RSS

OF’LU ALİ ÇAVUŞ BAĞIRIR “ER KİŞİ NİYETİNE”

18.03.2024- Emekli Kurmay Albay Ali Maralcan- Çanakkale Zaferi adlı makalesi

“Kirte muharebeleri sırasında bölükler arka siperlerde hücum sıralarını beklemektedirler. Ön siperdekiler ileri fırlamış boğuşuyorlar.Bir gerideki siperde isimsiz bir yüzbaşı hücum için emir bekliyor.Bütün askerler süngü takmış  siperden fırlamak için bekliyordu. Sinirler gergin… Bütün dudaklar kıpır kıpır  dualar okuyor, kelime-i Şahadet getiriyor.Süre uzuyor.Yüzbaşı erlere sesleniyor.

‘´Yavrularım… Aslanlarım… Biraz sonra Cenab-ı Rabbül Alemin huzuruna varacağız. Abdestsiz gitmeyelim… Haydi! Tüfeklerimizin kabzalarına ellerimizi sürüp, hep beraber teyemmüm edelim”.Teyemmüm edilir. Bekleme devam etmektedir. Biraz sonra Yüzbaşı ‘´Çocuklarım… Sanıyorum biraz daha bekleyeceğiz… Önümüzde biraz daha zaman var. İleride arkadaşlarımız şehit oluyor. Hem onlar için, hem de vakit varken kendi cenaze namazımızı kendimiz kılalım… Kâbe karsımızda…´´

Arkadan Of´ lu Ali Çavuş bağırır…´´Er kişi niyetine…´´ O gün yapılan hücumda, kendi cenaze namazını kılan pek az kişi sağ kalabilmişti onlar Allah´a verdikleri sözü tuttular.

DİDAR HANIM

18 Mart Deniz harekatında üstün basarılar gösteren Hasan- Mevsuf Batarya Komutanı yüzbaşı Hasan Bey´in kızı dünyaya gelir.İstanbul´dan Çanakkale Müstahkem mevkii komutanlığına telgraf çekilir.Telgrafı alan Cevdet Paşa atı ile bataryaya gelir.´Evladım Hasan, kızın dünyaya geldi,Allah bağışlasın,izinlisin” der. Yüzbaşı Hasan Bey´in cevabı: “Komutanım, vatan daha mukaddes, gidemem. İsmini Didar (göz bebeği, sevgili Özlem) koysunlar.´´

O gece bütün batarya düşman gemilerinden atılan toplarla şehit olur. Hasan Bey vatan müdafaasını daha mukaddes bilerek kız evladı Didar´ı hiç görmemiştir.”

 

Etiketler: , , , , , , ,

BİZANS KRALİÇESİ ÇİÇEK

17.03.2024-Nuray BİLGİLİ

Bizans Kraliçesi, Hazar Türkü Çiçek 705–711.
“Çiçek” ismi Türkçedir ve Hazar Türkleri bu ismi çok kullanır.
Sonradan Vaftiz edilerek Hıristiyan olan ve Bizans Kraliçesi olarak İrene adını alan Hazar Kağanı Bihar’ın kızı olan Çiçek, 750 tarihinde bir erkek çocuk doğurur. Adı Leo olan bu çocuk, tarih boyunca Hazarlı Leo olarak anılacaktır.

Bizanlıların “Tzitzak” olarak telaffuz ettikleri Çiçek, düğününde, bir erkek kaftanı giymiştir. Onun bu giyim tarzı Bizanslılar arasında “Tzitzakion” isimli bir moda akımı başlatmıştır. Muhtemelen Orta Asya ve Hazar Türklerinin giydiği Kaftan, sonradan Bizans sarayının en favori giysisi haline gelmiştir. -Nuray Bilgili.

BİZANS İMPARATORİÇESİ: TÜRK ÇİÇEK HATUN-Kaynak : Tarih Boyunca Türk Kadını. Ed. Bedrettin Dalan, Yeditepe Üniversitesi Yayınevi.

Hazar Kağanı Bihar’ın kızı Çiçek Hatun, 732-750 yılları arasında Bizans Prensi V. Konstantinos ile evlenerek Bizans imparatorluğu’na gelin olarak saklanan bir Türk prensesidir. Bizans İmparatorluğu’nda vaftiz olan Hıristiyan olan Çiçek Hatun daha sonraları İrini/İrine’yi almıştır. V. Konstantinos’un imparatoru olduktan sonra Çiçek Hatun imparatoriçe olmuş ve Bizans – Hazar arasında ittifak sağlayarak Arap akınlarına karşı birleştirici bir güç olmuştur.

Nitekim Hazarlarda el sanatları gelişmiştir ve prenses Çiçek’in çeyiz olarak götürdüğü ev eşyası, elbise, altın ve gümüş kupalar Bizans’ta hayranlık uyandırmıştır. Hazar prensesi Çiçek Hatun’un Bizans sarayına gelinirken giydiği kaftana benzer elbiseler moda olmuş ve daha sonraları tören kıyafetlerine “tzitzakion/çiçekion” adının dürüstne yol açmıştır. Çiçek Hatun tek çocuğu olan Bizans prensi Leo’yu doğururken hayatını kaybetmiştir. 775 yılında IV. Leo, Bizans İmparatoru olmuş ve Hazar IV. Leo olarak anılmıştır.

