Ben Samsun’da bir lisede coğrafya öğretmenliği yapıyorum. Yaklaşık 7 yıldır buradayım. Ve her yıl 10. Sınıflarda bitki coğrafyası konusunu işlerken öğrencilerime bir meyve ağacı fidanı dikme ödevi veriyorum. Öğrenci fidanını dikerken çektiği videoyu gösteriyor ve notunu alıyor.
İnternette hazırlanan birçok ödeve göre daha yararlı bir çalışma olduğunu düşünüyorum. Ve bu uygulamayı sürdürmeye devam edeceğim inşallah. Şimdiye kadar yaklaşık 80 fidan kendim diktim, 400 civarinda öğrencilerimin dikmesine vesile oldum.
)
Bu tür uygulamalar birçok farklı branşlarda uygulanabilir ve Türkiye geneline yayılabilirse çok daha güzel sonuçlar ortaya çıkarır diye düşünüyorum. Sevgi ve saygılarımı. sunuyorum.
Sezai AKIL
Kaynak: Sosyal Bilgiler Bilgi ve Görsel Arşivi
GÜLÜMSE BLOG ‘TAN ALINTI
BİLKE YORUM: Yaratıcı ve çalışkan insanlara ihtiyacımız var. Durum, konum, koşul ne olursa olsun, ne kadar engelle karşılaşırsak karşılaşalım yılmamalıyız. Durağan değil, hareket halinde olan, kendini tekrar etmeyen, çıkarcılara karşı gardını alan insanlar olmalıyız. Karşı durmak pasif söylem, pasif eleştiri de kalmamalı. Çalışmak ve üretmek örneklerini artıralım. Bu öğretmenimiz gibi, bireye ve topluma kazandıracak çok şey var. BİLKE
Sinop ilçe ve köylerine yerleşim konusunda tapu tahrir kayıtları, tahrir defterleri, mufassal defterlerinin çevirisi yapıldıkça sanılardan çok verilere dayalı yorum yapma fırsatı doğuyor. Son zamanlarda Sinop Çepni yerleşimi diye bir inanış üzerinde duruluyor. Böyle toptancı bir yaklaşım doğru olamaz. Çünkü 1487 yılı ve sonrası açıklanan veriler, Sinop’ta bir kaç Çepni köyü olduğunu açıklar.
Eskiden kaydedilen Çepni Köyleri:
Çepni köy Sinop Gerze
Çepni köy Sinop Ayancık
(KAYNAK:İçişleri Bakanlığının, Cumhuriyet döneminde yayınladığı KÖYLERİMİZ adlı eserde, Türkiye’deki tüm köy isimleri çıkarılmıştır. Bu kitapta, 16. yüzyıl listesinde olan Türkmen ve Yürük köylerinin hepsi vardır.)
Esengül, Nükhet Duru, Ali Toprak; Birlikte çıktıkları yol nasıl değişti? Ve Orhan Gencebay, ve Erkin Koray… 1970’li yıllarda izlediği Türk filmlerinin büyüsüne kapılır ve karar verir vermez Urfa’dan İstanbul’a gelir. Bu türkücü genç Haydarpaşa tren garına indiğinde elinde sadece bağlaması ve bavulu vardır. Ne cepte para ne kalacak bir yer… Parklarda yatıp kalkmaya başlar.
Bir gün Urfalı bir hemşerisi ile tanışır ve bir süre onda kalır. Bir gün yanında kaldığı hemşerisinin dükkânının yanındaki evde oturan bir kız görür. Bu kızı izlemeye başlar. Bakışmalar, karşılaşmalar derken Ali kıza aşık olur. Ali utandığı için kıza söyleyemiyor ve son çare kıza mektup yazıp ansızın bir gün kıza veriyor mektubu. Kız bir çocuğa bir mektuba bakıyor ve “sen kimsin ki? Sokak çocuğu gibisin” diyerek mektubu alır almaz orada yırtıp yere atıyor ve dönüp arkasını gidiyor. Ali şaşkın vaziyette orada öylece kalıyor. Oradan geçen ve sokağı temizleyen çöpçülerde mektup parçalarını süpürüp sokağı temizliyorlar. Ali günlerce aşk acısı çekiyor ve bir gün herkesin Erkin Koray’dan duymaya dilemeye alıştı ve sevdiği “Kör olası çöpçüler aşkımı süpürmüşler” şarkısını yazıyor. Ali Unkapanı’nın yolunu tutuyor. Fakat kimseye şarkıyı dinletemiyor. Bir gün yine Urfalı bir yapımcı, Ali’nin elinden tutuyor ve şansı açılıyor. Ali’yi, Orhan Gencebay ile tanıştırıyor. Orhan Gencebay şarkıyı çok beğeniyor ve Ali’ye bir jest yaparak albüm kaydındaki elektro bağlamayı bizzat kendisi çalarak destek veriyor. Ali ve şarkısı o günden sonra büyük ses getiriyor. Ali o sevdiği kızın kendisine ettiği hakareti unutmayıp adını “Sokak çocuğu Ali” olarak lanse ediyor. Sonraki albümlerinde Ali’ye vokalistlik yapmak isteyen birçok genç kız birbiriyle yarışıyor. Bu kızlardan ikisi sonradan meşhur olan iki güçlü ses Nükhet Duru ve Esengül. Ali Toprak ve vokalistleri Nükhet Duru ve Esengül gittikleri her yerde büyük bir hayran kitlesi sayesinde 4 yıl boyunca beraber çalıştılar. Şimdilerde mütevazı