RSS

Kategori arşivi: BİLİMSEL MAKALELER VE YAZILAR

BİLKE bilimsel çalışmalara değer veriyor. Bu kategoride yayınlanan yazı ve makaleler, toplumsal kalkınmada baş vurulacak akademik verilerdir. Kurum ve kuruluşların, gerçek ve tüzel kişilerin faydalanacağı kaynak niteliği taşımaktadır.

SİNOP CEZAEVİNİN KAHRAMANLARI VE KAHRAMANLAŞTIRMA

05.11.2022- Doç.Dr.Zeliha Nilüfer NAHYA

Yazının bir bölümünü sizlerle paylaşıyoruz. Bir başka akademisyenin gözüyle Sinop cezaevi:

Koşullara Rağmen Cezaevi İçinde Kurulan Egemenlik

Yerel halk, her ne kadar şehirlerinin cezaeviyle anılmasından ve tanınmasından rahatsızlık duyuyorlarsa
da, cezaevini ünlü yapan ilk unsurun cezaevinin koşulları, ikinci unsurun da cezaevinde kalan ünlü kişiler olduğunu dile getirmektedir. Fakat bu ünlü kişilere bakıldığında ortaya şöyle profil çıkmaktadır. Öncelikle bu kişiler, zor koşullarda egemenlik kurabilmiş kişilerdir ve bu çerçevede iki gruba ayrılabilirler.

İlk grup, tüm Türkiye tarafından bilinen ve döneminin ünlü mafya liderleri ya da kabadayıları olarak görülen, gazetelerde sık sık işledikleri veya karıştıkları suçlarla gündeme gelen kişilerdir.

İkinci grup ise daha çok yerel halkı tarafından bilinen, çoğu zaman ancak yerel gazetelerde adı geçen, ama daha çok halk anlatılarıyla ünleri yayılmış ve yaşamakta olan kişilerdir.


Cezaevi koşullarına tekrar dönersek, kaynak kişilerin birçoğu, cezaevi içindeki yaşamda tüm koşulların
yanında kendine özgü bir ekonomik sistem kurulu bulunduğunu belirtmektedirler.
Bu ekonomik sistem, kumar, uyuşturucu satışı, haraç, banyo için sıcak su satılması ve yiyeceklerin
paralı olmasını kapsamaktadır. Hapishane dışında olduğu gibi içinde de farklı sınıflardan insanlar yaşamakta ve geçimlerini (en basitinden kantin alışverişlerini) sağlamak için paraya ihtiyaç duymaktadırlar:


“Yani burası böyle yani. Ya kalbur üstü yaşayacaksın, ya da ayaktakımı olacaksın, ya da dindar olacaksın.
Kalburüstü yaşayanlar cezaevinde parası olanlar, ağa takımları gibi. Etrafında adam doyurabilen. Ayaktakımı da hizmet eden takım olabilir. Meydancıdır, hizmetçidir falan. Dindarlar da hiç kimsenin işine karışmaz beş vakit namaz kılar, kimsenin önünü kesmez, birisinin yanına gidip oturmaz. O Allah’la baş başa. Onların da bir sorunu olmaz yani. Ama birinci dediklerimin sorunu çoktur. Kavgalar olur, ölümler oradan başlar.”(Eski Mahkûm)


“Eskiden yüz kişi seksen kişi bir yerde yatıyor. Orda tabi neyle vakit geçirsin adam, kumarla vakit geçirecek. Kumarı kim oynar, dışardan parası gelen oynar. İçerde parası olmayan orda o kabadayı mahkûmlara aşçılık yapar, şebekecilik yapar, temizlikçilik yaparlar. Orda fakirlerin işi o. Orda zenginler de krallar gibi onların üstünden para kazanırlar.” (Esnaf)


Bazı mahkûmlar, cezaevi içinde kendi geçimlerini sağladıkları gibi bazıları da ailelerinden yardım almaktadırlar ki anlatırlar, mahkeme masrafları da dâhil edildiğinde hapishane yaşamının ne kadar zor olduğunu göstermektedir:
“Ankaralı bay bayan bir aile geliyor. Bu hadise, oğlu yapmadan önce cinayeti, çok zenginmiş[ler]. Oğlu cinayet yaptıktan sonra ziyarete gelecek, Sinop cezaevine, parası yok. Komşusundan yol parasını alıyor. Geliyor bize durumu anlatıyor. Otel parası, yemek parası almıyoruz, idare ediyoruz. Çok zengin bir aile bu duruma düşüyor.” (Esnaf)


Bu koşulların hapishane içindeki egemenlik ilişkileri için doğrudan kullanıldığını da bir başka hikâyeden
öğreniyoruz:
“Şimdi Marmara Hasan, esmer, renkli mavi gözlü, olağanüstü yakışıklı. Yani şöyle, şimdikinin bazı kabadayıları, kamuoyunda isimleri geçer, Türkiye’de nam salmış kabadayılardan çok, halkın sevdiği fakirleri koruyan bir kişi. Şimdi cezaevindeki diğer nüfuzlu kabadayılar bunu hiçbir şeyle yola getiremiyorlar. Ne rüşvetle ne dövmekle çünkü çok güçlü, kendisini koruyor, mahkûm seviyor. Marmara lakaplı Hasan’ı esrara alıştırıyorlar, uyuşturucuya ve Hasan bitiyor; gidiyor. Bütün kişiliği bitiyor. Onun için
derler Marmara Hasan gibi yandı.” (Avukat)
Bu hikâyedeki bir başka nokta, hapishanedeki ekonomik ilişkileri ve bunun mafya, kabadayılar vb. ile
ilişkisini ortaya koymaktadır: “Fakir babası”. Daha çok zengin mahkûmlar olarak bilinen mafya liderlerinden ve büyük kabadayılardan korkulmasına ve yanı sıra merhametsiz ve katli olarak anlatılmalarına karşın, fakir insanları koruyup kolladıkları görüşü de genel olarak hâkimdir.
“Çok merhametli, halkın dışardan bildiği gibi değil. Mağdurun, yoksulun yanındadır.”(Ev Hanımı)


“Kabadayılar, külhanbeyi insanlar en efendi insanlardır. Aynı zamanda gariban babalarıdır bunların
ekseriyeti. Onun için onu idare ve herkes, yani cezaevindeki insanlar, korur. En rahat korunacak yer de Sinop cezaevidir.”(Eski Mahkûm)


Benzer örnekler dünya mafya tarihinde görülebilir. Al Capone, ünlü bir mafya lideri olmasının yanında en
yardımsever mafya lideri olarak da ün salmıştır. ABD’deki Büyük Bunalım sırasında, Chicago’da çorba mutfakları kurdurmuş ve birçok insanı doyurmuştur (Civitello 2008:310).