BİLKE YORUM: Kültürler, gezginler gibidir, topluluklar arasında dolaşır dururlar. Göç, kız alıp vermeler, sermaye ve yönetim gücü……. daha bir çok nedenlerle coğrafyadan coğrafyaya yayılırlar. Kraliçe Çiçek kaftanı taşımıştır, gurbetçilerimiz de Avrupa’ya döneri. Kafkas Halk Dansları, göçle Anadolu’ya gelmiş, zarif figürleri, gösterişli kostümü ile beğenil kazanarak yaşatılmıştır. Doğunun halayları, davul- zurna ile uyumla sergilenen ayak figürleri; kaşık oyunlarının hareketliliği, zeybek başlığının zenginliği, duruştaki asaleti yurdumuzun zenginliğidir. Sanata ve kültürüne bilim ışığında sahip çıkan uluslar, özgürlük ve uygarlık yolundadır.

 
Yorum yapın

Yazan: 17 Mart 2024 in Genel Kültür

 

Etiketler: , , , , , , , ,

FİZİKTEKİ TEMEL BÜYÜKLÜKLER: EVRENİN DUYGUSAL PUSULASI

15.03.2024- Prof. Dr. Cem Cüneyt ERSANLI -Sinop Pusulası Köşe Yazısı

Evren, sonsuz bir hikâye anlatıcısıdır ve bu hikâye, fizikteki temel büyüklüklerin anlam dolu bir yolculuğunu içerir. Bilim, teknoloji, ticaret ve mühendislik alanlarındaki talepler üzerine 1960 yılında Paris’te düzenlenen “Ağırlıklar ve Ölçümler” konferansında, Uluslararası Birim Sistemi tanıtılarak buna resmi bir statü eklendi. İşte bu kapsamda; uzunluk, kütle, zaman, akım şiddeti, sıcaklık, ışık şiddeti ve madde miktarı olmak üzere fizikte yedi tane temel büyüklük belirlendi. Şimdi bu temel büyüklüklerin neler olduğunu gelin hep birlikte evrenin duygusal pusulasıyla ele alalım.

Uzunluk, evrenin sonsuzluğunu ölçen bir cetveldir; her bir mesafe, bir hikâyenin başlangıcıdır.”

Fizikte sadece temel bir büyüklük olmanın ötesinde, uzunluk yaşamın kendisinin bir yansımasıdır. Uzunluk, sadece bedensel bir boyut değil, aynı zamanda zamanın ve anıların izini süren bir iz düşümdür. Bir çocuğun ilk adımlarıyla başlar uzunluk. Küçük ayaklar, büyük bir dünyayı keşfetmeye açılır. Her adım, bir öncekine uzanan bir geçmişi temsil eder. Uzunluk, geçmişin ve geleceğin bir bağlantısıdır; bir hikâyenin başlangıcı, bir maceranın izidir. Uzunluk, bazen zamanın acımasız yüzünü de yansıtabilir. Bir ayrılık, bir veda, bir bekleyiş… Tüm bu durumlar, uzunluğun hissedilen bir derinliğini taşır. Belki de zamanın ne kadar uzun hissedebileceğini sadece kalpten gelen hislerle anlayabiliriz. Belki de en anlamlı uzunluk, sevdiklerimizle geçirdiğimiz zamanın uzunluğudur.

Kütle, maddenin taşıdığı bir yük değil, aynı zamanda insanın duygusal derinliklerini de yansıtan bir aynadır.”

Kütle, bir cismin içindeki atomların, moleküllerin ve parçacıkların toplam miktarını temsil eder. Kütle, hayatın her anında bize eşlik eder. Bebeklikten yaşlılığa kadar, büyüme sürecimizdeki değişimleri kütlede buluruz. Bu, sadece fiziksel bir büyüme değil, aynı zamanda yaşamın içsel bir evrimidir. Bir şeyin kütle kaybetmesi, bazen duygusal bir hüznü beraberinde getirir; ancak aynı zamanda, bir şeyin kütle kazanması, yeni başlangıçları ve büyümeyi simgeler. Kütle, yaşamın sonsuz döngüsünün bir parçasıdır ve bu döngüde duygusal anlamlar bulur.

Zaman, geçmişin yükünü taşırken geleceğin umutlarını da barındırır; her bir an, bir sonsuzluğun parçasıdır.”

Doğarız, büyürüz, yaşlanırız, ancak zamanın ne kadar hızlı geçtiğini fark edemeyiz. Bir an zamanın kollarında kayboluruz. Bazen zamanın acımasız bir öğretmen olduğunu da düşünürüz. Geçmiş hatalar, gelecekteki kararlar üzerinde bir gölge gibi durur. Ancak aynı zamanda, zamanın iyileştirici bir güç olduğunu da unutmamalıyız. Zaman, yaraları sarar, öğretilerle dolu bir ömür bırakır ardında. Bir gün geri dönüp baktığımızda, zamanın hikâyelerini görebiliriz. Belki de bu nedenle, zamanın derinliklerinde kaybolmak yerine, her anın kıymetini bilmeli, sevdiklerimize zaman ayırmalıyız. Zaman, yaşamın en değerli hazinesidir ve duygu dolu bir yaşamın da anahtarıdır.

Akım şiddeti, elektronların çığlığına karışan evrenin ezgilerini taşır; bir enerji akışının melodisidir.”

Akım şiddeti, elektrik yüklerinin dans ettiği evrenin görünmez bir melodisi gibidir. Lambaların parıltısı, elektrikli araçların sessiz ilerleyişi… Hepsi, akım şiddetinin birer yansımasıdır. Bu akış, sadece teknolojinin gelişimini değil, aynı zamanda insanlığın da evrimsel bir adımını temsil eder. İnsanlar arasındaki bağlar, elektrik devrelerinin birleşim noktalarına benzer. İki insan arasındaki etkileşim, bir elektronun bir yükten diğerine geçişi gibi bir enerji akışını içerir. Elektriğin bir ampulü aydınlatması gibi, duygular da insanın içinde bir ışık kaynağıdır. Belki de en önemlisi, bu akımın insan hayatında bir yankı bırakmasıdır.