bir hayat süren ve ilahi kasetleri çıkaran Ali Toprak Şanlıurfa’da yaşıyor. Kanada’da hastaneye kaldırılan ve hayatını kaybeden usta sanatçı Erkin Koray’ın şarkısı “Çöpçüler”in yazarı Ali Toprak sanatçı ile olan anısını anlattı. Erkin Koray ile adeta özdeşleşen şarkıyı 52 yıl önce yazdığını söyleyen Toprak, kendisinin de aynı şarkıyı seslendirdiğini belirtti. Toprak ” Allah rahmet eylesin. Çok iyi bir sanatçıydı. Çöpçüler şarkısını gerçekten çok iyi seslendirdi ve adeta ona yapıştı. Çöpçüler artık yetim kaldı” dedi. Kendisi de o dönemde şarkıcılık yapan ve ” Sokak Çocuğu Ali ” ismiyle müzik dünyasına adım atan Toprak ” Çöpçüler şarkısını seslendirdi. NOT: Takipçilerimizden Ziya Yalçın bey “Çöpçüler” şarkısının 300 bestesi olan abisi Şentürk Yalçın’a ait olduğunu daha önce beyan etmiş. Şentürk Yalçın Adana 6. Kolordu Bando bölüğünde asker arkadaşı olan Ali Toprak’a bu şarkıyı hediye etmiş, o da plak yapıp kendi ismiyle lanse ettirmiş… ALİNTI
Bugün bir hikaye paylaşımı yaptım, adına insanlık dediğimiz olgunun çivisi çıkmış diye, şimdi bu hikaye tamda onu doğrular bir hikaye okumanızı öneririm…
PARAN VARSA, İTİBARIN DA VARDIR
Gençliğimde Şişhane’de, “Sarı Madam” adında bir kahve vardı. İnsanlar oraya gelir, oyun oynardı. Aileler de gelir çay içer, simit yer, sohbet ederdi. Çok güzel bir Haliç manzarası vardı. Şişhane’den Hasköy’e dönen köşedeydi. Eskiden kahvenin anlamı, sadece oyun oynanan yer olmaktan çok uzaktı, tam anlamıyla sosyal bir ortamdı. Kaçamak sigara içmek için de çoğu zaman oraya giderdik..
Bir gün oranın müdavimlerinden Şapat diye bir bey geldi. Biz de yandaki masada arkadaşlarla oturmuş, çay içiyorduk. Adamın orta halli bir görüntüsü vardı ama sıkıntılı olduğu her halinden belliydi. Arkadaşları da bu durumu fark etmiş olacak ki, içlerinden biri, “Hayrola Şapat, bir derdin mi var?” dedi.
“Sormayın…”. İlk bulduğu boş sandalyeye çökercesine oturdu.
“Anlat be Şapat.” Adam anlatmaya başladı. Yanımızdaki masada oturduğu için anlattıklarını bir bir duyuyorduk.
“Benim dört tane dairem vardı. Bankada param vardı. Karımdan kalan ufak tefek birkaç mücevher de vardı. İki kızımı ve damatlarımı çağırdım ve ‘Bunları size taksim edeyim, sonra birinizin evinde kalırım, yalnız yaşamak istemiyorum,’ dedim. Yaptım da. Her şeyimi onlara verdim. İki kızımda birer yıl kalacaktım, böyle konuşmuştuk. Baştan her şey yolunda gitti. Sonra bu anlaşma aylara, haftalara, şimdi de günlere indi. İkisi de kendi düzenleri bozulduğu için beni evinde istemiyor. Anlayacağınız, beni kapının önüne koyacaklar.”
İshak Efendi diye bir adam, “Bu mudur senin bütün derdin?” dedi ; “Sen merak etme, yarın sabah burada buluşalım, senin derdini çözeceğim.”
Biz olanları sonradan kahvenin sahibine sorarak öğrendik. Zavallı amcanın sonunu çok merak etmiştik. Bu iki amca, ertesi gün buluşmuş, İshak Efendi cebinden bir anahtar çıkarmış ve Şapat’a vermiş. Bu bir banka kasası anahtarıymış ve üstünde “OB” harfleriyle bir de numara varmış. “OB”, Osmanlı Bankası’nın kısaltmasıydı. Bankanın itibarı da çok büyüktü.
“Bak, bu anahtarı hangi kızının evinde daha çok kalmak istiyorsan o evde kaybetmiş gibi yapacaksın. Dikkat et de nereye attığını unutma. Sonra ‘anahtarım kayboldu’ diye ortalığı ayağa kaldıracak, sonra da bulacaksın. Kızın sana ‘Bu ne anahtarı?’ diye sorduğunda, ‘Ne anahtarı olacak, kasa anahtarı. Sen bütün varlığımı size verdiğimi mi zannediyorsun? Paralarım, tahvillerim, banka kasasında duruyor. Kimin evinde ölürsem, anahtar ve kalan servetim onun olacak. Kafamdaki plan bu’ diyeceksin.”
Şapat Bey, İshak Efendi’nin bütün dediklerini yapmış ve sonradan takip ettiğimize göre de küçük kızının evinde krallar gibi yaşayıp ölmüş. Öldükten sonra kızı ve damadı anahtarı alıp bankaya gitmiş. Banka da onlara, “Ne böyle bir kasa numaramız var, ne de böyle bir anahtarımız,” demiş.
Şapat Bey bir de yazı bırakmış ardından : “Sizi ancak böyle adam edebilirdim!”