Başka örnekler veren Sifakis ise, bu yardımseverliği, mafya liderlerinin “kendi itibarlarını parlatmak için en iyi yol” olduğu şeklinde yorumlamıştır (Sifakis 2005: 93-94).
Topluma karşı büyük suçlar işlemeseler de, devlet ya da sistem tarafından suçlu ilan edilen ve buna göre
bir yaşam süren kişilerin fakirlikle ya da fakirlerle ilişkilendirilmesi, diğer birçok kahramanlık hikâyesinde
de görülmektedir. Cezaevindeki bu kişilerin kahramanlaştırılmasına en yakın tipler, özellikle kırsal kesim
hikâyelerinin kahramanları olan eşkıyalardır.


Şehirleşmeyle beraber, merkezi yönetimden daha kopuk ve kontrolsüz bir yapı gösteren kırsal kesimde, çoğunlukla yönetime karşı çıkan kişilerdir eşkıyalar. Hâkimiyet kurdukları bölgeler tarım ve hayvancılıkla
geçinen, şehre göre çok daha fakir konumda bulunan kırsal kesimdir. Cezaevi ortamıyla benzerlik gösteren
ilk nokta da bu ekonomik yönüdür. Haydutların genel özellikleri zenginden alıp fakire vermeleri ya da
genel anlamda yoksulluk çeken köylüye dokunmayarak; zengin, üst sınıf, egemen sınıfların mal ve mülklerine zarar vermeleridir (bk. Hobsbawm 1969). Mafya liderleri ya da kabadayılar bazı kişilerce tam anlamıyla fakir babası olarak görülmüşlerse de bazı yorumlarda cezaevi içindeki haraç kesen,
haksız kazanç sağlayan yönleri de zaman zaman dile getirilmiş; hatta benzetmeler dahi yapılmıştır.
“Yani rüşvet doğru; yani şöyle, ekmeklerini, muhakkak gıdalarını verirlerdi.
Tabiri caizse mafya babaları gibi orada büyük fareler, gemeler; mafya babası gibiydi, muhakkak bölüşürlerdi.”(Avukat)
Bu kişilerin “zenginlikleri”, “yardımseverlikleri”, “fakir babası” oluşları dışında halkın gözündeki bir başka
vasıfları da “efendilikleri”dir. Bu özellikleri bu yazıda yer alan doğrudan alıntıların satır aralarına bakıldığında açıkça görülebilir. Böylece cezaevi kahramanları, maddi olduğu kadar davranışsal tavırlarıyla da olumlu bir imaja sahip görünmektedirler. Cezaevi içindeki ekonomik yapıyı hareketlendiren bir başka unsur, Tarihî Sinop Cezaevinde çeşitli atölyelerin bulunmasıdır. Özellikle paraya ihtiyaç duyan, fakir ya da gönüllü kişiler, oldukça sıkı bir kontrol altında, mobilya, halı, dokuma vb. atölyelerde çalışmışlar ve para kazanmışlardır. Bu ekonomik sistem, kaçınılmaz olarak kendi rekabet sistemini de kurduğundan,
çekişmeler ve iktidar mücadelesi cezaevine, kavgalar, isyanlar ve hatta cinayetlerle yansımıştır. Bu konuda
yerel halk arasında en öne çıkan hikâye Benli Taci ve Abaza Basri arasındaki cinayetle sonuçlanan olaydır.
Hikâyelerin tümü bir araya getirildiğinde kaynak kişilerin hikâyeyi Benli Taci ya da Abaza Basri tarafından
anlattıkları görülmektedir. Kahramanların arasında bir çekişme olduğu aşikârdır; fakat bazı insanların haklı
kahramanı Benli Taci’yken; bazılarınınki Abaza Basri’dir.(7)


Bir kabadayı ya da külhanbeyi olmamasına karşın özellikle Sinoplu olduğu belirtilerek anlatılan Abaza
Şahadettin’in hikâyesi de dikkat çekicidir. Abaza Şahadettin’i bu kadar popüler yapan cezaevi yaşamından çok, tahliyesinin ardından Sinop’ta herkesin gözünün önünde bir çocuk tarafından öldürülmesidir.


“Ben çocukken Abaza Şahadettin, çok cesur, gözü pek, kahraman bir insan olarak yani halk tabiriyle mert,
cesur bir insan olarak [anlatıldı]. Onu tanıyanlar bize bizim çocukluk ve gençlik yıllarımızda bu şekilde naklettiklerini hatırlıyorum ben. (…) Onun tabi bugün çocuklarını tanıyoruz; işte genç, bize yakın yaşlarda insanlar. Sinop halkı tarafından iyi olarak tabir edilen insanlar arasındır Abaza Şahadettin”(Gazeteci).


Emiroğlu’nun da belirttiği üzere“Eşkıya olabilmek için her zaman yüreklilik gerekir.” (Emiroğlu 2003:273)
ve bu kişiler, yerel halk tarafından da mevcut düzene isyan edebildikleri için, yürekli, cesur, mert ve yiğit olarak kabul edilmektedirler. Kahramanlaştırılan kişilerin hikâyelerine bakıldığında da, onlar için bu yüceltici sıfatların kullanıldığı görülmüştür.


Son olarak kabadayı, mafya lideri veya külhanbeyi olarak görülen kişilerin fiziksel yapılarına değinilebilir.
Birçok kişinin gözünde bu kişilerin iri yapılı, yakışıklı, sert mizaçlı bir görünüşe sahip olarak hayal edildikleri; ancak onları zayıf ve güçsüz gördüklerinde derin hayal kırıklıkları yaşayabildikleri
gözlemlenmiştir: “Görmek isterdim, göremezdim. Büyük müdür küçük müdür? Bizim gibi insan
mıdır?”(Öğrenci)

tamamı:

 

Etiketler: , , , , , , , ,

SİNOP TURİZMİNE YÖNELİK LİSANSÜSTÜ TEZLERİN BİBLİYOMETRİK ANALİZİ

25.10.2022-BİLKE

Sinop Üniversitesi, Sinop turizmine yön vermek amacıyla kaç tane lisans üstü tez çalışması yayınlamış ve konu hakkında ne kadar çalışma yapılmıştır, ilgili bölümlerine bakalım mı? Tamamının yer aldığı bildiriler kitabı linki yazının sonundadır.