Her bir sıcaklık, bir duygunun izini taşır; her bir ısı, bir anın sonsuzluğunu yansıtır.”

Her mevsimin kendi sıcaklığı vardır; ilkbaharın hafif esintisi, yazın kavurucu sıcağı, sonbaharın hüzün dolu serinliği ve kışın beyaz örtüsü altında gizlenmiş soğuk. Bu sıcaklık değişimleri, doğanın yaşam döngüsünü ritmik bir dansa dönüştürür. Sıcaklık, mevsimlerin müziğini çalan bir orkestra şefi gibidir, her bir notayı titizlikle belirler. Fizikte sıcaklık, moleküler düzeyde titreşen parçacıkların enerji seviyelerini belirtir. Ancak bu soyut terim, günlük yaşamımızda anlam kazanır. Bir yaz günü güneşin sıcağından keyif alırken, kışın soğuk rüzgarları arasında sıkıca sarılırız. Sıcaklık, yaşamın renk paletini oluşturan bir fırça gibi, her anı renklendirir. Belki de en önemlisi, sıcaklık insanlığın dayanışma duygusunu etkiler.

Işık şiddeti, duyguların renkli paletini resmeden evrenin sanat eseridir.”

Güneşin sıcak ışıkları cildimize değdiğinde, yağmurla birleşen gökkuşağının renk cümbüşü, ışığın gizemine dair anlamı derinleştirir. Güneşin doğuşu, yeni bir umudu; gün batımı, bir vedanın hüznünü simgeler. Bu doğal ışık oyunları, insanların iç dünyasında duygu fırtınalarını tetikler. Belki de bu yüzden, ressamlar ve şairler, ışığın çeşitli tonları arasında dolaşıp duygu dolu eserler ortaya koyarlar. Işığın şiddeti, sadece evrenin yasalarını değil, aynı zamanda insanlığın duygusal manevralarını da yönlendirir. Bu yüzden, hayatın karmaşıklığında, ışığın izini sürmek, içsel bir keşfe davet eder.

Her zerrenin bir önemi vardır; madde miktarı, evrenin her bir köşesine bir anlam yükler.”

Madde miktarı, atomik düzeydeki parçacıkların toplam sayısını ifade eder; ancak bu terim, yaşamın anlamını ve insan deneyimini de şekillendirir. Madde miktarı, günlük yaşamımızın içinde sessizce var olan bir gerçekliktir. Bir kahve fincanının içindeki kahve tanecikleri, bir bahçenin toprak miktarı veya atmosferdeki gazların miktarı… Hepsi, madde miktarının çeşitli yönlerini temsil eder. İnsanlar arasındaki bağlar, duygusal madde miktarının bir yansımasıdır. Bir ailede paylaşılan anılar, bir arkadaşlıkta hissedilen samimiyet; hepsi, insan ilişkilerindeki madde miktarının birer örneğidir. Bu madde, sevgi, güven ve anlayışın dokusunu oluşturur. Her bir parçacığın, her bir duygunun ve her bir düşüncenin arkasında bir miktar madde vardır. Bu madde miktarı, evrenin ve insanlığın dokusunu birleştiren görünmez bir iplik gibidir. Bu iplik, sadece fiziksel bir ölçüm değil, aynı zamanda insanlığın hikâyesinin özüdür.

Fizikteki bu temel büyüklüklerden her biri, evrenin karmaşıklığına katkıda bulunur ve kendi benzersiz hikâyesini anlatır. Bu hikâyeler, sadece evrenin yasalarını değil, aynı zamanda insan duygularını, ilişkilerini ve anlam arayışını da içerir. Bu temel büyüklükler, evrenin dokusundaki her bir ipliği birleştirir; insanın bilgiye, duygulara ve evrenin gizemine açılan kapıları aralar.

Kalın sağlıcakla.

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

KALDIM SIFIR NOKTASINDA

13.03.2024- Ayşe Yaşar SARIKAYA

Etkisiz ve yetkisizce bir noktada çakılıp kalır mı insan?

Dört yıl önce, uzak bir köyde evi tamamen yanan aileye ev eşyası götürmüştük. İşimiz bitince, oraya yakın köylerde eğitim desteği verdiğimiz öğrencilerimizi de ziyaret ettik. Bir yıl önce, Köy Atölyesi Etkinliğimizde cıvıl, cıvıl pırıl, pırıl olan kızımızı, aşırı kilo almış ve yaşam enerjisi sönmüş gördük.

Aileye halı sözüm vardı. Halımızı ve diğer ev eşyalarını birlikte eve taşıdık. Evlerinin arkadan görüntüsünü aldım. Yan tarafta inşaat halinde yeni ev yapıyorlardı. Paraya ihtiyaçları vardı.

Öğrenci, “size özel bir şey anlatmam gerek” dedi.

“Hocam kanser oldum, benim 3 böbreğim varmış. Doktor birini ameliyatla alacak. İlaç tedavisi verdi, ilaçlar kilo aldırdı”

Kız, lise birinci sınıf öğrencisi, henüz çocuk, kıyamam. Şaşırdım, başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Boğazım düğüm oldu, bir güç gittikçe artarak sıkıyor da sıkıyor boğazımı.

” Kızım, doktor ve hastane adını verebilir misin? Ben de görüşür, detayları öğrenirim” dedim.

Birden panik oldu;

” Doktor adını veremem, kimseye adımı vermeyin” dedi. Doktor akrabamız, özel hastanede parasız yapacak, çok iyiliksever.”

