüştü.

Abim babam gelmedi diye bu olaya çok içerlemiş kahretmiş ve sağlığı bozulmuştu. Ağır hasta olup yatağa düşünce, askerden köye gönderivermişler. Bana haber geldi: “Mehmet abin hastalanmış, tebdili hava ile köye yollamışlar. Ancak Sazak köyüne Salih amcaların evine kadar gelebilmiş. Durumu ağırmış, Cafer gelsin beni alsın diye haber göndermiş” dediler.

Babam köyde değil gene hayvan alım satımı için dolaşıyor, abim elin köyünde hasta, kimsesiz garip kalmış. Babam bana git demeden gidemem ki. 20 gün sonra bana “atı al abini getir” dediler. Ben gittim sazak köyüne, orada herkes kendi işiyle meşgul, tabi bir aya yakın zamandır abimi düşünecek değiller ya. Ben oraya vardığımda abim ağlar, ben ağlarım gözyaşlarımız sel misali.  Biz daha fazla zaman geçirmeden aileye teşekkür ettik. Yolumuz uzak, abim yardımsız ne ata binebilir ne de inebilirdi. Kendi başına ayakta duramıyordu.  Çöp kadar kalmıştı, içim parçalanıyor elimden bir şey gelmiyordu. Ben de zaten öyle güçlü biri değilim ki, 14- 15 yaşlarında zayıf çelimsiz biriyim. Gene de çok şükür, ah ve oh çekerek evimize gelebildik. İşte gel burada ana arama. Ana olmayınca karşılama nerede. Durum aynen:” niye geldin bela mısın nesin” der gibiydi.

Canım abim yavaş yavaş eridi ve gün geçtikçe bitti. Anasızlık, sahipsizlik abimi ölümün eşiğine getirdi. O arada nereden aklıma geldiyse, Tıkı dayımı  ilaç için atla Gerze’ye gönderdim. Tıkı dayımın Gerze’den atla evin önüne geldiği anı hiç unutamıyorum.

Akşamüzeri, atımız acı acı kişnemeye başladı. Hayvanlarımız abimi severdi. Abim o sıralarda yaradanına kavuşuyordu. İlacınız da şifanız da sizin olsun der gibi gitti. Tıkı dayım, elindeki ilaçları ve iyi gelir diye aldığı portakalları üzüntüsünden evin önüne saçıverdi. Allah rahmet eylesin, ben çok çektim ama abim benden de çok çekmişti.

Abim ölünce işlerin çoğu benim sırtıma bindi. Hayvanların bakımı, çift çubuk, orak harman, değirmen işleri, öküz ve kömüş ile odun çekme. Bütün bu işler arasına aklıma gelmeyen başka şeyler de karışınca çıldırasım geliyordu. Çıldırmadan çareyi Sinop’a kaçmakta buldum.

 

Cafer Sarıkaya- ANILARI

 
Yorum yapın

Yazan: 20 Haziran 2020 in Cafer Sarıkaya ANILAR

 

Etiketler: , , ,

UNUTAMAYACAĞIMIZ BİR HİKAYE

ZORLU KOCA HİKÂYESİ – 30.04.2020-BİLKE

Hikaye ve masalların içinde gizli dersler saklıdır.  Hikayeler halkın yaşadığı olaylardan var olurlar. İnce nükte ve ders özelliği taşırlar.  Değerlerin kaybolduğu günümüzde, yeni nesil sanal dünyanın oluşturduğu normlar arasında  zaman geçirmektedir. Hepimize ders olacak bir hikaye:

“Annemden, herkesin yaşamına ders olacak güzel bir köy hikâyesi dinledim. Çocukluğumda dinlediğim bu hikâye bana, ömür boyu unutamayacağım bir hayat dersi olmuştur. Annem hikâyeyi, Tilkilik köyünde büyüklerinden dinlemiş.

“Çocuk, ilk defa değirmene tek başına gidecekmiş. Buğday çuvalını almış sıkı, sıkı giyinmiş. Sorumluluk almaktan mutluymuş. Evden çıkmadan babasına” değmende nasıl ekmek edecem” diye sormuş? Baba: “Oğul, değmene zallu koca gelü, sana ekmek ediverü” demiş. Zallu goca gelince bi yapulu ki”. Çocuk “zallu goca yardım edecekmiş, ne iyi“diye sevinmiş. Gitmiş değirmene.