İbranice bir söz : “Yeş mamod, yeş kavod” ; Yani : “PARAN VARSA, İTİBARIN DA VARDIR.”
Derneğimizin kuruluş günlerinde yaşadığım duygu yoğunluğu, toplumun ihtiyaçlarına cevap bulmak heyecanı, bizi bu günlere getirdi. BİLKE adı bile, şiir gibi ilhamla gelmişti. Sinop ve çevresinde yaşanan problemleri çözmeyi hedefleyerek kurmuştuk derneği.
4K KÖY KENT KÜLTÜR KÖPRÜSÜ PROJESİ KÖY ATÖLYESİ
Araştırmalarla geçen zamanlarım, öğretmenlik yıllarım toplumun CIZ noktalarını önüme serivermişti. Yurdumun, boyutları dağları aşan problemlerinin bir ucundan da biz tutmalıydık.
80-90’lar sonrası, AB uyum yasalarına göre köylerin boşalmasıyla, bu sorunlar kapanmayacak yaralar açtı. Kente göçen, iki kuruş ekmek parası için toprağını bıraktı. Kadınlar kızlar tarlada çalışmak yerine evde oturmayı tercih etti. AVM’ler, ZİNCİR MARKETLER oh ne güzeldi. Güneş altında çalışmak yok, para az olsa da tarlada, ahırda terlemeden yaşamanın keyfini çıkarıyorlardı.
Ne yapsalardı, toprak gübre istiyor, traktör, döver- biçer istiyor, para yetmiyordu. Ormanlar kesildiği için domuzlar köylere, tarlalara saldırıyor, ekilen tarlaları talan ediyordu. Tarlalara, çelik tel örgüler yapsan para, araç alsan para, mazot alsan para, gübre alsan para. Ne olacak bu işin sonu dediler ve göçtüler köylerden.
Büyük şehirlerde nüfus patlaması yaşandı, eğitim seviyesi düştü. Özel okullar rağbet görmeye başladı. Çocukların kaliteli eğitim alması zorlaştı. Bir de köyden göçemeyenler vardı. Çocukları YBO’na gidenler, taşımalı eğitim görenler.
ÖĞRENCİLERİMİZE BİLGİSAYAR DAĞITIMI
BİLKE, okuma isteği olan çalışmaktan yılmayan başarılı çocuklara ulaştı. Her hikaye birbirinden etkileyici idi ve bizi kamçıladı. Onlar da eşit koşullarda eğitim almayı hak ediyor. Çobanlık yaparken üniversite sınavlarına hazırlanan ve derece yapan gençler yalnız bırakılmamalı dedik ve onlara ulaştık. Eğitim seviyesi Türkiye genelinde düştü. Yine de çocuklarımız, gençlerimiz için meslek sahibi olma yolunda elimizden geleni yapacağız.
Olumsuzluklara karşı alternatif yaratmak konusunda destekçilerimiz artıyor. Şeffaf dernek anlayışımızla, işletme defterimiz, dekontlarımız, belgelerimiz açıktır. Yüreğimizde yurt ve insan sevgisi ile yürümeye devam ediyoruz. Burs öğrencilerimiz için koşullara, BURS BAŞVURULARI kategorimiz ve sayfamızdan ulaşabilirsiniz. Gönlü zengin olanların desteklediği bir dernek olarak, bir kuruşumuzu hibe etmeden, hesabını vererek yolumuza devam ediyoruz.
NOT: 2019 yılında toprağa verdiğimiz canım babam, Sinop’un dağ köyü TİLKİLİK’ten 13 yaşında okumak için 1944 yılında SİNOP’A kaçmış. Valiye gidip okumak istiyorum demek için. Cafer SARIKAYA ANILAR kategorimizde el yazısı ile yazdığı yaşamını okuyabilirsiniz. 4 çocuğunu okutan, üniversite mezunu ve meslek sahibi yapan babama minnettarız. O nesil Türkiye Cumhuriyeti için çok duyarlıydı, Projeyi, Atatürk ve silah arkadaşlarının kanları ile suladığı bu coğrafyada kurduğu Cumhuriyete duyarlı nesle adıyoruz. A. Yaşar SARIKAYA
“Bitkilerin canlı olduğunu düşünürüz. Onların suyu, kanlarıdır. Doğar ve büyürler. Aynı gerçek, ağaçlar için de geçerlidir. Her şey ölür. Her şey öldüğüne göre, her şey canlıdır. Her şey canlı olduğu için, her şeye hediyeler vermek, gönüllerini hoş tutmak gerekir.”
Ilık bir rüzgarda dalları nazlı nazlı sallanan bir erik ağacı düşünün. Baharda çiçek açıyor, dalları pencereye kadar uzanıyor, komşunun bahçesinde bu ağaç ve odanıza uzanan dalları var. “Bu erikleri yersem komşuya ayıp olur mu?”, diyorsunuz. Daha sonra o bahçe satılıyor ve o sizin bahçeniz oluyor. Bir gün o canım ağaç kesiliyor, anılar da gidiyor onunla birlikte.
Aslında o bahçe her köşesinde anı biriktirmiş. Rahmetli babam da özellikle bu bahçede çalışmayı çok severdi. Zamanının çoğunu geçirirdi, yoruluncaya kadar çalışırdı. Biz de bu kadar kendisini yormasın diye ona yardım ederdik. Kimi zaman da erik dalının içeri uzandığı odada onu, bağdaş kurmuş eski makaralı teyplerle kayıt yaparken bulabilirdiniz.