“Kızım yakın akraban mı, bu köyden mi? Tahlillerini görebilir miyim? Onları tanıdık doktorlara gösteririm yavrum” dedim. Akraba olmadığı açıkça anlaşılıyordu.

Israrla” hocam, doktorumuz çok iyi, benim için çok uğraştı adını veremem” dedi.

Anne ve baba ile ayrıca görüştüm, onlar da takılmış plak gibi aynısını söylediler. Hiç birini ikna edemedim ve döndük. Kafam karmakarışıktı. Eşi üroloji profesörü olan eğitim gönüllümüzü aradım. Her hastanede böbrek alınamaz, Hastane adını öğrenelim dedi. Öğrenciyi aradım açmadı. Babayı aradım açmadı. Yılmadım, günlerce aradım, açmadılar. Elim kolum bağlı kalakaldım sıfır noktasında. Hangi adımı atarsam, aileye dokunacaktı. Olumsuzluklar ard arda gelecekti.

Aydınlanma kırsallara ulaşmadıkça, yüzümüz gülmeyecek. En uzak köylerde okul açılmadıkça eğitim dengesi sağlanmayacak.

Güçlüyü daha güçlü, zengini daha zengin, zayıfı daha zayıf, fakiri daha fakir yapan sistem, yerini Köy Enstitüsü Modelini çağa uyarladığımız EĞİTİM SEFERBERLİĞİNE bıraksın diliyoruz. İstiyor ve bekliyoruz.

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

ENERJİ, KÜTLE VE AŞK

10.03.2024- Prof. Dr. Cem Cüneyt ERSANLI

(10.02.2024-Sinop Pusulası Gazetesi Köşe Yazısı)

Sevgililer Günü kapıda ve birçoğumuz kalplerimizin ritmini daha hızlı hissettiğimiz bu özel günü iple çekiyoruz. Ancak bu yıl, sıradan romantik kutlamalara bilimsel bir dokunuş katmaya ne dersiniz? Sevgililer Gününü, fiziksel dünyanın tarafsız gözüyle ele alalım ve aşkın gizemli formülünü Enerji, Kütle ve Aşk olarak çözelim.

Fizik formülle açıklanabilir, ancak aşkın ölçüsü kalpte saklıdır.”

Aşk ve fizik, başta birbirinden farklı iki kavram gibi görünmesine rağmen, derinlere indikçe aralarında benzerlikler anlam dolu bağlar bulabiliriz. Her ikisi de evrenin temel prensiplerine tabidir. Aşk, insan ilişkilerini ve duygusal bağları içeren karmaşık bir kavramdır. Fizik ise evrenin doğasını anlamak için kullanılan bir bilim dalıdır ve soyut kavramları barındırır.

Beyin ve beden kimyasını incelediğimizde, aşkın belki de fiziksel bir temeli olup olmadığını merak edebiliriz. Beyindeki kimyasal maddeler, özellikle serotonin, dopamin ve oksitosin gibi hormonlar, âşık olduğumuzda ortaya çıkan duygusal durumları etkiler. Fizikteki çekim kuvvetleri ve etkileşimlere benzer şekilde, aşk da insanları birbirine çeken ve etkileşime geçiren bir süreçtir. Bu etkileşim, duygusal bağları güçlendirebileceği gibi zayıflatabilir de. Aşkın dinamikleri, termodinamik prensiplere benzerlik gösterir. İlişkilerde zaman içinde enerji transferi ve değişim yaşanabilir. Bu değişimler ilişkinin sürdürülebilirliğini etkileyebilir ve aşk, belirli bir denge durumuna ulaşabilir.

Bu anlamlı ve güzel günde, kalbimizin atışını sadece duygusal bir coşkuyla değil, aynı zamanda evrenin derinliklerinde dolaşan fiziksel bir enerji de hissedelim. Aşkın sadece romantizmle sınırlı olmadığını, evrenin dokusuna entegre bir güç olduğunu da düşünerek, bu özel günü daha anlamlı ve bilimsel bir yaklaşımla kutlayalım.

Enerji: Kalp Atışlarının Derin Gücü

Kalp atışlarımız, duygu dünyamızın müstesna kaynağı gibi gelir bize. Kalbimiz, bu muazzam mekanizmanın merkezinde yer alır ve her atışında enerji üretimini hızlandırarak duygusal coşkuyu canlandırır. Enerji, ilişkilerimizin özünü oluşturur ve Sevgililer Günü, bu enerjinin yoğun bir şekilde yaşandığı anı temsil eder. Bir gülümseme, bir dokunuş veya bir bakış, enerjinin farklı ve büyülü formlarını yansıtır. Sevgili ile geçirilen zaman, enerjinin yoğunluğunu artırır ve aşkın enerjisini zirveye taşıyabilir.

İki kişi arasındaki çekim, adeta fizikteki çekim yasalarının romantik bir dansıdır. Bu çekim, bir enerji alanının varlığını bize müjdeleyen bir işarettir. Coulomb yasası, iki noktasal yük arasındaki elektrostatik kuvveti inceler ve iki kişi arasındaki çekim kuvveti, derin duygusal bağın bir yansımasıdır. Sevgililer Günü, bu çekimin en üst seviyeye ulaştığı, aşkın derinliğini ve gücünü belirleyen özel bir gün olarak kabul edilebilir. Bu çekim, ilişkinin dokusunu oluşturur ve Sevgililer Günü, enerji dönüşümünün ve çekim kuvvetinin ön planda olduğu bir zaman dilimini simgeler.

Çekim kuvveti evreni bir arada tutar, aşk ise kalpleri birleştirir.”