Buğdayı öğütmeye başlamış, derken gece olmuş. Buğdayları koyuyor, öğütme devam ediyormuş. Çocuk “daha sabaha kadar buradayım karnım da acıktı, yahu bu zallu koca nerede kaldı gelemedi” diye düşünmüş. Ateş yakmış,  ısınmış, etrafta ne var ne yok bakmış. Sağa bak, sola bak derken ne gelen var ne giden. Bir taraftan da karnı iyice acıkmış. Baktı ki gelen giden yok, değirmenin hamur teknesini almış önüne, öğüttüğü undan biraz koyup su ile karıştırıp hamur yapmış ve küle gömmüş. Tuzsuz ve mayasız pişirdiği kül çöreğini iştahla yemiş. Hem acıktığı, hem de hayatında ilk defa kendi başına ekmek yaptığı için ona çok tatlı gelmiş.

Eve gelince babası“ oğul nettin” demiş. “ Baba bekledim bekledim zallu koca gelmedi, ben de unu hamur ettim kül çöreği yaptım.” “Bak oğul” demiş baba, “işte zallu goca gelmiş ve sana çöreği yaptırmış”.

Hikâye bu… Kullanılan zallu kelimesi, zorlu işle karşılaşma- zorda kalma anlamındadır. Güçlüklerin bize hayatı öğrettiğini anlatır. Her insanın kendi ayakları üzerinde durarak, zorluklara karşı çözüm üretmesi gerektiğini vurgular.”

Yaşara SARIKAYA- Bir İnci Memleketim/2010, sayfa: 412

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

SİNOP’TA SALGIN HASTALIKLAR

Prof.Dr. İbrahim BAŞAĞAOĞLU- KİTAP TANITIMI

24 MART 2020-BİLKE

Covid -19 Corona Virüsü tüm dünyanın gündemini meşgul ederken, Sinop’ta yaşanmış eski salgın hastalıklarla ilgili bir kitabı size tanıtmak istiyoruz. Hepimizin bildiği gibi salgın hastalıklar ne ülke dinliyor, ne de sınır tanıyor. Toplum olarak ne kadar duyarlı ve kurallara uyumlu davranırsak bu tehlikeyi atlatmayı umut ediyoruz. Bizim bilinçsel belleğimizde İMECE KÜLTÜRÜ kayıtlıdır. Zorluklarda hemen organize olma ve problemi aşma yeteneğimizi bu olayda da mutlaka göstereceğiz. El ele hep birlikte, kısa sürede aşalım istiyoruz.

Sinop eski tarihlerde salgın hastalıklarla nasıl mücadele etmiş? Bu sorunun cevabını, “Sinop  Zeytin  Projesi ” ekibinin başkanı Sayın Prof.Dr. İbrahim BAŞAĞAOĞLU’nun kitabında buluyoruz. Fotoğrafta Sinop Frengi Hastanesini görüyoruz.

Kitapta önemli bilgilere ulaşacağınıza eminim, bizimle paylaştığı için hocamıza çok teşekkür ediyoruz. Kitabın bazı sayfalarına birlikte göz atalım:

 

 

 

 

KİTAP KAPAĞI

Yaşar SARIKAYA-BİLKE

 
Yorum yapın

Yazan: 24 Mart 2020 in Haberler

 

Etiketler: , , , , ,

70’E 6 KALA

17.02.2020-BİLKE / Yaşar SARIKAYA

2006 yılından beri, kapı kapı, makam makam dolaştığım günler geldi, geçti. Zaman durmadan akıyor, sonuç alamadığım projeler de bana içimden sesleniyor:” 70’e  6 kaldı diye.

Doğal su kaynakları, kaybolan kültürler, asırlık Sinop zeytinleri yaşamalı bilinciyle, çalışmalar devam ediyor.

Bu gün, Sinop İl Genel Meclisi Başkanı Sayın Yakup ÜÇÜNCÜOĞLU’nu projelerle ilgili makamında ziyaret ettim. önce, BİLKE projelerinin basına yansıyan konu başlıkları hakkında konuştuk. Daha sonra, ziyaretimin ana konusu olan iki başlığı dile getirdim.

1- Köylerimizde yok olan el dokuması yün kilimi çeşitlerini tanıtmak ve yaşatmak amacıyla sergi açma düşüncemiz, farklı köylerde farklı renklerde olan kilimlere ulaşmamız;

2- Sinop köylerindeki ekoturizm alanlarının KUZKA ve diğer kuruluşlar tarafından değerlendirilmesi.

Dernek kurulmadan önce, köylerimizde kaybolan kültürlerimiz ve doğal su kaynaklarımız, tarihi dokular ve şelaleler konusunda yaptığım çalışmalar, baş vurduğum makamlar ve karşılaştığım olaylar hakkında kendisini bilgilendirdim. Araştırmaları yapılmış olan bu çalışmalar, sonuç alma aşamasında ilgili kurum ve kuruluşlardan destek görmeden sonuca ulaşamıyor.