  1. YÖNTEM-Dr. Handan ÖZÇELİK BOZKURT
    Bu çalışmanın amacı bugüne kadar Sinop hakkında turizm alanında yapılmış lisansüstü tezlerin
    çeşitli parametrelere göre bibliyometrik analizinin yapılmasıdır. Bu sayede bundan sonra ilgili konu ve
    alanda yapılacak olan çalışmalar için genel bir veri çerçevesi çizilecek ve yapılmış olan çalışmaların
    nicelik olarak miktarının ortaya konulması sağlanacaktır. Ayrıca lisansüstü tezlerde kullanılan anahtar
    kelimelerin bir araya getirilmesi ve ön plana çıkan sözcüklerin belirlenmesi amacıyla “kelime bulutu”
    tekniğinden faydalanılmıştır. Kelime bulutu tekniğinde ortaya konan görseller araştırmayı inceleyenler
    için akılda kalıcı ve pratik bulgular sunmaktadır (Fronza vd., 2013).
    Araştırma kapsamında Ulusal Tez Merkezi veri tabanı üzerinde Sinop konulu ve turizm alanında
    yapılmış olan çalışmalar taranmıştır. Söz konusu konu ve alanda toplam 6 adet lisansüstü tez olduğu
    tespit edilmiştir. Sinop konulu turizm alanında yapılmış olan lisansüstü çalışmaların tümünün yüksek
    lisans tezi olduğu gözlenmiştir.

 

Etiketler: , , , , , ,

SİNOP’TA YAŞAYAN BİR “ÇOBAN OYUNU”NUN HALK KÜLTÜRÜ İÇERİSİNDEKİ YERİ VE BUGÜNE KATKISI

21.10.2022- Doç. Dr. Songül ÇEK

Songül ÇEK BİLKE 2016 HALKBİLİM ÖDÜLLERİ ÖDÜLÜNÜ ALIRKEN

Çalışmanın 149- 153 sayfaları:

a. Oyunun Malzemesi ve Alanı; Kaynak kişilerin verdiği bilgiye göre oyun, üç ya da altı
oyuncu ile oynanabilmektedir. Oyuncuların her birinin 1.5-2 m uzunluğunda ve 1-2 cm kalınlığında
sopaları (dayak) bulunur. Oyuncuların sopa ile hareket ettirebilecekleri 15-20 cm uzunluğunda “dana”
adı verilen irice bir kozalak kullanılır. Oyun daha çok temmuz –ağustos aylarında tarlalardan ürün kaldırıldıktan sonra, boşalan tarlalarda oynanır. Oyun alanı kare şeklinde olmalıdır. Karenin her bir kenar
uzunluğu yaklaşık 2,5 metre olarak düşünülür. Karenin dört köşesine “kuyu” adı verilen avuç büyüklüğünde
çukurlar açılır. Kare alanın ortasına ise iki avuç büyüklüğünde bir çukur daha açılır. Bu şekilde
oyun alanı hazır hale getirilir.

b. Oynanışı: Oyuncular yan yana sıralanır, ellerindeki sopaları ayaklarının ucunda, dik şekilde
tutup ileriye doğru fırlatırlar. Kimin sopası daha geriye düşerse o oyuncu ebe, yani “dana çobanı” olur.
Diğer oyuncular dört köşedeki kuyuların başına otururlar. Ortadaki çobandır. Oturanların kuyusuna sopasıyla sürüklediği dana adı verilen kozalağı atmaya çalışır. Oturan oyuncu sopasıyla çobanın attığı
kozalağı uzaklaştırmak için uğraşır. Eğer çoban, kozalağı kuyuya atarsa kuyunun üstüne basması gerekir.
Bu durumda oturan oyuncu oyundan çıkar eğer basmazsa ebelik devam eder. En son oyuncu kalıncaya
kadar kuyuya kozalak atma ve bunu engellemeye çalışma şeklinde oyun devam eder. Oyunun sonunda
kazanma- kaybetme yoktur (K.K.1-K.K.2-K.K.3-KK.5).
c. Oyunun kültürel işlevleri
Halk kültüründe oyundan söz edildiğinde çoğunlukla kast edilen özellikle köylerde geçmişten
beri oynanan oyunlardır ve bu çerçevede bunların nasıl tanımlanacağına ne gibi niteliklere sahip olduğuna
dair değerlendirmelerde bulunulur. Bunun temel gerekçesi geleneksel oyunların bugün de hâlâ
işlevsel olduğunu ortaya koymaktır. Daima kültür ile oyun arasında sıkı bir ilişki kurulur ve birbirinden
ayrılmaz parçalar olarak kabul edilir (Frazer, 2001- Huizinga 2010- Winnicot- 2007- And, 2012).
Huizinga, oyun kavramının işlevselliğini ele alırken onu kültürün başlangıç noktasına koyar. Ona göre

kültürün oyunu yaratmasından çok oyunun kültürü yaratmasından söz etmek daha yerindedir. Bu konuda
şöyle açıklama yapar:
Bütün büyük ortaklaşa hayat biçimlerinin ortaya çıkışında oyunsal bir faktörün çok faal ve verimli
mevcudiyetini göstermek kolay bir işti. Oyunsal rekabet, toplumsal hayat güdüsü olarak bizzat kültürden
de eskidir. Ve arkaik kültür biçimlerinin gelişmesinde bir maya gibi etki etmektedir. İbadet kutsal
oyun içinde serpilmektedir. Şiir oyundan doğmuştur. Ve oyunsal biçimler şeklinde yaşamaya devam
etmektedir. Müzik ve dans ortaya saf oyun olarak çıkmışlardır. Bilgelik ve bilim ifadelerini kutsal
yarışma oyunlarında bulmuştur. Hukuk, toplumsal oyundan sıyrılarak ortaya çıkmak zorunda kamıştır.
Silahlı çatışmaların kurala bağlanması aristokratik hayatın kuralları oyunsal biçimler üzerinde
temellenmiştir. Sonuç olarak, kültür ilkel aşamalarında oyun olarak oynanmıştır (Huizinga, 2010:
219-220).

Bugün de hem psikolojik hem de sosyo-kültürel yeni unsurlarla donanmış pek çok oyunun temelinde
geleneksel oyunlar ve roller bulunur. Ele alınan dana oyunu insanın gerçek hayatta karşılaştığı
ve onunla uyumlu olmak üzeri gösterdiği çabanın bir modelidir. İnsanın üretim- tüketim ilişkileri içinde
sahip olduklarını sergileme, bunları koruma ve bu çerçevede bazı taktikler geliştirme içeren bir oyun
olarak görünmektedir.