Enerji, sadece romantik ilişkilerde değil, tüm ilişkilerde de bir etken olarak belirir; aile bağları, dostluklar ve iş ilişkileri de enerjiyle dolup taşar. Bu ilişkilerdeki enerji, güven, saygı ve sevgi gibi duygusal bileşenlerle şekillenir. Sevgililer Günü, bu enerjinin farklı yönlerini düşünmek ve kutlamak için özel bir fırsat sunar.

Termodinamikteki ısı transferi, enerjinin akışını sembolize eder. Aşk da bir enerji formu olduğuna göre, romantik bir birlikteliğin duygusal enerji transferine neden olduğunu düşünmek oldukça mümkündür. Gülümseme, dokunuş ve paylaşılan anı, bu enerji transferinin güzellikleriyle doludur. İki kişi arasında uyum varsa, sıcaklık yükselir ve enerji transferi daha da güçlenir. Ancak termal denge bozulduğunda, soğuma yaşanabilir ve ilişkisel enerji kaybı hissedilebilir. Termodinamik yasaları, enerjinin her zaman korunduğunu vurgular. Aşkın da bir enerji türü olduğunu düşündüğümüzde, ilişkilerdeki enerjinin sadece korunmakla kalmayıp aynı zamanda dönüştüğünü de görebiliriz. Bir çift arasındaki romantik enerjinin, zaman içinde nasıl evrildiğini ve dönüştüğünü anlamak, termodinamik bir bakış açısından ilişki dinamiklerini değerlendirmek anlamına gelir. Termodinamikte bir sistemin farklı fazlardan geçtiği durumlar vardır. Aşk da bir ilişkinin farklı evrelerini ifade edebilir; başlangıçta tutkulu ve enerji dolu bir birliktelik, gaz fazına benzer. Daha sonra, ilişki ve enerji yoğunluğu değiştikçe, sıvı veya katı fazlara benzer bir istikrar kazanabilir.

Sevgililer Günü, kalplerin ritmini yakalamak ve aşkın enerjisini gökyüzüne salmak için bir fırsattır.”

Kütle ve Aşk: Anıların Yükü ve Fiziksel Bağların Büyülü Dansı

İlişkilerimiz, birbirinden değerli anılar ve unutulmaz deneyimlerle şekillenir. Bu anılar, ilişkilerimizin kütlelerini oluşturur ve her biri, duygusal bağlarımızın ağırlığını belirler. Fizikte karşılaştığımız kütle kavramını bu ilişkisel dünyaya uygulamak, duygusal bağlarımızın derinliklerine inmemize ve onların muazzam ağırlığını kavramamıza yardımcı olabilir. Her anı, sanki bir kütle gibidir ve bu kütle, ilişkimizin omurgasını oluşturarak dengede kalmasını sağlar. Sevgililer arasındaki bu kütle, birbirlerine olan bağlılıklarını ve birlikte yaşadıkları anıların yükünü taşır. İlk buluşmanın heyecanı, evlenme teklifinin romantizmi, çocuğun doğumundaki sevinç; bu anılar, ilişkinin kütle merkezini belirleyen ve zaman içinde bir çiftin birbirine olan bağlılığını güçlendiren kilometre taşları gibidir. Zorluklar, çatışmalar ve yaşanan zor anlar, ilişkinin kütle merkezini etkiler. Ancak bu zorluklar, çiftin birlikte yaşadığı anıların ağırlığıyla dengelenir.

Kalplerimizin ritmi, gökyüzündeki yıldızların melodisiyle buluştuğunda, aşkın büyülü enerji dönüşümü başlar.”

Enerji, aşkın güçlü itici motorudur ve romantizmin büyülü patlaması gibi hissedilebilir. Kalp atışları, bu enerjinin ritmi gibidir, her atış aşkın gücünü yansıtan bir enerji dalgası olarak düşünülebilir. Fizikteki enerji korunumu ilkesi, aşk enerjisinin kaybolmadığını, sadece dönüştüğünü düşündürür.

Sonuç olarak, “Sevgililer Günü İçin Fiziğin Formülü: Enerji, Kütle ve Aşk” başlıklı yazımızla, aşkın bu büyülü birlikteliğinin özel anlarını siz değerli okuyucularımızla paylaşmaya çalıştık. Sevgililer Günü, romantizmin yanı sıra bu anların ve bağların kutlandığı, aşkın fiziksel ve duygusal boyutlarının muazzam bir buluşma noktasıdır. Ancak unutmamamız gereken şey, bu sadece bir benzetme olup insan ilişkilerinin aynı zamanda duygusal, psikolojik ve sosyal faktörlerle de yoğrulmuş bir gerçeklik olduğudur. Tüm sevenlere mutlulukların ve güzelliklerin en üst düzeyde bir Sevgililer Günü diliyorum.

BİLKE YORUM: Sevgililer günü geçse de, sevgiler bitmez. Çünkü aşk, varoluşun yapısında vardır. Fizik profesörü gözüyle, aşkın yorumlandığı bu yazıyı okumanızı öneriyoruz. Teşekkürler Sayın ERSANLI.

 
Yorum yapın

Yazan: 10 Mart 2024 in Uncategorized

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

AH 8 MART!

08.03.2024-A.Yaşar SARIKAYA

Selam olsun sırtında dünyayı taşıyan kadına !

Selam olsun göğün yarısına.

Selam olsun kavganın gülen yüzüne.

Selam olsun…

Gül olana gül kokana.

Zalime zulme siper olana

Kadına “Emekçi kadınlara”

Selam olsun…!

Ahmed ARİF

Yıllar önce işçi kadınların haklarını alma mücadelesi, bu gün “GÜN KUTLAMA” etkinliğine dönüştü. BİLKE- 2004- YILIN KADINI seçilen Nesime ÖZCÜ ile konuya başlamak istiyorum.