  1. konumuz: Köylerde yün kilimlerinden kalan son örnekler, ya çöpe atılmış, ya da ambarlarda çürümeye terk edilmiş olduğundan bu kültür yok olmak üzeredir. Köylere götürmek için hazırladığımız yardım kolilerini götürmek ve köylerde son kalan kilim örneklerini bulmak için başkana araç ihtiyacımızı ilettim.

Başkan konu ile ilgileneceğini, araç temin edeceğini, hatta kendisinin de bu yolculuğa eşlik edeceğini söyledi. Başkan ile aynı mahalleden olup,  bir de mahallenin ablası olduğum düşünülürse bu sefer sonuç almış olmama çok sevindim.

2. Konumuz: Köylerimizdeki ekoturizm potansiyelinin değerlendirilmesi konusunda, Sinop köylerindeki önemli alanların akademik bir çalışmada yer alması konusunda yaptığım çalışmaları anlattım. Su kaynakları ve doğal yapı, yayla turizmi, av turizmi, kış turizmi gibi daha bir çok başlıklarda Kuzka ile yürütülebilmesinin ilimize ne kadar çok katkı sağlayacağını anlattım.

Sinop’ta ekoturizm potansiyeline sahip olan yerler, bu  630 sayfalık kitapta yer alıyor. Bilimsel çalışmayı yürüten ekibi, 2008 yılında, tespit ettiğim yaylalara ve şelalelere götürdüm.

Asırlık zeytin ağaçlarımız yaşasın,  yaylalarımız ormanlarımız, şelalelerimiz,  doğal yaşam korunsun, doğanın yüzü güldükçe biz de güleceğiz. Başkan, ilettiğim konularda elinden geleni yapacağını söyledi. Yakup ÜÇÜNCÜOĞLU’ na teşekkürlerimi sundum, köylerde karlar eriyince, ziyaretlerimizi yapacağız. Projelerimizin sonuç alması umuduyla. BİLKE

 
Yorum yapın

Yazan: 17 Şubat 2020 in köylerde yatan tarih

 

Etiketler: , , , ,

FATSA SARIYAKUP’TAN SİNOP’A GELEN MISIR SAPLARI

Mısır saplarını değerlendiren kadınlarımızı izlemek,fazlaca ilgimi çekmişti.  1975-76 Eğitim Öğretim yılıydı. Mesleğimin 2. yılında 5 sınıflı bir okulda tek öğretmendim. Fatsa SARIYAKUP köyünde,kadınlar ve genç kızlar ile birbirimize bildiklerimizi öğretiyorduk. Ben onlara etamin işleme, örgü öğretirken; onlar da bana mısır saplarından sepet örmeyi öğrettiler.

Onlardan öğrendiğim örgü tekniği ile yaratıcılığımı kullanarak çanta ördüm. Fotoğrafta, rengi koyulaşmış olan bu çanta, Sarıyakup köyünün mısır saplarındandır. 43 yıllık bu çantayı elime aldığımda,  onca yılın anılarını belleğimde hissediyorum.

Bu sepetler de, Sinop mısır saplarından. İsteğe bağlı olarak, tencere altlığı gibi kullanıma dönük şeyler yapabileceğimiz gibi, çeşitli ürünler yaratabiliriz.  Otururken, film seyrederken, sohbet ederken elimizde kolayca yapabileceğimiz bir malzeme. El alışana kadar biraz zorlanabilirsiniz. Ama sonrası çok kolaydır.

BİLKE ile bireyin zamanını iyi kullanması, yerel ürünlerin değerlendirilmesi, yaratıcı çalışmalar yapılmasını vurgulamak istiyoruz. Bu nedenle önemli başlıkların  altını çiziyor ve örneklemeler yapıyoruz. İşte köy- kent arasında kuracağımız bir kültür köprüsü daha.

Yaşar SARIKAYA

 

Etiketler: , , , ,

SİNOP’TA BUDANIK PEHLİVAN

GERZE KÖYLERİNDE BUDANIK PEHLİVAN

Gerze’nin Tatlıcak köyüne gittiğimde köyün en yaşlısı Yusuf Pak ile görüştüm. Yusuf Dede 1913 doğumluydu. Buralarda hikayeler, destanlar var mı dedem, ne biliyorsun diye sordum. Ah Yusuf Dedem nur yüzü, ak- pak yüreğiyle bana bildiklerini anlatıverdi. İnsanlar yaşlanınca çocuk olur derlerdi. Bazı sevimli yaşlılar görmüştüm ama Yusuf Dede, bu söze yakışan en iyi örnekti. Küçük bir çocuk gibi sevimli, içten ve samimiydi. Buralarda bir Budanuk eşkıyası vardı dedi. Olayları, Yusuf Dede anlatırken kullandığı yerel ağzı bozmadan yazdım.