Babam o zamanlar uzun yıllar çalıştığı Amerikan Üssü’nden emekli olmuştu. Elektronik aletlere çok meraklıydı. Makaralı teyplerin küçük büyük her çeşidini almıştı. Şimdiki neslin bilmediği eski makaralara o kadar çok kayıt yapardı ki. Her bir makarayı da özenle, ilgiyle, dikkatle fihristlendirirdi. Kaydı yaptığı odadan, yine sevgi dolu erik ağacının pencereye değdiğini, -sanki ben buradayım der gibi- tıkırtısını duyardınız.
Bu makaralarda neler var, neler yoktu ki? Tüm ailemin hayatlarının farklı dönemlerinde söylediği şarkılar, kimi zaman radyodan ve zaman ilerledikçe televizyon kayıtları, ne ararsanız. Benim doğduğum günün anısına ağlama sesim bile vardı. Elbette o zamanlar Google, Youtube ve sosyal medyanın olmadığı zamanlardı. Kayıtları ailecek dinlediğimizde çoğu zaman gülerdik, Sarıkayaların çaldığı bağlama, gitar, elektro bağlama gibi enstrümanlar ile çoğunlukla anneme eşlik edilirdi. Babam bu işten büyük bir keyif alırdı, elbette ki bizler de. O eski seslerde enerji öyle müthişti ki. Dijital olmayan, saf temiz sesler daha mı etkiliydi bilemiyorum.
Nayniya Türküsü’nü ben ilk defa bu makaralardan dinlemiştim. Ben doğmadan yapılan bir kayıttı bu. Annem ve kardeşlerim seslendirmiş, babam da kaydetmişti. Keşke o kaydı bulup sizlere de dinletebilseydim. Ama enerjisini çok beğendiğim için tekrar bunu nasıl yaparız diye düşünmüş ve rap sound’u ile yeğenlerimin altyapısı ile ve becerisi ile biz de yeni teknoloji ile kaydettik.
Babamın o özenle fihristlediği makaralar, zamanla teybin bozulması sonucu koliler içinde çatıya kaldırılmıştı. Tüm kayıtlar ve hatıralar, hep belleğimizde kalacaktı.
Bu keyifle birlikte paylaşılan neşe, eğlence, kahkaha artık yalnızlığımızda içimize doluyor ve bizi o günlere sürüklüyor. Bu da hayatın bir paradoksu ya da insanların hayata bakışıyla ilgili olabilir mi? Tam tersine, İlber Ortaylı da “Yalnız kalamayan insanın düşünce ve gözleme kabiliyeti yarım oluyor. Bu yüzden ben insanlara yalnız kalmayı öğrenmelerini öneriyorum. Yalnız kalmayı bilmek iyidir, önemlidir”, demiş.
Neyse o konu bir yana, rahmetli babam gel arkada (bahçede) 5 dakikalık kısa bir işimiz var derdi, anlayın ki, o işi 2 saatle ter içinde bitireceksiniz ve o zaman içten içe kızardım biraz. Tahtalar, tuğlalar taşınır; üzüm asması onarılır, bahçe sulanır, babamın işi her zaman çoktu. Zamanla bu yorgunluktan keyif alır oldum. Fazla soru sormadan, fazla mantık yürütmeden yardım ederdim, hatta hepimiz ederdik. Hep beraber yapılan iş ona da huzur verirdi, Bu durum bana Gabriel Garcia Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık Romanında yaşanılanları hatırlatıyor. Babamın kayıt yapma hobisi genetik olarak sanki torununa geçmiş gibi.
Zamanla hiçbir şey yok olmuyor aslında, sadece değişiyordu. Dalı gevrek olan erik ağacı kesilmiş ama bahçede köklerinden 2 ağaç ve hatta daha fazlası bitmişti. Erik ağacı yok olmuyordu. İnsanlara inat tüm ağaçlar da yok olmayacaktı.
Babam artık gitmişti, enerjisi, heyecanı, varlığı yoktu, ama her köşede bıraktığı izler kaybolmamıştı. Yok olan sadece bedendi. Kayıtlar da, nemlenen makaralarda kayboldu ama hafızamızdan silinmedi.
Evet, bugün 4 Ağustos, babamın aramızdan ayrılışının 4.yılı ve yine ne tuhafdır ki; 4 Ağustos aynı zamanda ikiz torunlarının da doğum günü.
Kızılderililere göre, “Doğa akarsu gibidir.” Çünkü akarsu her zaman değişir doğa da, akarsu gibi kendini yeniler, bakmışsınız hayat ta yenilemiş kendini.
Bir yerde acı varken, o acı yerini bir umuda ve yenilenmeye bırakmış, o akış içinde kendine yer edinmiş.
Heyecanınız ve enerjiniz hiç dinmesin, umutlar asla yok olmasın!
Babam ve erik ağacını 4 Ağustos’ta anmak istedim. Yakınlarını kaybeden herkese bu vesile rahmet diliyorum,
Kızılderilinin dediği gibi; “Her şey öldüğüne göre, her şey canlıdır.”
2019 yılında başlayan Sinop Zeytini Projesi 2. aşamasıyla devam ediyor. Bilke, projeyi Sinop Belediyesi Park ve Bahçeler Müdürlüğü ve Akademisyenler ile birlikte yürüttü. Asırlık Sinop zeytinleri araştırıldı, bilir kişilerle buluşuldu. Eski zeytinlerden alınan çelikler köklendirilmeye bırakıldı. Çelikler serada köklenmeye başladı. Belediyenin belirlediği alanlara dikildi.