Nesime Özcü’nün kızı tanıştırdı bizi annesiyle. Yatılı Bölge Okulundan Sarı Saltuk Anadolu Lisesini kazanan kızımızı, okul idarecileri yardımıyla bulduk. Kızımızı köyünde ziyaret edelim dedik.

Derneğimize hediye edilen Geç Odası Takımını da götürmek istiyorduk. Dikmen uzak, nasıl götüreceğiz diye düşünürken, öğrencim Camcı İsmail KAYA ile karşılaştık. “Ben götürürüm öğretmenim” dedi. Nesime Özcü, günün 24 saatine sıkıştırdığı iş yoğunluğu ile bizi şaşkına çevirmişti.

SÜTLEK GÜNÜ etkinliğinde aile ile birlikte

Bir başkasının 30 keçisine bakıyorlardı. Bir senede yavruların yarısını almak koşuluyla. O gün bu gün derken, yavrular büyüdü, artık kendi hayvanlarına bakıyorlar. Özel Eğitim Alt Sınıf öğrencisi oğlu ve tarlaya, bahçeye, ormana koşan eşi ile yaşamlarını sürdürüyorlar. Bir kadının, sırtında bu kadar yükü nasıl taşıdığı biz düşündürse de, taşıyor ve de taşıyacaktı Nesime.

Nesime Özcü’nün kızı bu sene mühendis olarak mezun oluyor. KPSS’de kendisine başarılar diliyorum. Nesime ÖZCÜ seni de emekçi kadın kimliğinle kutluyorum.

Tüm üreten, çalışkan kadınlarımıza saygıyla, KADINLAR GÜNÜ KUTLU OLSUN.

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

YAŞAYAN DİLLERE AİT EN ESKİ YAZILI BELGELERİN TARİHLERİ

07.03.2024- Özhan ÇAKICI – Etimoloji- Sözcüklerin ve Deyimlerin Kökeni Grup MODERATÖRÜ

Bir dilin ilk yazısı hangisidir, hangi tarihten itibaren o dilin ismi konulmuştur, bunlar epey tartışmalı konular. Bununla birlikte bize yol göstermesi için şu an yaşayan dillerin, üzerinde uzlaşılmış, kesin olarak bilinen en eski belgelerinin bir listesini yaptım. Böylece grupta tartışılan en eski yazı konuları için bir temel olabileceğini düşünüyorum.
Unutmamamız gereken bir nokta da bu yazıların hiçbiri varolan dillerin bugünkü konuşma ve yazı hali ile rahatça okunabilir değildir. Okunmaları için ekstra uzmanlık ve bilgi gerektirmektedir.
1- Çince……….. Kehanet Kemikleri. M.Ö 1250
2- Hintçe ……..Rigveda M.Ö 1200
3-Yunanca……Miken Linear B yazısı M.Ö 1200
4-İbranice…….Khirbet Qeiyafa ostrakonu M.Ö 1000 civarı
5-Latince………Praeneste Fibula M.Ö 7 yy
6-Farsça……….Behistun yazıtı M.Ö 525
7-Tamilce…….Tholkkaapiyam M.Ö 350
8-Aramice…….Crpentas Steli M.Ö 4 yy
9-Ermenice….Kutsal Kitap Çevirisi M.S. 5yy
10-Gürcüce…Kraliçe Aziz Şuşanik’in Şehitliği M.S 432
11-Arapça….. Zabad Yazıtı M.S 512
12 İngilizce….Caedmon’un İlahisi . M.S. 658
13 Japonca…..Kojiki. M.S. 712
14 Türkçe…..Orhun yazıtları M.S. 21 Ağustos 732
15 Franszıca…Strazburg Yeminleri . M.S. 14 Şubat 842
16 Bulgarca…. ( ilk kiril ile yazılan yazı) M.S 921
17 Korece…….Hyangga M.S.900 civarı
18 Rusça………Novgorod Kodeksi M.S.999
19 İspanyolca..Nodicia de kesos M.S 975

BİLKE YORUM: Bu değerli çalışma için Sayın Ö. ÇAKICI’YA çok teşekkür ediyoruz. Dünya genelinde dillerin ortaya çıkışı, yayılışı ve etkileşimleri konusu, en zor bilimsel çalışmalar arasındadır. Bulunan belgelerin tarihsel sıralaması günümüze ışık tutmaktadır. Eskiye dönük, yeni aydınlatıcı belgelerin bulunması tarihin gizemlerini aydınlatacaktır. Bir de 6. yy tarihlendirilen Çoyr Yazıtı vardır. Bilim insanları arasında net değildir diyenler vardır.

ÇOYR YAZITINDA NE YAZIYOR: Çoyr Yazıtı, Çöyr Yazıtı ya da Çoyren Bengi Taşı, İkinci Göktürk Kağanlığı dönemi, 7. yüzyılda (687 yılı) 6 dizelik bir bengi taş olarak dikilmiş şimdiye dek bulunan en eski Türk yazıtıdır. Yazıtın içeriği ise atlarını ve davarlarını (yani mal-mülklerini) bırakıp ayrılan (yani ölen) Tun Bilgä ve Tun Yägän Ärkin’in geride kalanlara İlteriş Kağan’ın kağanlığını tanımak suretiyle mutluluk içinde yaşayacaklarını öğütlemesinden ibarettir. (1)