Bu gün genellikle doğu aksanı, Roman aksanı, Karadenizli aksanını biliriz. Ama Sinop köylerinin aksanını bilmeyenimiz çoktur. Hatta nedense yöre ağzı, küçümsenir de. Dede, köyünün yerel ağzı ile pehlivanın hikayesini anlattı. Anlattıkları gerçekten bir film senaryosu olabilecek zenginlikte. Kaybolmadan arşivlemek istedim. Belki bir gün TV dizisi, ya da sinema filmi olarak karşımıza çıkabilir umuyorum.

Anadolu’da göçler devam ederken, topluluklar arasında kahraman liderler oluşmuştur. Tarihi kaynaklar bu kahramanların zeybek, efe, anabacı, seymen ve pehlivan isimleri ile ün saldığını yazar. Bazen dağlarda, bazen ovalarda, bazen de kentlerde yaşarlar. Budanık da, Gerze köylerinde tanınan sözü geçkin, kılıcı keskin insanlardan birisi. Konuyu çevre köylerde de araştırdım. Hem pehlivan, hem de eşkıya adıyla anılan Budanık hakkında, birçok kişi ile görüştüm.

Köylere gelen toplayıcı kürtlerin yanında çocukları da olurmuş. Bir gün, Mehmet adındaki çocuklarını köyde bırakıp gitmişler. Mehmet’i, Tatlıcak köyünde Ustaoğulları denen sülale, çoban olarak yanına almış. Onu beslemiş büyütmüşler. Çocuk da Ustaoğulları’na hizmet etmiş, hayvanlarına bakmış. Köyde zengin birinin düğünü olunca, Mehmet’i götürmemişler. Zaten çocuğa Kötü Memet derlermiş. Hayvanların yanında ağlarken yanına ak sakallı biri gelmiş. Onu dinlemiş ve ben hayvanlarını beklerim, sen düğüne git, sırtın yere gelmesin demiş. İşte bundan sonra Mehmet’in kaderi değişmiş. Düğüne bir gitmiş, güreşe çıkmış. Başta, ortada karşısına kim çıktı ise hepsini yenmiş. Bundan sonra adı güreşte herkesi budadığı için Budanık olmuş.

Budanık, bir dönem yörede esmiş geçmiş. Sigara tablasını havaya atar ve anında silahını çıkarır vururmuş. Yörede jandarmanın sağlayamadığı adaleti, o sağlarmış. Uzun boylu, yakışıklı biriymiş. Çevresine zarar vermez, köylerin hepsine sahip çıkarmış. Asker kaçağı olduğu için Elma dağında yaşamış. Anlatılanlardan 1800 sonları ile 1912 yılları arasında ünlendiği, korkusuzluğu ile çevrede tanındığı anlaşılıyor. Boyabat’ta ya bir subayın ya da bir yetkilinin hanımı ile arasında yaşananlar ölümüne sebep oluyor. Budanık ile hanım arasında yasak aşk mı yaşanıyor, yoksa Budanık mı hanımı rahatsız ediyor konu tam olarak açık değil. Boyabat’ta bu hanıma yaptığı yüzünden öldürüldüğü anlatılıyor. Yusuf dede onu Musala vurdu dedi. H.Hilmi ULUĞ’un anılarında Musa konusu geçiyor ve bilgiler birbiri ile örtüşüyor.

Hikayenin özeti bu. Kaynak kişilerin ayrıntılı anlatımları ile kafamızda kişiye ait bir karakter oluşuveriyor. Önce Yusuf Dede, sonra Mevlüt Özay amcanın anlattıklarını olduğu gibi aktarıyorum.

YUSUF DEDE BUDANIĞI ANLATIYOR 

 “Babam askerde savaşlara katılmış, o zaman ben köyde anamın karnındaymışım. Babam Çanakkale savaşında iken 1,5 yaşındaymışım anamı emerimişim. Askerliğimi Ovacık Tunceli’de Atatürk’ünen yaptım. Anaaaaam Atatürk’ü görmemi, gördüm. Atatürk’ünen Menderes de varıdı. Menderes subayıdı. İsyan varıdı urada. Atatürk’nen Aliboğazı, Kutuderesini 3,5 ay gezdik Atatürk yanımızda meccaralara bindi de gitti. Koca Adana gibi atlara bindi, bizi Aliboğazına bıraktı Ankaraya gitti.