Önceden, Sinop zeytinlerinin İzmir Zeytin Araştırma Enstitüsü Tür Belirleme Birimi tarafından 6 cins olarak tescil edildiği öğrenildi. Sinop Belediyesi Park ve Bahçeler Müdürü Serdal KÜÇÜKDEMİR, İzmir Bornova’dan, müdürlüğün yetiştirdiği Sinop’a özel fidanları aldı. Şu anda belediyenin tahsis edeceği alana dikilmeyi bekliyor.
İzmir Zeytin Araştırma Enstitüsü tarafından yetiştirilen Sinop Zeytinleri Sinop Belediye serasında
Sinop Belediyesi Serası- İzmir’den gelen özel Sinop Zeytini fidanları dikilmeyi bekliyor
Şimdi projenin 2. aşamasındayız. Dernek başkanımız, İzmir Zeytincilik Araştırma Enstitüsü Müdürlüğü Teknik Müdür Yardımcısı Metin ALTINDAĞ ile derneğimizin Sinop Zeytin fidanı talebi hakkında görüştü.
Metin ALTINDAĞ, Dernek Başkanımız Yaşar SARIKAYA’ya şu bilgileri verdi.
“Gen Bankamızda, Türkiye genelinde, binlerce zeytin türümüz var. Köklendirme ve fidan yetiştirme işlemlerini titizlikle yürütüyoruz. Steril ortamlarda, özel teknikler ve ilaçlar kullanarak gözlemliyor ve takip ediyoruz. Sinop Belediyesi ürettiğimiz 4 yaşındaki Sinop Zeytin fidanlarının elimizde olan hepsini satın aldı. Onların mutlaka ivedilikle toprakla buluşturulması gerek.
Başkanım, sizin derneğinizin Sinop Zeytini fidan talebiniz üzerine Sonbaharda Sinop için köklendirme işlemini projelerimiz arasına alacağız. Aldığımız çelikleri köklendirmek hiç kolay değil. Çünkü anaç ağaçlar çok yaşlı. Farklı aşamalardan geçiriyoruz, Sinop’ta üretilen çeliklerden verim alınmaması normal. Biz özel seralarda ve özel yöntemlerle bu işi yapıyoruz.
Eğer Sinoplu ilgi duyarsa, ZEYTİN GEN BANKAMIZDA bulunan Sinop zeytinlerini sürekli üretmeyi programımıza alırız. ” dedi.
Yaşar SARIKAYA, ” Metin Bey, bu bilginizi Sinoplularla paylaşmak istiyoruz. Sinoplular zeytin fidesi hakkında derneğimizle iletişime geçiyor ve fidan istiyorlardı. Projenin sürdürülebilir olması için halkın desteğini alacağımızı biliyorum. Sonbaharda sizi tekrar arar ve hatırlatırım. Sinop Zeytini yaşasın, fideler büyüsün yeter ki, alıcısı hazır bu konuda emin olabilirsiniz ” dedi.
Akıl yüktür insana. Bir yol kenarında terk edip gidemezsin. Cami avlusuna da bırakıp kaçamazsın. Kaynar bir kazandır. Ateşi altında hiç azalmayan bir kazan. Suyun üzerine çıkanlar durmadan değişir. Bir kıyıya itmeye çabaladığınız düşünceler, imgeler, anılar hiç beklemediğiniz anda suyun üzerinde çıkıverir. Elinizden bir şey gelmez. Tutsağı oluverirsiniz.
Akşam öylesine huzurlu, sakin, tanıdık ve huzurlu bir zamana doğru gidiyordu. Akliman’da falezlerden aşağıya olta atıyorduk. İçlerinde en acemisi bendim. İstavrite çapara atmak avcılıktan bile sayılmaz. Atıp çekiyorum, atıp çekiyorum. Hiçbir beceri ve deneyim gerektirmiyordu. Balığın suyunu bulmak diye bir şey vardır. Ben ne balığı arıyordum, ne derinliği, ne akıntıyı. Balık hevesim de yoktu aslında.
On metre ileride olta atan biri makarayı sararken bana bakıp;
– Balık nasıl, dedi.
– Tek tük, arada sırada, dedim.
– Ya nasip ,dedi. Her zaman bir olmaz zaten. Bazen at çek yaparsın bazen yaprak kımıldamaz.
Onu sokaktan, çinakop zamanı iskelede olta attığımız akşamlardan tanırdım. Adını bilmem ama iyi balıkçıdır. Bu akşam da herkesten farklı bir şeyler yapıyordu. İrice bir istavriti kancaya takıp kıyıdan atabildiği kadar açığa gönderiyordu. Ağır bir kurşun ve kalın bir misina kullanıyordu.
-Sen ne yapıyorsun, dedim.
-Kalkana atıyorum, dedi.
Kalkan bu kadar kıyıya gelmez ki, dedim.