Çoyr Yazıtı, Moğolistan’ın Damagovi köyü’nün Çöyr demiryolu istasyonundan 15 kilometre kuzey-doğu yönünde, Urga-Kalgan yolunun doğusunda, Sansar-Ula dağının güney eteklerinde kurgan yerinde 1928′den önce Jamtsarano Tseeveen ve Sensüren tarafından bulunmuştur. Yazıt 1929 yılında bulunduğu konumdan alınarak Moğolistan’ın başkenti Ulan Batur’a getirilmiş, Moğolistan Halk Cumhuriyeti Merkezî Devlet Müzesi’nde korunmaya alınmıştır. 1995‘den beridir ise Ulan Batur’da bulunan Moğolistan Milli Tarih Müzesi’nde bulunmaktadır. [2]

  • [1] ATA, A. (2011) ORHUN TÜRKÇESİ. Anadolu Üniversitesi
  • [2] ÖZÖNDER, S. B. (2006). ÇÖYR YAZITI. Modern Türklük Araştırmaları Dergisi, Ankara Üniversitesi

Eski yazıtlar için kaynak:

https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/1558236?fbclid=IwAR1AiALft4L841qv15fiZ0-E11nZPZYZUokAfy5l4UZmOUxmWmxKvvRXSLc

 

Etiketler: , , , , , , , ,

ARA GÜLER

05.03.2024-Ara GÜLER

Bir gün babam, ‘ Dünyanın her yerine gidiyorsun, babanın köyünü merak etmiyor musun ’ dedi. ‘ Hadi gidelim ’ dedim. Vapura binip Giresun’a gittik. Giresun’dan Şebinkarahisar’a taksi tuttuk. Oradan Yaycı köyüne gittik. Babam doğduğu evi aradı, bulamadı. Kiliseyi aradı, bulamadı. Mezarlığı tarla yapmışlar.

Çocukken yüzünü yıkadığı üç gözlü bir çeşme vardı, o kalmış. Oraya götürdüler, yüzünü yıkadı. ‘Çocukken anam beni dövenin üzerine koyar, dolaştırırdı’ dedi. Hemen köylüler döven kurdu, babamı da içine koydular, döndü. Ben de fotoğraf çektim. Baktım, babam ağlıyor. Altı yaşında bıraktığı köyüne benimle beraber dönünce çocukluğu aklına gelmiş.

Sonra Sivas’a dönmek için araba tuttuk. Yolda giderken ‘Ah, unuttum’ dedi: ‘ Buranın karayemişleri meşhurdur. Anam beni İstanbul’a mektebe gönderirken yanıma torba içinde yemişler vermişti, onları yiyerek gelmiştim. Benim memleket sevgim, yemişle başlar. Geri dönüp alalım.’ ‘Baba, gözünü seveyim… 100 kilometre yol geldik. Şimdi yemiş için 100 kilometre geri gideceğiz, 100 kilometre tekrar bu tarafa geleceğiz, sabah olacak. Başka sefer alırsın’ dedim.

İstanbul’a döndük.”

“Babam dört ay sonra öldü. Meğer derdi, oğlunun onu köyüne götürmesiymiş.

Cenazeye gideceğimiz gün evin kapısı çaldı.

‘Kimsiniz’ dedim.

‘Dacat Güler’i arıyoruz’ dediler.

‘Dacat Güler’i kaybettik, şimdi cenazeye gidiyoruz, isterseniz siz de gelin’ dedim.

Meğer gelenler, köyde bizi gezdiren köylülermiş. ‘Siz de gelin cenazeye’ dedim. Yanlarında da bir sandık vardı. Baktım; karayemiş getirmişler. Babamın almak istediği, hasretini çektiği karayemişler… Çocukluğunda yediği, kokusunu aldığı, kendi memleketinin yemişleri…” “Hepsini ceplerime doldurdum, ceplerim şişti. Öyle gittim cenazeye…

Tam babamı toprağa koyacaklar, ‘Açsanıza tabutu’ dedim,

‘Olmaz, dine aykırıdır’ dediler.

‘Siz açın, bir şey koyacağım’ dedim.

Açtılar. Döktüm yemişleri… Babamı çocukluğunun yemişleriyle birlikte gönderdim öteki dünyaya… Şişli mezarlığında yatıyor şimdi..🙏🙏💖💖.

Ara Güler

 
Yorum yapın

Yazan: 05 Mart 2024 in Genel Kültür

 

Etiketler: , , , , ,

NİŞANYAN SÖZLÜK

03.03.2024-A. Yaşar SARIKAYA

Türkçenin söz varlığı konusunda yetersiz dil diyenden tutun da felsefeye uygun dil olmadığına kadar gereksiz yakıştırmalar yapılıyor. Atatürk’ün 1930’lu yıllarda Türk Dili için yaptığı çalışmaları unutmak vefasızlık olur. Halkın kullandığı orijinal sözcükler üzerinde çalışma yaptırmıştır. Harf devriminden sonra da TDK kurulmuştur. 15 Eylül 1928 tarihinde Sinop’a gelişinde, M.Şakir ÜLKÜTAŞIR ile görüşmüştür. Ülkütaşır’ın Sinop Halk Kültürü konusunda yaptığı çalışmaları beğenmiş ve onu TDK’ da görevlendirmiştir.

Severek çalışanlar, emek verenler bir araya getirilmiş ve aynı amaç için zaman harcamış, çok çalışmışlardır. Açıkta saklı gerçekleri görmüyoruz yine de. TDK çalışmaları, yeterli mi, tartışılır. Kurumsal çalışma dışında günümüze yakışır geniş kapsamlı dilbilimci insanlarımızın hazırladığı bir sözlüğümüz var mıdır? Bu da ayrı bir tartışma konusudur. Çalışma yapmadan, bu halkın dilini küçültmek doğru olmaz. Siyaset de, dil bilimi de, diğer kültürlerimiz de halka inmeden yapılınca olmuyor. Halkın söz varlığını değersizleştirme konusunda ısrarcı olanların, bu toprağa ve insanlarına borcu vardır. Ölü sözcüklerimiz, unutulanlar ortaya çıkarılmalıdır. Kök hecelerimizin, eklemeli sözcük üretmenin, halkın dil üretmede doğurgan söz dağarcığının değerini örselemek yakışık almaz.