İlgilenenler için 147- 158 arasındaki tamamı:

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

SİNOP BALATLAR KİLİSESİNDE BULUNAN KETEN DOKUMA ÖRNEĞİ

08.10.2022- BİLKE

Sinop’ta Keten Dokumacılığı–EDİTÖR PROF. DR. HASAN ARAPGIRLIOĞLU


Sinop, Türkiye’nin en kuzey ucunda, Karadeniz Bölgesi’nin sınırları içinde yer almaktadır. Sinop Balatlar Kilisesi’nde yapılan kazılarda bulunan arkeolojik tekstil örneklerinde ketene rastlanmış olması yörede
keten dokumacılığının çok eski tarihlere dayandığını kanıtlar niteliktedir (Çelik Hekim, 2019: 151) (Bkz. Fotoğraf 5).

Fotoğraf 5: Balatlar Kilisesi’nde Bulunan Keten Dokuma Örneği (Şafak Akalın Arşivi, 21.07.2012)

Sinop’un özellikle Ayancık ilçesinde günümüzde az da olsa keten üretimi yapılmakta ve keten dokunmaktadır. Ayancık ilçesi, Sinop iline 60 kilometre uzaklıktadır ve adını Ayan Tepesi’nden almaktadır. İlçenin kendi adı ile bilinen Ayancık keten dokumaları, geçmişte yoğun olarak dokunarak hayatın her alanında kullanılmıştır (Görgün, 2010: 22).
Ayancık ve civarındaki yöresel giysilerin temelini keten dokumalar oluşturmaktadır. Ayancık keten dokumaları, hem atkısı hem de çözgüsü keten olan dokumalar, atkısı keten çözgüsü pamuk olan dokumalar, atkısı pamuk çözgüsü keten olan dokumalar olmak üzere üç farklı şekilde yapılırlar (Tüm Cebeci, 2019: 1191).
Yörede, keten lifleri iplik haline getirildikten sonra bezayağı tekniği ile dokunarak bez haline getirilir. Bezayağı tekniği ile birim alandaki bağlantıların sık olmasından dolayı sağlam yapılı dokumalar elde edilir
(Aksoy, 2016: 253). Yörede “düzen” adı verilen ahşaptan yapılmış dokuma tezgâhında dört çerçeve ve iki adet ayak vardır (Asuman Yılmaz, 12.08.2019 tarihli görüşme). Çözgü iplikleri her tarak aralığından çift
geçirilir. Kumaş genişlikleri 47, 48, 50, 52 cm arasında değişir. Bazı dokumaların çözgüsünde pamuk ipliği kullanılmaktadır ve kalınlığı 20/1, 16/1 nm. aralığındadır. Bazı dokumaların ise hem atkısında hem
de çözgüsünde keten iplik kullanılmaktadır. Atkıda ve çözgüde kullanılan keten ipliğinin kalınlığı 8, 10, 12, 14 nm. arasında değişir. Dokumalarda kullanılan ipliğin kalınlığına göre atkı tel sayısı 1 cm de 12, 14 veya
16’dır Dokumalarda kullanılan tarağın sıklık veya seyrekliğine göre çözgü tel sayısı 1 cm de 12, 16 veya 20 dir1 (https://www.ci.gov.tr/Files/GeographicalSigns/263.pdf, Erişim Tarihi: 18.10.2019).
Keten dokumalar yörede başörtüsü, iç çamaşırı, yatak örtüsü, divan örtüsü, minder yüzü, yastık yüzü, peştamal, cepken, bel için kuşak, peşkir (Bkz. Fotoğraf 5, 6, 7) ve üç etek olarak kullanılmıştır. Üç eteğin
içine yine ketenden dokunmuş yakası işlemeli göynek giyilmiştir (Bkz. Fotoğraf 8, 9). Yörede keten dokumalar bacağa giyilen ve ayak bileklerine gelen yerleri işlemeli olan “paçalı don” (Bkz. Fotoğraf 10, 11), hem süs olarak kullanılan hem de saçları tutmaya yarayan “nezgep” ve nezgebin çene altından geçen motifler ile süslü parçası olan “yengil” olarak da kullanılmıştır (Bkz. Fotoğraf 12, 13) (Asuman Yılmaz, 12.08.2019 tarihli görüşme).

Akademik çalışmanın tamamı:
https://www.gecekitapligi.com/Webkontrol/uploads/Fck/gsf_5.pdf

“Anadolu’nun ve Sinop’un köylerinde keten, bu tarımına uygun yerlerde yetiştirilmiştir. Ayancık, yaka, nezgep, yengil işlemeleri ile Sinop yöresinde zenginliği ile dikkat çeker. Projelendirip değerlendirme fırsatlarını yakalayan ilçe olarak bu alanda öne geçmiştir. BİLKE “

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

ANADOLU’DA BAŞI KESİLEN VE EFSANELEŞEN KAHRAMANLAR

27.09.2022- Doç. Canser KARDAŞ-DOI: 10.7816/idil-06-39-09 idil, 2017, Cilt 6, Sayı 39, Volume 6,

Issue 39

KESİKBAŞ EFSANESİNİN DEĞİŞİMİ ÜZERİNE BİR
DEĞERLENDİRME: CİZRE ÖRNEĞİ

Kesik bir baş ya da başsız bir gövde şeklinde oluşan anlatılar, başta Anadolu
olmak üzere Ortadoğu, Balkanlar ve Orta Asya’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyanın
türbeleri etrafında hayat bulmuşlardır. Hikâye konu itibari ile hem mesnevi hem de efsanelerde büyük oranda örtüşmektedir.

foto: efsane görselinden alıntıdır

İslamiyet değil Hristiyanlık dini ve daha eski kültürlerde olduğu tespit edilmiştir (Ocak, 2013). Anadolu’da doğrudan adı Kesikbaş olan efsanelerin yanında adı farklı olmasına rağmen Kesikbaş motifli çok sayıda türbeye bağlı efsane oluşmuştur. Bu tür efsanelerle Türkiye’nin hemen hemen her şehrinde
karşılaşmak mümkündür (Kalafat, 2017).