 Eskiden köylere toplayıcıla gelüdü, onlara kürtle derle. Çocuklarını bırakıvemişle. Ustaoğulları çocuğu alıyola büyütüyola besliyola. Yetim çocuğa, aşağı git kötü Memet, yukarı git kötü Memet diyola. Adı Mehmet’miş. Evi, yeri, yurdu, kimsesi yok, fakir. Yaylada 600 koyunun yanında çobanlık ederimiş. Anası da yok, babası da bunlar esas toplayıcı kürtümüş, Tatlucaklu Ustaoğullarına karışmış.

Bi gün herkes zengin bi düğüne gidiyo, biz düğüne gidiyoz koyunlara iyi bak diyola. Ben nesine bakacam, ben de düğüne gidecem diyo. Sen gidemezsin ne yapacan, güreşemiyon edemiyon diyola. Ottuğu yerde ağlarıken öteden ermişlerden birisi geliyo. Adam açmış, meğer adama kimse yemek vememiş. Memet ona azığından veriyo. Adam oğlum niye ağlıyon diyo soruyo. Sarnıçta bizim akrabaların düğünü va, gidemedim amca diyo. Oğlum güleşiyon mu diyo? Yok, güleşmiyom, seyredecedim diyo. Hadi oğlum sırtın yere gelmesin,  ben koyunlarını güderin sen git diyo, Memedin de sırtını sıvıyo.

Memet biyo oraya gidiyo ki orta güleş soyunmuş hemen ortaya çıkıyo. Ulan sen koyunları kime bıraktın diyola. Siz karışman diyo soyunuyo, ortayı alıyo, başı alıyo. Bi kere urdan kalktıysa başa ne kodularsa alın gelin, ben koyunların yanına gidiyon diyo. Geliyo adamın yanına, adam oğlum nasıl ettin diyo. Böyle böyle diye anlatıyo. Enükle köpekle her yanda ama o adama sarmıyola, sonra adam ordan kayboluviyo, geçip gidiyo. İnsanla düğünden geliyola, hani koyunları kime bıraktın nerede o adam diyola. Sizi mi bekleyecek gitti, u adam duru mu diyo. Undan sonra Kötü Memede güç kuvvet yetmiyo. Güleşte herkesi budaduğu için ona Budanık diyola. Budanığın oğlunun 1327 doğumlu olduğunu biliyon. Benle yaşıttı. Babası onun doğduğunda kaç yaşındaydı bilmem.[1] Ustaoğullarının yanında çoban duruyo ya, Ustaoğullarının yanında bir kız varmış kızı veriyola buna. O kıza da tebdil mekan yaptırdı diye kız Budanuğa yer bağışlıyo. Hiç bizim buralılara benzemezdi. Kafası uzun cura gibiydi. Öyle derle.

Ben bilmiyom Budanığı anadın mı, Budanuk orflü adam pehlivanımış. Burda Suco’nun atları kayboluyo. Sucoğ Hamidin. Geliyo budanuğa, pehlivan diyo benim atla kaybolmuş, kolaçanladın mı ne tarafa gitmiş diyo. Boybat tarafına gitmiş 2 tene at diyo. Bunla atlara biniyola, aha şura aha bura derken Çoruma giriyola. Biri varımış orda patron emme kadun, böyle bir apartuman yaptırmış, atların numarasını o alıyomuş. Şimdi neyse oğlum diyo çocuğun birine kimin bu konak, emce biz bunu söyleyemeyüz diyo. Bizi diyo muhakkak birden öldürüverü. Ula bu kimimiş diyo Budanuk da korku yok, eyy 6 tane köpek va evin önde diyo. Falan kişi diyo hahahayt diyo Budanuk, er kişisi geldi. Sonra uzatıyo tüfeği, ulan bu karı diyo benden zaptedli diyo. Bana falan bey derle diyo kadun, bana da budanık pehlivan derler diyo. Bunla orda anlaşınca kahve mahve içiyola nereye gidecez diyola, bizim atla kayıp. Atlarınızı bilebilümüsünüz diyola, bilürüz diyola. Şu at benim diyo, biliyo atın sabı. Şindi neyse 2 candırma, candırma varmış ötede. 10 dakka istirahat oğlum diyo yüzbaşı. Onları otutturuyo. Eyyy kıymatlu allahım diyo candırmala, bi sivil gelsin de bu kadar candırma alamaduk atları, oturam da izini kaybetmiyem bunun diyo. Sust diyo yüzbaşı öyle demen oğlum diyo, bi candarma katıyo atın sabına. Aşada Kürtlerin yanına gidiyola, kürtle bi çekip patakladımmıydı aman yarabbim bi görsen duman alıyo ortalık. Pehlivan, yüzbaşı bey allahaısmarladık diyo. Mavizeri alıyo eline böyle giderken söz sabı garı da ey Budanuk pehlivan geliyo aha şimdi işimiz b.k diyo. Urdan neyse geliyo urıya, hey avradını bilmem naptığum cinganları diyo, döğersiniz candarmayı ha diyo aha şindi beni döğün de göriyin diyo. Alttan alıyola, Budanığı çadıra otutturuyola, kave içiriyola, çay içiyola. Aha diyola al sana 5 tane at. On dene katacaz diyola. Yalunuz edebinlen dur bize bir şey yapma diyola. Tamam 5 dene at alıyola, ordan geliyola jandarma alayına artık urdan geçip geliyo köye. Kastamonu’da çatlatıyo birini, birini de bilmem nerde çatlatıyola atın. İkisini çatlatmışla, ötekinleri almışla gelmişle. Sucoya vermişle. Budanuğun kimseye zararı olmazımış. Sinoptan yukarısı, Boybattan aşağısını Tilkilik bile elinin içinde böyle, evlat gibi bakarımış. Hiç bi kötülüğü yoğumuş.