Türkçe Sözlük araması yaptığımızda, karşımıza NİŞANYAN SÖZLÜĞÜ çıkar. Nişanyan Sözlük Sevan Nişanyan’ın bireysel çalışmasıdır. Hiçbir özel ya da kamu kurumundan destek almamıştır. İlk kez 2002’de Sözlerin Soyağacı adıyla yayınlanan sözlüğün gözden geçirilmiş ve genişletilmiş sekizinci basımı 2020’de gerçekleştirilmiştir.

NİŞANYAN SİTESİNDEN ALINTI :

Sözlüğün amacı standart güncel yazı dilindeki Türkçe sözcüklerin

a) kökenlerini ve

b) tarihi evrimini belgelemektir. Sözcüklerin güncel tanımını vermek amacı güdülmemiştir.

Kelime seçimi

1. Özel adlara (gerçek ve hayali kişi adlarına, yer adlarına, kavim ve aşiret adlarına, cins adı niteliğini kazanmamış ticari markalara) yer verilmemiştir. Az sayıdaki istisna (Allah, Türk, İstanbul, Yunan) kuraldışıdır. Türkiye yer adları için www.nisanyanyeradlari.com adresindeki Nişanyan Yeradları siteme, Türkiye kişi adları için www.nisanyanadlar.com adresindeki Nişanyan Adlar siteme bakınız.

2. Sadece 1960’tan bu yana Türkçe yazılı kaynaklarda yeterli sıklıkta rastlanan sözcüklere yer verilmiştir. Google aramasında Türkçe metinlerde az sonuç veren sözcükler elenmiştir. Bu kuralın doğal sonucu olarak, eskiden Türkçede var olduğu halde son 60 yılda kullanımdan düşmüş olan (amramak, mülabeset), veya yerel ağızlarda kullanıldığı halde genel yazı diline yansımamış olan (kendürük, üyülmek) kelimelere yer verilmemiştir.

3. Çeşitli uzmanlık alanlarına ait teknik terminolojiyi eksiksiz olarak yansıtma amacı güdülmemiştir.

4. Yabancı kökenli sözcükler, Türkçe metinlerde yaygın olarak ve tırnak işareti olmaksızın kullanıldıkları takdirde sözlüğe alınmıştır (e-mail, waffle, upload).

5. Sözlükte maddebaşı olan bir kelimeden Türkçede yaygın kullanıma sahip yapım ekleriyle yapılan türevler (sözlük, senevî, biyolojik) ve maddebaşı olan kelimelerden yapılan bileşikler (maddebaşı, talimatname, seksolog) ayrı madde olarak gösterilmemiştir. Ancak bu tür sözcükler mümkün mertebe ilgili madde(ler) altında listelenmiş ve gerekirse Türkçe ilk kullanımları örneklenmiştir.

6. “Tarihçe” başlığı altında, bir sözcüğün çeşitli formlarda ve çeşitli anlamlarda Türkçede tespit edebildiğim en erken örnekleri gösterilmiştir. Doğal olarak, daha erken örnekler bulundukça kayıtlar güncellenmektedir.

7. Türk Dil Kurumu Yazım Kılavuzu’nda bulunan sözcükler Yazım Kılavuzu’na uygun olarak yazılmıştır. Bulunmayanlarda, günümüz Türk basınında daha yaygın olan yazım biçimi tercih edilmiştir.

8. Sözlük, 1995 yılından bu yana aralıksız sürdürülen bir emeğin ürünüdür. Hemen hemen her gün düzeltme ve eklemeler yapılmaktadır. Her maddeye ilişkin son güncelleme tarihi, maddenin sağ altında görülebilir. (17.06.2011’den eski işlemler kaydedilmemiştir.)Sevan Nişanyan

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,

NEMMENKİ!

29.02.2024-A.Yaşar SARIKAYA

Türkçemize burun kıvıranları gördükçe, derleme yaparken karşılaştığım yaşlılar gelir aklıma. Doğurgan kök hecelerimizin üstadı olan eski insanlarımız.

-Gızzzz, Fadime nörüyon? Cümlesini duyunca, örgü ördüğünü sanmayın sakın. Ne örüyon, ne yapıyorsun anlamında kullanılır. Konuşurken hecelerin tınlaması ve vurguları müziksel olduğu gibi akıcıdır da. Örgü, şişle ilmek ilmek devam eder ve süreklilik arzeder. Bu gün kullandığımız “SÜRDÜRÜLEBİRLİK” sözcüğünü anımsatmıyor mu?

Bu kültürü yaşatan son kalan yaşlılar, birbirleri ile konuşurken “nasılsın” sorusuna “NEMMENKİ” diye cevap verirler. Sonra konuşma devam eder, konu konuyu açar, nemmenki biz anlamadan güme gider. Tekrar bu sözcüğün kullanımında, NE BİLEYİM anlamında olduğunu öğreniriz.

Dİvanü lûgati’t-Türk tercümesi-Abdullah Battal Taymas, kelimeyi açıklık getiriyor:

Söz varlığı, kullandıkça zenginleşir, yenilenir, güncellenir. Temel değerlerin kıymetini bilenler, değerlerine değer katarlar. Değer katanlardan olmak dileğiyle.

 
 

Etiketler: , , , , , , , , , ,