Türkiye’de Kesikbaş motifi, kentlerin İslam orduları tarafından fethini işleyen anlatılarda yoğun bir şekilde karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca Alevi-Şiilerce Hz. Hüseyin’in şehit edilmesi/başının kesilmesi de anlatılarda yoğun olarak işlenmektedir.
Anadolu’da İslamiyet öncesi dönemde de bu motifin yoğun olarak bulunduğu Çayönü kazılarında bulunan kafatası odaları ile Harran’da sabiler döneminde kalma kafatası topluluklarından anlaşılmaktadır (Ocak, 2013: 76-78).
Aynı motifin Hıristiyanlar arasında da yoğun olarak işlendiği bilinmekte ve bunun temelinde de Hz. Yahya’nın başının kesilmesi bulunmaktadır. Bu efsanenin Hristiyanların yanında Müslümanlar arasında da kolay kabul görmesinin temelinde Hz. Yahya’nın Peygamber olarak kabul görmesidir. Aynı motif, Balkanlarda hem Müslümanlar arasında hem de Hıristiyanlar arasında yaygın olarak anlatılara konu
olduğu bilinmektedir (Demir, 2011: 79-81). Ancak Balkanlarda bu motife bağlı olarak
oluşan anlatıların nerdeyse tamamı Müslümanlığın bölgeye gelişi ve bu buna bağlı olarak yaşanılan çarpışmalarla ilgilidir.
Anadolu’da bulunan Kesikbaş hikâyelerinin büyük kısmı İslam adına savaşıp yavaş meydanında kellesinin uçmasına rağmen canını teslim etmeyip kellesini koltuğunun altına alarak savaş kazanılana kadar savaşmaya devam edilmesi şeklinde anlatılmaktadır. Ancak her dönemin ekonomik, sosyal ve kültürel koşullarına bağlı olarak anlatıların önemli oranda değişerek zenginleştiği bilinmektedir. Değişimin
fazla olduğu türler arasında efsaneler en başta yer almaktadır. Günümüzde efsane
türünün genel özellikleri tüm yönleriyle tespit edilmiştir. Efsane ile menkıbe arasındaki ayrım pek çok açıdan belirlenmiş ancak kimi metinlerde ise ayrım tam
anlamıyla yapılamamıştır (Sakaoğlu, 2013: 45).

makalenin tamamı:

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

SİNOP’UN MEŞHUR SEYYİD AİLELERİ

21.09.2022- Ayhan IŞIK- Dr. Öğr. Üyesi, Karabük Üniversitesi

Adanın tepesinde tek başına Seyyid Bilal Türbesi ve camii. En tepedeki de zaviye. Makalenin girişi ile konu hakkında öz bilgi veriyoruz. Sinop’a atanan NAKİB ÜL EŞRAF isimleri makalenin sayfalarından kopyalanmıştır. Tamamına yazının sonundaki link ile ulaşılabilir. (BİLKE)

ÖZ
Sinop Sancağı seyyid ve şeriflerin rağbet ettiği bölgelerden biridir. Ayrıca Sinop Sancağı’nda medfûn Hz. Peygamber’in soyuna mensup Seyyid Bilâl ve Çeçe Sultan bölgenin manevî mimarlarıdır. Zamanla
Alevî ve sünnî toplumun adeta ortak paydası olmuştur.
Makalemizde “Sinop Nakîbü’l-eşrâf Kaymakamlarının Görev ve Etkileri”, “Sinop Ulemâsı: Sinop’ta Görev Yapan Nakîbü’l-eşrâf Kaymakamları ve Müftüler”, “Sinop’un Meşhûr Seyyid Aileleri:
Hz. Peygamber Soyuna Mensup Seyyid Bilâl”, “Sinop’ta Medfûn Seyyid Bilâl Neslinden
Seyyid Mehmed Sâbit Efendi’nin Hayatı ve İlmi Serüveni”, “Sinop-Gerze’deMedf ûn Seyyid Mehmed Çeçe Sultan” ve “Sinop Seyyidlerinin Hüccetleri” başlıkları Meşîhat Arşivi’ndeki Nakîbü’l-eşrâf defterleri,
Sicill-i Ahvâl Dosyaları ve Sinop Şeriyye Sicilleri ekseninde ayrıntılı bir şekilde izah edilecektir. Böylelikle Seyyid İbrahim Bilâl ve Çeçe Sultan’ın seyyidlikleri ile Sinop’taki diğer seyyidler hakkında önemli
bilgiler sunulacaktır.

Makale geliş tarihi: 02.08.2018, Makale kabul tarihi: 26.11.2018
1 Dr. Öğr. Üyesi, Karabük Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi,
Kelam ve İslam Mezhepleri Anabilim Dalı,
ORCID ID: https://orcid.org/0000-0002-7017-2583.

Makalenin tamamı:
 

Etiketler: , , , , , , , ,

PSİKOCOĞRAFYA “monograf”

FOTO KAYNAK :İFSAK BLOG

16.09.2022- Sinem ŞAHİN YEŞİL

Psikocoğrafya ve Bir Şehir Gezgininin Anıları

Giriş
Kent, insanların üzerinde yaşadığı, her gün evlerinden okullarına, iş yerlerine ve oradan tekrar evlerine döndükleri rutin istikametlerle örülmüş, suskun bir mekân değildir. Modern, kapitalist yaşamın dayattığı rutinler, alışkanlıklar, düşünmeden, körcesine yapılan gelgitler kırılmalı, çevrenin farkına varılmalıdır.

Acaba kent bize neler anlatmakta, neleri göstermektedir ve onun içinde yaşayan “Ben”, sürekli soluduğum havanın farkına vardığımda neler hissetmekteyim? Psikocoğrafya işte bu soru ve itirazlardan yola çıkarak
oluşturulmuş bir inceleme alanıdır. Georg Simmel, Henri Lefebvre ya da Michel De Certeau gibi
önemli kent düşünürlerinin hemfikir oldukları bir konu vardır: Modern kent, insanların davranışlarını, alışkanlıklarını, ilişkilerini, giyinişlerini, zihinsel yapıları ve duygusal yönelimlerini güçlü bir şekilde
etkiler. Metropol insanı üzerinde duran Simmel’e göre (2004) bu etkiler, düşünce biçimimizden sosyal ilişkilerimize kadar pek çoko lguyu belirler güçtedir (s.13-19). Bir psikocoğrafyacı olarak kabul
edilen düşünür De Certeau (1984), kente, sakinleri tarafından yazılan bir “metin” olarak bakar ve onun semiotik açılımlarını okumaya çalışır. Ona göre kentin mekânları “yürüyen” insanların sayısız eylemleri
tarafından yaratılan retorik alanlardır (s.92-93).