Bunu Sarımsak camisinin yanında Musala vurdu. Budanuğu vurdula, boynuna zincir takıp katırlarla sürüye sürüye götüdüle. Gerzeye götüdüle, musala vurdu. O zaman Gerzede söz sabı onlarıdı. Budanuk cumhuriyertten evvel vuruldu. Cumhuriyet kurulduktan keri yolu mu var vurmak. Bi karının Boybatta belini kırdı da işte o valinin karısı mıymış ne işte bu ondan azdı. Kadun kötülük mü yapıyodu bilmem ben nebileyim.

Budanığın kardaşına Kurt Dede derler. Seyin ağa adı.  Kurt dede kol gibi bi adam dedeminen İskilip’e tuza gitmişle. Tuza gidince atları salıviyola, biyo gidelleki ula nereye gidiyon dön geri. Geliyola. Napıyonuz siz, biz tuza geldik gölü görmeye geldük diyola.  Hani sizin gölüğünüz diyola, emme bunnarı salmıyola. Ben budanığın kardeşiyin diyo Kurt Dede, ben de buranın kahyasıyım diyo urdaki. Aslı vamı diyola, va diyo. Budanığın çıktığı yerden çıkmamış mı bu diyola. Salmıyola bunları. Hiç benzemezimiş Kurt Dede Budanuğa. Hepisini cenabı Allah aynı mı yaratıyo. Unla gelmeyince tuzcu bunla nerde kaldı diyo arıyo. Eğer tuzcu olmasa vallaha vemiyolarımış atları.

[1] Budanığın çocuğu olduğunda yaşı 25 olsa kendisi 1888 yılında doğmuş olabilir.

Mevlüt ÖZAY’IN anlatımı daha sonra yayınlanacak…

Yaşar Sarıkaya, Bir İnci Memleketim,sayfa 124- 132


 

15 Ağustos 2019-BİLKE ARAŞTIRMALARI

BAŞSÖKÜLÜ MEVLÜT ÖZAY’DAN BUDANIK PEHLİVAN

Sarnıçta bi çığırtma düğünü oliye. Bu kaşın ağaları düğüne gidiye. Bu Budanığı da yaylada bırakıyala. Bi kocakarı nine varımış, onu da bırakıyala. O arada bi ihtiyar geliye. Oğlum bana ekmek ver diye. Ninem va diye, eğer verise getiririm diye, adama ekmek veriye. Güleşe gidiye, ortadan baştan bi peşrev ediye, işte adam diyala yukardan geldi Tilkilikten, ortalığı budadı gitti. Kim bu diye soruyola, Budanuk diyala.