Bu zamanlarda gelir, dedi. Belki on beş, yirmi gün geyir daha sonra bir yıl görünmez…
Yarım saat bile geçmeden denizden bir balık çekti. Kocaman yası ve karnının altı bembeyaz… Ama bu kalkan değildi. Vatoz çekmişti. Kuyruğundaki iğnesi zehirlidir. Neyse ki adam balık işinden anlıyordu. Vatozun kuyruğuna ayakkabısıyla bastı ve kancayı hayvanın ağzından çıkardı. Yem olarak takılan istavrit etten bir paçavraya dönmüştü…
Siyah volkanik kayalar akşamın güneşinde yeşile dönüyordu. Küçük kuş yuvası gibi oyuklar geçmiş fırtınadan kalmış su birikintileri ile doluydu. Burada kayıp düşmek, kayaya sürten dokuyu kesip kanatmakla aynı şey demekti. Oltayı, balığı kendi haline bıraktım. Hamsilos koyu ağzına doğru alçalan güneşle büyülendim. Az sonra deniz kan kırmızısına boyanacaktı. Gök yüzünün kızıllığı önce turuncuya ardından mora dönüp perde perde kararacaktı. Rüzgarın sürekli dövdüğü bodur çalıların gölgeleri uzamaya ve birbirine karışmaya başlamıştı. Yüz kere, bin kere tanık olduğum bu manzaraya kayıtsız kalmayı başaramazdım. Her defasında beni büyüleyip, içinde bulunduğum gerçeklik perdesini yırtar, içinde bulunduğum zaman ve mekânın ötesinde uzak bir yere savururdu.
Akıl yüktür insana. Ne ipte durur ne de kazıkta. Bir bulutun ucunda asılı kalmışsın. Rüzgâr nereye sen oraya. Bakır rengi çam gövdesinde susmayan bir cırcır böceği. Gündüzleri kavurucu güneş altında, geceleri reçine kokan yaprakların buğusunda… Akıl yüktür insana. Ne duracağı yeri bilir, ne varacağı yeri… Birbirine dolaşmış misina yumağı gibidir. Kessen düğüm olacak, çözmen imkânsız.
Akliman akşamı beni alıp yine aklının estiği yere savurdu. Yıllar öncesine ve binlerce kilometre uzağa… Şairin dediği onlar küçüktü, ufacıktıktı. Top oynamadan bile acıkırlardı. Arılar gibi vızıldar, kıpır kıpırdılar. Sınıf kara lastik, soğan, silgi ve kalem kokuyordu. Yazı yazmak için dikkatlerini topladıklarında sümükleri akmaya başlardı. Ve tam sayfanın ortasına iri bir damla düşerdi. Kirli mendilleriyle çıkarıp öğretmen görmeden siliverirlerdi. Ama izi öylece sırıtmaya devam ederdi. Siyah önlüklerin beyaz yakaları vardı. Adı beyaz ama kendisi gri yakalar. Siyah önlüklerimiz de solup yakalarımızdan daha azıcık koyu bir griye dönüşürdü.
Mezarlık mahallesinde kerpiç avlu duvarlı daracık bir sokakta bekledi. Bir sigara yaktı. Bu saatlerde bir bahane uydurup hep sokağa çıkardı. Bekliyordu. Sigara sayısı üce çıktı. Biraz daha takılırsa sokaktakiler kıllanacak işin tadı kaçacaktı. Boynuna uzayan saçlarını geniş yakalı gömleğinin üzerinde düşürdü. İspanyol paça panolundaki geniş tokalı kemerini eliyle yokladı. Pantolon ceplerinin üzerinde parmaklarını gezdirdi. Bir şey aklına gelmiş arıyor gibi görünüyordu. Dört parmağını sonra arka cebine takıp fiyakalı bir görüntü yaratmaya çalıştı. O mektubu kıza başkası ile göndermesi daha olası görünüyordu. Mektubu yazmak, zarfa koymak işin en zor kısmıydı. Delikanlı çat pat okuyabilir ama kesinlikle yazamazdı. O satırların üstesinden gelebilmek için kendisi gibi dört kafadarın bir araya gelmesi gerekmişti. Ama o kız o akşam sokağa çıkmadı. Mektup hiçbir zaman sahibine ulaşamadı.
Neden hep bir yaz akşamadır zaman? Neden Ayıtlı Dere’ye su bırakılmıştır? Sazlar ve otlar akıntıda salınıp yalpalamakta ve hep aynı noktaya geri gelmektedir. Ördeklerin sevinci ve kanat çırpmaları okulun duvarlarında yankılanmaktadır. İlla ki bir yaz akşamadır ve sıcak çoktan güneşin peşine takılıp ovayı terk etmiştir. O küçük kız ne zaman bizi bırakıp gitmişti? Hiç anımsayan kaldı mı? Neden okuldaki sırası boş kalmamıştı. Neden giriş zilinden sonra onu anıp saygı duruşunda bile bulunmamıştık. O kara ve çirkin bir kız olduğu için bunu hak etmiyor muydu? Yoksul olduğu için görünmez mi olmuştu? Akliman üzerinde güneş batarken neden bunları düşünüyordum? On yıldır zaman zaman bu kız neden gelip aklıma takılıyordu?
Öğretmen ikide bir getirip bu kızı bizim kümeye oturtuyordu. Biz çalışkanlar kümesiydik. Ama o çalışkan değildi. Sadece bütün kızlar gibi yazısı güzeldi. Üstelik onun da yazı yazarken bazen burnu akıyordu. Çok hızlı davranıp uzayan damlayı burnunun ucuna gelmeden çabucak siliveriyordu. Kömür gibi kapkara saçlarına beyaz bir kurdele bağlıyordu. Sessiz sakin bir kızdı. Sınıftaki kızların çoğu onu oyunlarına çağırmazlardı. Bir tek Güllü bir de Mahide… Genelde yalnızdı. Durgun ve suskun… Onu hiç sevmezdim. Bizim kümede oturmasın, öğretmen onu başka kümeye versin isterdim. Oysa hepimiz üç aşağı beş yukarı pasaklıydık. Yoksulduk ve yetersiz besleniyorduk. Defterlerimiz kirli ve kırışık, çoraplarımız delik veya yamalı… Coğrafya kaderdir son günlerde çok kullanılan bir aforizma… Buna bir yenisini de ben ekliyorum. İlkokulda arkadaşlık için aynı küme de kaderdir. O zaman öyleydi. Çünkü diğer kümelerle rekabet ediyorduk. Fatma’yı ne zaman arkadaştan saymaya başladım. Kesinlikle anımsamıyorum.