Durumculara (Situasyonistler) bir zamanlar yakınlığıyla bilinen Henri Lefebvre (1991) ise uzamın zihinsel, fiziksel, sosyal olarak nasıl kurulduğu, tarihsel olarak nasıl koşullandığı ve bunların “gündelik hayat” üzerindeki etkilerini araştıran artsüremli bir uzam teorisi geliştirir.

Tüm bu düşünceler, modern psikocoğrafya için önemli verilerdir. Kentin insan, insanın kent üzerindeki etkisi pek çok araştırmanın, yazının hatta romanın konusu olsa da bunun “psikocoğrafya”
adı altında özel bir bilgi edinme pratiği olarak terimleştirilmesi, 1950’lerde gerçekleşir. İsim babası Guy Debord’un Les Lévres Nues adlı dergide sıkça belirttiği gibi, psikocoğrafya, coğrafya ve psikolojinin
karşılıklı etkileşimini araştırır.

Son zamanlarda duymaya başladığımız mekânın insan üzerindeki etkisini inceleyen bir çalışma ve düşünme yöntemi olan “psikocoğrafya”yı tanıtmak, bu yazının ilk basamağını oluşturuyor.
Bunun için terimin geçmişine, Batı’da modern kent yaşantısının başladığı zamanlara kadar uzanmak gerekmektedir. Nitekim modernleşen kentin sorunlarını, yerlerin, bölgelerin insanlara hissettirdiklerini,
düşündürdüklerini fark etmek ve bunları anlatıya dönüştürmek, psikocoğrafyanın temel meselelerinden biri olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle ilk kısımda yöntemin düşünsel ve tarihsel olarak
beslendiği damarları, günümüzde ve geçmişte ilgilendiği konuları, terimin değişen şartlar altında kendi içinde geçirdiği dönüşümü ve kendilerini “psikocoğrafyacı” olarak nitelendiren kişilerin kimler olduğunu,
savundukları ilkeleri kısaca anlatmaya çalışacağım.
Yazının öncelikli amacı ise psikocoğrafya ile edebiyat arasında bir ilişki kurmaktır. Bu amaçla psikocoğrafi bir okuma denemesinde bulunacağım. Ancak psikocoğrafya, henüz edebi metinlere yönelik bir
eleştirel okuma yöntemi olarak geliştirilmiş değil. Kenti okumaktan ve onu anlatmaktan söz edebilir ya da anlatı mekânlarının karakterler ve okuyucular üzerindeki etkilerini inceleyebiliriz. Ancak yine de psikocoğrafi bir okuma gerçekleştirmiş olur muyuz? Öyleyse bu yöntem doğrultusunda bir okumanın kriterleri neler olmalıdır ki onu diğer kent anlatılarından, anlatılardaki mekân analizlerinden ayırt edebilelim.
Bir başka deyişle psikocoğrafi bir anlatının belirleyici özellikleri neler olmalıdır? Öte yandan metinlere bu doğrultuda bakmak ne işimize yarayacak? Psikocoğrafya, edebiyat metni hakkında bize farklı
olarak ne söyleyebilir? Yazımda bu soruları elimden geldiğince göstermeye çalışacak, örnek metin üzerinden değerlendirmelerde bulunacağım.
Ancak bu yazı, psikocoğrafi okuma üzerine bir ilk denemedir ve elbette yöntem sorunları daha derinlikli incelenmelidir.-Sinem Şahin Yeşil, Monograf-Edebiyat Eleştirisi Dergisi ISSN 2148-3442 …

YAZININ TAMAMININA AŞAĞIDAKİ LİNKTEN ULAŞABİLİRSİNİZ

 

Sinop’ta Köçeklik Geleneği-Berna KURT- Yüksek Lisans Tezi

03.09.2022-BİLKE

Sinop’ta yaşayan bu gelenek, tüm ilçe ve köylerde yaygın değildir. iki üç köy ve akraba bir kaç aile ile sürdürülmektedir. Kastamonu, Bartın, Zonguldak, Bolu, Sinop illerinde yaşatılır. Tezin tamamı okunduğunda detayları bulacaksınız. Halk Dansları dünyada öyle bir seviye kat etmiştir ki, davul zurna ekiplerinin bu standartları yakalaması dileğimizdir. Tezin Sinop ile ilgili bölümü:

T.C. İSTANBUL KÜLTÜR ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ YÜKSEK LİSANS TEZİ- BERNA KURT

Berna KURT

Görüşülen kişiler ve cevapları:
Araştırma için, ikisi İstanbul’da Kadıköy Meydanı’nda, ikisi Sinop’un pazar meydanındaki
bir erkek berberinde, biri de Sinop’un Şerefiye köyündeki bir kahvede olmak üzere toplam
beş görüşme gerçekleştirilmiştir.
Görüşülen kişilerden biri İstanbul’da yaşayan davulcu Ömer Terzi’dir. Terzi’yle İstanbul-
Kadıköy’de Eylül 2006’da düzenlenen Karadenizliler Haftası etkinliklerindeki Sinop gecesinde görüşülmüştür. Gecede, Sinop’un geleneksel köçek ekibinin geleceği söylenmiş ancak organizasyon son anda iptal edilmiştir. Canlı yayın olacağı, çekim yapılacağı için köçek çıkarılması istenmediği söylenmiştir. Ayrıca Terzi’den edinilen bilgiye göre de, son dönemde televizyonda yayınlanan bir klip, içinde oynayan bir köçek bulunduğu için yasaklanmıştır.
Gaziosmanpaşa’da oturan Terzi, davul-zurna-köçek ekibiyle ilgili ayrıntılı bilgi vermiştir.
Mesleğin babadan oğula geçtiğini söyleyen Terzi, köçeklerin yaklaşık 25 yaşına kadar dans
ettiğini, sonra davulculuğa başladıklarını söylemiştir. Bunun nedeni sorulduğunda cevabı:
“Öyle yakıştırılıyor, yaşlı köçek olmaz”dır. Belli bir yaştan sonra dansçılık yeteneğinin düştüğünü eklemiştir.
Sinop’ta pazar kurulduğu günlerden birinde bir berber dükkânında Fazlı Şentürk ve Bülent
Taşlık ile görüşülmüştür. Erfelekli olan ve Kabalı’da oturan Fazlı Şentürk 12-13 yaşında
başladığı köçekliği 20 yaşında askere gidene kadar sürdürmüştür. Baba mesleği olarak
başladığı köçekliği bıraktıktan sonra davul ve zurna çalmaya başlamıştır. Köçekliği neden
bıraktığı sorulduğunda ise şöyle cevap vermiştir: “Yani belli bir yaştan sonra olmuyor…
Şekilsiz oluyor. Küçük olursa köçek daha iyi oluyor”.
Bülent Taşlık, belli bir yaşı geçip de köçekliği sürdüren ender kişilerdendir; 43 yaşındadır.
Görüşmeciler arasında da profesyonel olarak bu mesleği devam ettiren tek kişidir. Sadece bu
işi yapması ve ek iş yapmamasıyla da çoğu köçekten ayrışır. Gerzeli Taşlık, köçeklik mesleği,
köçek dansları, kostümleri…vs. hakkında ayrıntılı bilgi vermiştir.