Budanığın oğlunu görmeye ağanın biri gitmişte, yok canım demiş gittiğine pişman olmuş, oğlunu beğenmemiş tipsiz bi şeyimiş, Budanık gibi değilimiş ki. Budanık cigara tablasını havaya ukarı atarımış, belinden tabancayı çeker düşmeden vururumuş. Buralarda namus edep çalma çırma hiç bi şeyini duymaduk. Yalnız Boyabatta bi yüzbaşının atı kayboluyo, atı cingit Kürtleri alıyala, Kastamonuya bi ovaya götürüyala. Yüzbaşının hanımı Budanığa mektup yazıya. Memet bey şu şekil diye falanlar atımı aldı, bana atımı alıve diye. Ordan Budanık atına bindiyse Boyabata varıya, eşkiyanını alıya tabi. Kastamonuya bi karakola varıp derki, yüzbaşıya bana bi tüfek ver. Ben Kürtlerin oraya inecem, orda Boyabat’ın atı var, bu atı alacam. Yahu sen yalnız nasıl alacan, ben bi manga candarma ile giremiyem oraya diye. Sen bana bir tüfek ver ben giderin diye. Şindi buna bi tüfek veriye dürbününen onu takip ediye. Budanık iniye ovaya, çadırda hep oturularmış kürtle. Muhtarları da bayanımış. Muhtar bir düdük çalıya içtimaya geçiriyo. Sinaplu Mehmet Bey geliye diye. Tabi Budanık geliye, bütün merasim ona karşı duruyala. Ağırlıyala, bunun kahvesini çayını veriyala. Atı veriyala, bi de tay bahşiş ediyala. Ama yüzbaşı boyna dürbününen bakıya, takip ediye. Budanık ata biniye tabi öteki atla peşinde geliye karakola. Şu emanetini al diye tüfeği veriye. Ya bu tüfek de senin olsun Mehmet bey diye. Sağa diye daha tüfek de veriyin ben. Hadi Allah işini rast getirsin diyala, ordan geliye işte. O geliş bayan mükafatın ne diye soruye. Afedersin bayana kötülük yapıye. Budanığın ölümüne sebep u oluye. Beyine mektup yazıye hanım, o zaman ordan devlet nasıl bir emir vediyse, buradan topluyola gayri.

Hadi size mevki verecez kaymakamlık verecez diyelek bizim buradan bu mahalladen esfeli diye bi mahlleden şapşak diye bi arkadaşları var yanında. Ulan Memet Bey diye seni bu zamana kadar savundum diye, gel teslim olmayalım af çıkacak yeniden diye. Bize bi kaymakamlık emri geldi diye Budanık.  Yok diye bizi avlıyala diye, inad ediye. Tabi urda bi binek taşı varmış u Tilkilikte mi Sarımsakda mı bilmem, binek taşına binerken bacağı titremiş Memet Beyin. Şapşağın ismi Sali imiş, ulan sali demiş bi iş var. Gene seni ölene kadar ben savunurum demiş Sali, varıvar. Biz gurban gidiyez demiş. Şimdi bizim Memet Ali de var içlerinde çiğdem, u gaçmış. Yaylım ateşine tutuyala. 15- 20 jandarma. Bizim bu mahalleden şapşak müdafaa ediya emme, ne kendini kurtarabiliya ne onu. Budanuğun bundan başka bi kötülüğünü işitmedük.

Halkbilim araştırmaları- Derleme çalışmaları -2007 çekimleri ve söyleşileri

Y. SARIKAYA Bir İnci Memleketim, s: 133-134

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

SİNOP İÇİN YENİ BİR KİTAP

dscf2683

Yaşar SARIKAYA’nın, 6 yıldır üzerinde çalıştığı yeni kitabı yayımlandı.  Bu eser, Sinop kırsallarına yapılan yörük göçünü, Tilkilik köyünü ve köylüsünü anlatıyor. Yaşar SARIKAYA, dernekte yaptığımız toplantıda Yönetim Kurulu ve üyelerimize 2. Kitabını tanıttı.

“Yeni kitabımın adı “MEMLEKETİM TİLKİLİK”. 8 aylıkken  köyden Sinop’a gelişimizi,  köy kültürünü bebek belleğimde nasıl taşıdığımı anlatan bölümü, sizlerle paylaşmak istiyorum.

TİLKİLİK’TEN SİNOP’A UZANAN GERÇEK

1956 yılı Eylül ayıydı, Kezban gelin beşiği sırtında Tilkilik köyünden Gerze’ye yürüyordu. 7- 8 saat sürecek olan bu yolculukta, babası Molla Hasan’ın Mehmet de ona eşlik ediyordu. 8 aylık kızı Ayşe beşikte, 4 yaşındaki oğlu Mehmet de yanında idi. Mehmet, dedesinin diktiği çarıkları ayağına giymiş, küçük adımlarla onları takip ediyordu. Kezban gelin, annesinin dokuduğu 3 yün kilimi, bir gelinlik yorganı ve birkaç parça eşyasını eşeğe yüklemişti. Ablasının kocası Mehmet UYSAL, yükü Gerze’ye bırakıp sonra eşekle beraber tekrar köye dönecekti.

Kezban gelin, sabahın erken saatlerinde umuda yelken açmış, kaderine yürüyordu. Dere tepe geçti, zor yollardan Gerze’ye ulaştı. Akşam olmak üzereydi. Otobüsler Sinop’a sabah saatlerinde gittiğinden, akşam Gerze’de kalmak zorundaydı. Çocukluk arkadaşı Cılız’ın Emine Gerze’de evliydi. Onu buldular. 13 Şubat günü çıkan Gerze yangınında evleri yanmıştı. Yangından sonra 8 ay geçmişti ama hala çadırda kalıyorlardı. Kezban, o gece çocukları ile yangın çadırında misafir oldu.