Akıl yüktür insana. En kalın, en kaliteli çeliği delip geçer. Yağmurda ıslanmaz, güneşte kurumaz… Ateşte kaynamaz, suda erimez. Yıldızları ağaçtan turuncu yanaklı şeftaliler gibi toplar. Bir sepet alıp eline gökyüzünden bulutları yakalar. Götürüp eski bir iskelenin ayağına bağlar. Yaşlı bir kadını süpürgesine bindirip masallarda dolaştırır. Akıl yüktür insana. Sen sen ol, aklından geçeni diline söyletme. Delidir derler, gücenme.
Hep bir akşamüzeri gitmiştir sanıyorum. Dut yapraklı rüzgarla ürperir gibi titrerken. Erikler sarıdan mora geçerken. Arılar kaldırımlarda dut suyuna doymuş, şerbetten sarhoş… Kerpiç avlu duvarları kireç, kavrulmuş toprak, saman kokarken. Tulumba sesleri avlulardan sokaklara taşarken. Bir akşam üzeri annesinin çığlıkları önce evin duvarlarında sonra sokakta yankılanmıştır. Kırlangıçlar panikle yuvalarından uçmuştur.
İnsan sevince güzelleşir. Aşktan meşkten söz etmiyorum. Daha ne o kız ne ben oğlandık çünkü. Sevgilerin en yalını, en masumu sadece çocukların sahip olduğu bir ödüldür çünkü. Günler geçip gittikçe daha güzelleşmişti gözümde. Tanıdıkça sever insan. Sevdikçe güzelleştiriverir. O küme arkadaşım, kardeşim, silgisini alıp geri verdiğim, leblebi tozunu paylaştığım kızdı. Ve biz hala kara lastik kokardık. Salça ekmek, tütmüş soba ve mutfakta pişen son yemek gibi kokardık…
Aklimanın alacakaranlığında bir akşamüstü hüznümün gözyaşlarını içtim. Deniz kadar tuzluydu. Bu saatten sonra balık olmaz, dediler. Misinemi sardım, kancalarımı tahtama batırıp dizdim. Gidelim, ben hazırım, dedim. Steyşın renoya doluştuk. Akşamı dalgaların son gümüş pırıltılarında oynaşırken bıraktım. Ben gittim gitmesine ama aklım kayalarda oturup kaldı. Mayıs başında karayolları çamlığında kadın, çocuk, genç ve ihtiyar kalabalıktık. Aynı sokağın kızları kol kola piyasa yapıyorlardı. Betondan piknik masalarına oturmuş yiyip içinler vardı. Top oynayan veya ip atlayanlar. Davul zurna ile kafası iyi delikanlılar harmandalı oynuyordu. Sarı uzun saçları omuzlarında dalgalanan bir delikanlı gölge gibi bütün gün Fatma’yı takip ediyordu. Bir bakıverse dünyalar onun olacaktı. Bir gülüverse çam ağaçları hatmiler gibi pembe çiçekler açacaktı. Azıcık konuşsak, azıcık bir tenhada… Adım gibi biliyordum. Gözlerden uzak azıcık yalnız kalsalar dili tutulacaktı. Dili ağzının içinde kocaman olacak, şişip kalacaktı. Heyecandan tir tir titreyecek ve aklına tek bir cümle bile gelmeyecekti. Falcı olduğumu kim söyledi. Yaşadıklarımdan biliyorum.
Aklimanda kum zambaklarının zamanıydı. Dalgaların kumlara yufka gibi serilip, yuvarlanarak yeniden maviliklere aktığı mevsimdi. Yabani nane kokuyordu akşam… O kız hiç büyümedi. Hiç aşık olmadı. Ne günahın tadını öğrendi, ne de pişmanlığın sivri dikenlerinin tenindeki acısını… Hastalığı varmış, dediler. Ölüvermiş. On yıl mı yaşadı? Dokuzun da mı kaldı? Okula geldi mi? Fatma gerçek mi? Sadece yazarın fantezisi mi? Bunu bilse bilse Hayrullah Abim bilir. (Hacırahmanlı’da Kilit Ahmet’in Hayrullah’ı)
Not: Fatma Aguşlar’ı yaşıtlarımdan hiç kimsenin anımsamadığını biliyorum. Aklımızda yer edecek kadar yaşamadı. Yada çocuk aklı çok uçarı bir şey. Çabucak unutup hüzünleri silip atma eğilimi var. Var oluşundaki sessizlik, sakinlik ve durgunluk gideceğini bildiğinden mi kaynaklanıyordu? On yıldır aklıma arada bir misafir olup yeniden geçip gidiyordu. Ama beni bir türlü terk etmiyordu. Onun anısından kaynaklanan cümleler kurmak artık vazgeçilmez bir hal aldı. Ne anısına saygı duruşunda bulunmak istiyorum. Ne de birilerin onu elli yıl sonra anımsasın istiyorum. Beynimin ürettiği kabarıp alçalan bu dalgayı susturmak için yazdım. Keşke o da büyüseydi. Aşık olsaydı. Acılar ve hüzünlerden payına düşeni alsaydı. Küçücük bir kızken öylesine sessiz sakin ve hiç yaşamamış gibi yaşamını yitirişini içime sindiremedim. Hepsi bu…
Doğu Akdeniz’in en nadide ağaçlarından defne ağacı, dört mevsim yeşil yaprakları, mis gibi kokusuyla çağlar boyunca barışın, zaferin ve ölümsüzlüğün simgesi olmuş. Ve tarihteki diğer köklü ağaçlar gibi o da çok hüzünlü bir aşk hikayesini saklamış kalbine. Güzeller güzeli su perisi Daphne ile tanrı Apollon’un imkansız aşkını…
Anadolu medeniyetler beşiği. Anadolu masallar, efsaneler diyarı. Her bölgesinde ayrı bir hikaye, ayrı bir söylence barındırıyor. Tarihin en büyük uygarlıklarına ev sahipliği yapan Anadolu’da çağlar boyunca pek çok medeniyet kurulmuş, her biri birbirinden değerli hazineler bırakmış.