Taşlık, bu mesleği nasıl bu kadar uzun zamandır sürdürdüğü sorulunca “Köçekliğin ilerledi
mi davula geçiliyor, ben davula geçmedim, devam ettim.” demiştir. Yaş ilerledikçe dans
etmenin zorlaştığını ancak kendisinin devam ettirmek istediğini söylemiştir: “… Benim
yaşımda çoğu yapamıyor figürleri.”
Taşlık’a, köçekliğin neden erken yaşta bırakıldığı sorulduğunda da cevabı: “Bilemiyorum ki;
kimisi bırakıyor, kimisi devam ediyor. Ben devam ettim yani.” olmuştur. Taşlık, “Etek giydiği
için kendisine karşı olumsuz bir tutum geliştiren oluyor mu?” sorusuna “Türkiye’de neredeyse
gitmediğim yer kalmadı, bana hiç böyle bir şey denk gelmedi.” şeklinde cevap vermiştir.

Taşlık’ın İstanbul’da Eminönü Belediyesi’nde çalışan bir oğlu vardır. Kendisine “Burada olsa
ister miydiniz köçeklik yapmasını?” diye sorulduğunda cevabı “hayır” olmuş, bunu da maddi
imkânların kısıtlılığıyla açıklamıştır. İşinden memnun olup olmadığı sorulduğunda ise cevabı:
“…Biz memnun olmasak 43 yaşımıza kadar gelmezdik de; şimdi yeni nesil okuduğu için
yapmak istemiyor” olmuştur.
Sinop’un Şerefiye köyünün kahvesinde görüşülen zurnacı Mustafa Kalyoncu ise görüşülen
kişilerin en yaşlısıdır. Köylerde erkeğin kadın gibi oynamasının doğru karşılanmadığını, bu
yüzden ailelerin çocuklarının köçek olmasına hatta davulcu-zurnacı olmasına bile pek izin
vermediğini söylemiştir. 60’lı yıllarda köçek oynatmanın yasaklandığını söyleyen Kalyoncu,
yine de gizli gizli düğünlere gidildiğini eklemiştir. Köçeklerin hâlâ şehrin sokaklarında çalıp
oynamadığını, gelini salona kadar getirdikten sonra salonun kapısında oynadıklarını
söylemiştir.
Köçekliğin neden belli bir yaştan sonra bırakıldığı sorulduğunda, cevabı “…Belli bir yaştan
sonra yakışmaz” olmuştur. O da kendi çocuğunun bu mesleği seçmesini istemediğini
söylemiş, bunu Bülent Taşlık gibi maddi zorluklarla açıklamış ve yıllardır bu işi yaptığı halde
elinde hiçbir şey kalmadığını eklemiştir.

Uzun bir süredir İstanbul’da yaşayan, Sinop derneklerinde çalışan ve köçeklerle ilgili
araştırma yapan Türkelili avukat Fikret Özdemir’le yapılan görüşmelerin temel ekseni
Kastamonu ve Sinop derneklerinin köçeklere karşı yaklaşımı olmuştur. Özdemir’in
aktardığına göre, Kastamonu dernekleri bu geleneği reddetme eğilimindedir, yavaş yavaş aynı
eğilim Sinop derneklerinde de görülmeye başlanmaktadır. Özdemir, reddetme eğiliminin daha
çok sağ eğilimli ya da memleketlerinden tamamen kopmuş kişilerde olduğunu da belirtmiştir.
Erkeğin etek giymesi kabul edilmediği, bu durum hazmedilmediği için bu geleneğin ekinin bir
unsuru olduğu yadsınmaktadır. 2000’li yılların başlarında Kastamonulu bir milletvekilinin
Kastamonu köçeklerini programa çıkaran bir televizyona telefon açarak bu geleneğin
kendilerine ait olmadığını söylediğini, bunun üzerine kamuoyunda bir tartışma başladığını,
hatta aynı televizyon kanalında bunun üzerine Kastamonuluların katıldığı bir panel
düzenlendiğini söylemiştir. İstanbul’daki bir Sinop derneği başkanının da aynı dönemlerde da
bir Sinoplular gecesinde dans eden köçekleri kovaladığını belirtmiştir. Günümüzde de
özellikle il derneklerinin gecelerinde köçek oynatılmadığını bunun ancak köy
derneklerinkinde olabildiğini belirtmiştir.

https://docplayer.biz.tr/32761647-Kadin-kiyafeti-icindeki-kocek-ve-ailesi-1.html

 

Etiketler: , , , ,

SİNOP HIZIR İLYAS ZAVİYESİ HAKKINDA

07.08.2022-Prof. Dr. Sadullah GÜLTEN

HIZIR-İLYAS ZAVİYELERİ, AYA YORGİ ve BEKTAŞÎLER
Kastamonu sancağına tabi Sinop’taki Hızır-İlyas zaviyesiyse, Anadolu’nun kuzeydeki en uç noktasında İnceburun’da yer almaktaydı. Zaviye muhtemelen Selçuklular zamanında yapılmış, 1259 yılında Trabzon Rum İmparatoru’nun bölgeyi işgali sırasında yıkılmıştı. Buna rağmen zaviye sonradan yeniden inşa edilmişti (Kuru,2001:45).

Sinop’a uğrayan İbn Batuta’nın verdiği bilgilere göre, zaviye etrafında on bir Rum köyünün bulunduğu, Hızır-İlyas makamının hemen yanındaydı. Tekkede misafirlere ve gelip geçen yolculara yemek verilmekteydi. İbn Batuta’nın ziyareti sırasında Hızır-İlyas’a nispet edilen ve rahiplerin oturduğu bir de manastır yer almaktaydı. Burada bulunan su kaynağının başında yapılan duanın makbul olduğuna
inanılmaktadır (İbn Batuta, 2004:442).