Ertesi günü Sinop otobüsüne bindiler. Eşi Cafer Sinop’ta işe girmiş ve onları yanına çağırmıştı. Kezban gelin Sinop garajında indi, çocuklarını ve yüklerini toparladı. Cafer,  Sinop’a geldiklerinde at arabacısı Ömer’i bulun diye köye haber göndermişti. Babası da hemen at arabacısı Ömer’i buldu. Sonra yüklerini yerleştirip, kendileri de at arabasına oturdular. Arabacı Ömer,  onları adada Cafer’in verdiği adrese götürdü.

Beşikteki Ayşe, bu yolculukta olan bitenden habersizdi. Yaşadığı o günleri hafızasına kaydetmiş ve Sinop’a taşımıştı. Ayşe, Sinop’ta büyüdü, okudu ve öğretmen oldu. Doğduğu toprakların kokusunu, beşikteki yolculuğu unutmadı. Annesinin yanık türküleri onun vefa duygusunu besledi. Ve bu kitaba vesile oldu…”

Hafızamda kayıtlı olan bu gerçek, beni kent ve köy kültürlerini araştırmaya yönlendirdi. Birçok yüksek köyümüzde öğretmenlik yaptım. Araştırma ve derleme çalışmalarımda, kırsallarımızı dolaştım. Köy ve merkez arasında çok gidip geldim.  Her insandan, her köyden, her topraktan bilmediklerimi öğrendim. Kırsal coğrafyalarda yaşayan insan algısının ve idrakinin boyutlarına tanık oldum. Bu nedenle, köylü ve kentli algısının fark edilmesini çok önemli buluyorum.

İlk kitabım “BİR İNCİ MEMLEKETİM” 2010 yılında, 2. Kitabım MEMLEKETİM TİLKİLİK 2016 AĞUSTOS ayında yayımlandı.  Kitaplarım bundan sonra, MEMLEKETİM serisi olarak devam edecek. Çünkü memleketimi ve insanlarını çok seviyorum. Köylü kentli ayırmadan, herkese değer veriyorum. Memleket gerçeklerinin, modernlik ve geleneksellik başlığında mercek altına alınması gerektiğine inanıyorum.

Aslında modernlik, geleneksellik tabanından beslenmektedir.  Dünyada vizyona giren son filmlerin, ünlenen moda seçkilerinin, müzik yapıtlarının ve çeşitli sanat eserlerinin geleneksel temelli olduğu bilinir. Değirmen taşlarının, mimari dekorasyonlarda orijinal olarak kullanıldığı gibi. Halk kültürünün güncellenmesi, derneğimizin hedefleri arasındadır. Geleneksel taban, kullanılıp yok sayılmamalıdır.   SİNOP TİRİT PROJESİ, EL SANATLARI PROJESİ, SİNOP TOPRAĞI PROJESİ, TÜRKÜLERİMİZ, HALK OYUNLARIMIZ PROJESİ projelerimizden bazılarıdır.  Köyümüzde ve kentimizde bu zengin kültür var oldukça, anlaşılıyor ki yazacaklarımız da projelerimiz de bitmeyecek.

Sinop bebekliğim, çocukluğum, gençliğim, öğretmenliğim ve emekliliğimin şehri, Sinop benimle özdeş. Doğduğum köy ise belleğimdeki özlemim, saklı geçmişim. Geçmişim yüreğimde bir düğüm, açmayan bir gonca. Kitabım MEMLEKETİM TİLKİLİK ise, doğduğum toprağa vefa borcum.

Kitap 300 sayfadan oluşuyor. Tarihi bilgiler için 1487- 1700 yılları arasındaki akademik verilerden faydalandım. Köye yapılan yörük göçüne, köydeki mahallelere, sülalelere ve Köy Nüfus Esas Defteri nüfus kayıtlarına yer verdim. 6 yıl çalıştığım bu eser için, 14 kaynakça ve 13 kaynak kişiden faydalandım. Sinop için ve şimdiki adı Çağlayan olan köy ve köylülerimiz için hayırlı olmasını diliyorum. “

Kitabın tanıtımından sonra, Y.SARIKAYA yönetim kurulu ve denetim kurulu üyelerine kitabını imzaladı.

 
1 Yorum

Yazan: 15 Eylül 2016 in Kültür Arşivi

 

Etiketler: ,