Yolunuz Antakya’ya düşerse mis kokulu defne ağaçlarının içinde, şırıl şırıl şelalelerin aktığı bugünkü adıyla Harbiye denilen yerde, yüzyıllar önce geçen hüzünlü bir aşk hikayesine tanık olursunuz. Ağaçların hışırtısında, rüzgarın burnunuza getirdiği kokusunda, suyun sesinde, kuşların cıvıltısında dinlersiniz bu öyküyü…
Gelelim tarih boyunca barışın, güzelliğin, iyiliğin simgesi olan Defne’nin mitolojideki hüzünlü bir hikayesine;
Antakya’da bugün Harbiye denen yere vaktiyle Daphne derlerdi. Bugün Asi Irmağı’nın adı da o zamanlar Orontos’tu. Mitolojideki Daphne ise bu sularda yüzen güzeller güzeli bir su perisiydi. Annesi orman, babası ırmaktı Defne’nin. Irmakta yıkanır, kıyıda ağaç altında oturur, o uzun saçlarını tarar, şarkılar söylerdi. Orman ve ırmak tatlı ninnilerle, yumuşak okşayışlarla büyütüyordu Defne’yi. Irmağın sesine benzerdi sesi, annesi orman ona gezmeyi, kuytu derinlerde saklanmayı, geyikler gibi kaçmayı öğretmişti.
Anne ve babası ne kadar sakınırsa sakınsın bir gün ay gibi güzel kızlarının aşık olacağını ve kendilerinden ayrılma vakti geleceğini biliyorlardı. Biliyorlardı bilmesine de o vaktin gelmesini istemiyorlardı bir türlü.
Defne gelişip güzelleştikçe daha içli şarkılar söylemeye başladı, dalgındı, içine kapanmıştı. Annesi Orman, bir gün sordu neyi olduğunu, annesinin sormasıyla Defne’nin gözünden yaşlar boşandı. Hiç görmediği uzaktan uzağa çalgısının sesini duyduğu birine sevdalandığını söyledi. Her yerde aradığını, bir türlü bulamadığını da ekledi sözlerine…
O anda annenin yüreğine bir ateş düştü. Çünkü bu şiiri ve çalgısı ile bütün kızları kendisine aşık eden Apollon’du. Ve Apollon bir tanrıydı. Tanrıya aşık olan kızlar ya kendini öldürürdü, ya da sürgüne giderlerdi. Bu sevdayı kalbine gömmesini salık verdi kızına.
Gönül bu, ferman dinlemiyor işte… Görmediği, bilmediği orman çalgıcısını sevmeye devam etti Defne. Sonra bir gün ormanın içinde dolaşırken ağaca sırtını dayamış çalgısını çalan birini gördü. Görmeden aşık olduğu Apollon iki adım önündeydi ve o anda anladığı sevdiği adam olduğunu. Apollon başını çevirip baktı bir de ne görsün, bugüne kadar görmediği güzellikte bir kız karşısında duruyor.
Göz göze gelince Defne önce ne yapacağını bilemedi ama sonra belki kadınca dürtüyle ormanın içlerine doğru kaçmaya başladı. Apollon da görür görmez aşık olduğu bu güzeller güzeli kızın peşinden koşmaya başladı. Defne’nin orman annesi kollarını geriyordu Apollon’un önüne kızına erişemesin diye. Defne tam Apollon’un nefesini ensesinde hissettiği anda ırmağın kenarına ulaştığını farketti. Irmak babasına “Babacığım bana yardım et” demesine rağmen çağıl çağıldayan ırmak duymadı kızının sesini. Annesi orman ise dayanamadı kızının çaresizliğine ve tam Apollon onu yakalayacakken Defne’nin ayakları altında kökler oluşmaya, her yanından yapraklar fışkırmaya başladı. Defne o anda güzel bir ağaç oluverdi.
Apollon ise ölümlerin en güzeli bu kızın hoş kokulu bir ağaç olduğunu görünce, “Ey kızların en güzeli, yitirdim artık seni, bundan sonra benim ağacımsın sen. Savaşlarda yenenler zaferlerini senin yapraklarından yapılmış taçlar takınarak kutlayacaklar. Her yerde barış ve zafer simgesi olacaksın” dedi.
Bu tanrısal aşk hikayesinin geçtiği yer bugünkü Antakya’nın Harbiye’sidir. Ve derler ki; Harbiye’nin şelaleleri de güzel Daphne’nin döktüğü gözyaşlarıdır!