Aynı şekilde Menemen’in, Hızırlık Tepesi isimli yerde bulunan kuyunun suyu da sütü gelmeyen kadınlara içirilmekteydi (Yörükân, 2005:99). Sinop’taki bu zaviye 1574 tarihli evkaf defterine Vakf-ı Hızırlık
olarak kaydedilmiştir. Zaviye Boztepe’de bulunmakta olup, vakıf geliri 100 akçeydi(TD 554:104a).

Sinop’taki gibi deniz kenarında inşa edilen Hızır-İlyas isimli bir diğer zaviye ise
Anadolu’nun güneyinde, Alanya sahilindeydi.

Makalenin tamamı:

A.Yaşar SARIKAYA’NIN konu hakkında 15.12.2020 tarihli yazısı:

 

Etiketler: , , , , , , ,

DEDE KORKUT VATİKAN VE DRESTEN NÜSHASI

22.07.2022-BİLKE

Toprağımızın, ormanlarımızın, sularımızın, yer altı ve yer üstü kaynaklarımızın değerini bilerek tam kapasite işletebilseydik. Kendi ürünümüzü kendimiz üretir, ithal eden değil ihraç eden olurduk.

Kültür ve sanat değerlerimizi ne kadar koruduk? Kırsallardaki ahşap evler, ambarlar, kapı tokmakları, ağaç ile yapılan el sanatları, ileride bir yabancının çektiği fotoğraflarla torunlarımızın önene gelmemeli. Bu duyarlılıkla, bir yüksek lisans tezinin bazı bölümlerinin ilginizi çekeceğini düşündük. Elif ÖZKAN ve tez danışmanlarına teşekkürler.

foto: türkedebiyatı.org

DEDE KORKUT KİTABI’NIN VATİKAN NÜSHASININ TARİHÎ ve ETİMOLOJİK SÖZLÜĞÜ
YÜKSEK LİSANS TEZİ Elif ÖZKAN

………………………….

Eserin Ortaya Çıkışı ve Nüshaları

Dede Korkut Kitabı‟nın elde bulunan iki nüshası vardır. Bunlardan biri Dresden ötekisi Vatikan nüshasıdır. Dresden nüshasında on iki, Vatikan nüshasında ise biri eksik olmak üzere toplam altı hikâye bulunmaktadır. Bu nedenle bilimsel çalışma ve incelemeler yapılırken genellikle Dresden nüshası esas alınmıştır. Vatikan nüshası ise pek dikkate alınmamıştır.

Dresden Nüshası: Oğuzlar‟ın sosyal, kültürel, siyasal ve ekonomik faaliyetlerini destansı bir Ģeklilde anlatan Dede Korkut Kitabı‟nın bu nüshası on iki hikâyeden oluşmaktadır. Nüsha, “Almanya‟nın Dresden Ģehri Kral Kütüphanesi‟nde bulunmaktadır. İlk defa gören ve kayda alan Alman araştırıcısı Jacop ReyĢke (1716- 1774)‟dir” (Sakaoğlu, 1998: 7).Fakat, “19. Yüzyılın başlarında aynı kütüphanedeki yazmaları yeniden düzenleyen H. O. Fleischer, bu yazmanın üzerinde yer alan, Osman Paşa‟nın 993/1585 vefat ettiğini gösteren kaydı dikkate alarak eseri 16. Yüzyılın yazmaları arasında göstermiştir” (Sakaoğlu, 1998: 7). Bu nedenle eser Fleischer kataloğunda yer almış ve nüshayı ilk defa bulan olarak H. O. Fleischer kabul edilmiştir.

Fleischer 1831‟de Dresden‟de yayımladığı Catalogus Codicum Manuscriptorum Orientalum Bibliothecae Dresdensis adlı kataloğunda eserle ilgili Bu bilgileri vermektedir: “152 yapraklık Türkçe mecmua, küçük 4˚, nesih yazılı, eski Doğu Türkçesi veya Oğuz şivesi ile yazılmış Kitab-i Dede Korkut‟tur. İç Oğuz ve Taş Oğuz kabilelerinin Muhammed devrindeki maceralarının hikâyeleridir.

Kitabın adı bütün hikâyelerde Korkut adında birinin büyük rolü olmasından ileri gelmektedir. Korkut‟un dindar, akıllı ve Oğuz kabileleri mensupları arasında büyük itibar sahibi olduğu rivayeti ilk araştırmacı Heinrich Friedrich von Diez‟dir. Türkiye‟de yapılan ilk çalışmalar onun elde ettiği bilgiler ışığında gerçekleşmiştir.

Bugün elimizde fotokopisi bulunan Dresden nüshasının dış görünümünü ve çerçevesini Orhan Şaik Gökyay şöyle anlatır: “Dede Korkut kitabının bilinen ilk yazması Dresden Krallık Kütüphanesi, Fleischer külliyatı arasında 86 numaradadır. Bu yazma 153 yapraktır ve Avrupa rakamlarıyla numaralanmıştır. İlk yaprakta kitabın ünvanı Kitâb-ı Dedem Korkut âlâ Lisan-ı Taife-i Oğuzan diye verilmiştir. Pek güzel olmayan bir nesihle yazılmış olup sayfada 13 satır vardır. Pek az yerde konmuş olanlar bir yana, kitap baştanbaşa harekesizdir. Birçok yaprakta lekeler vardır. Gerek hikâyelerin başlıkları gerekse manzum parçalar ayrılmaksızın, bütün kitap düz-ara yazılmıştır. Yalnız hikâye başlıklarının yazısı ve tek tük kelimeler belli olacak denli büyük ve koyu yazıyladır. Boydan boya satırların içine serpilmiş iri noktaların gelişigüzel konduğu ve metnin okunuşunda bunların yararı olmadığı görülür” (Gökyay,2007: 643).

Sözlükten AYA kelimesini okurlar için seçtik. Kelimelerin diller arası etkileşim ve geçişlerine rastlarız. Ayasofya Aya irini, Ayandon isimlerinde Rumca olarak kullanıldığını sözlükler kaydeder.

Aya, sapanın taş konan yeri a.-sına 85b-3, 85b-6

“Çoban sapanınun ayasına ṭaş ḳodı atdı.”

aya DLT ata: avuç içi, aya, 2006: 53; Gülensoy KBS

aya < ET. aya (Uyg.); OT. aya (DLT)

*hāya (T. Tekin.), 2011: 91.

Çalışmanın tamamı:

 

Etiketler: , , , , , , ,