RSS

TÜRK SOYKIRIMI – TALKAN VE CURCAN KATLİAMLARI

24.07.2023-Mustafa N. KUTAN-turkıshnews.com

Türklerin tarih kitaplarında ve arşivlerinde yer almayan ancak diğer milletlerin yazılı tarihinde yer alan iki büyük Türk katliamından biri. Ermeni’ler “katledildik” diyebiliyor. Rumlar “topraklarımızdan sürüldük” diyebiliyor. Ancak Türk gururu “Araplar bizi katletti, zorla Müslümanlığı dayattı” diyemez. Talkan ve Curcan katliamları.. Resmi tarihte şöyle bir üfürme var. Türkler Çin ile savaşırken Araplar yardıma gelmiş, bu sırada birbirlerine sempati beslemişler, Türk savaşçılar Arap okçuların yanaklarından makas almış, İslamiyeti kabul etmişler !. Karşılıklı milletlerin hem fikir olduğu tüm savaşlar gerçek, bir tek Türklerin katledildiği yalan öyle mi?

Talkan Katliamı‘nda 100.000 Türk katledilmiştir, bunun yanında 50.000 ‘den fazla türk köle ve cariye olarak pazarlarda satılmıştır. Bu katliam, İslam’ın barış dini olduğunu yeterince kanıtlamış, ayağı kayıp yanlışlıkla Arap kılıçlarının üstüne düşen arkadaşlar da olmuş ama dersini iyi alanlar akın akın İslamiyet ile şereflenmiştir. Hz. Muhammed’in ölümüyle birlikte insanlığın iktidar hırsı İslam dininde de ortaya çıktı. Mezhep ayrımcılığını kesinlikle reddeden İslam dininin iktidar çatışmaları sebeple mezheplere ayrılması tamamen Arapların eseridir. Eflak Voyvodası Vlad’ın yaptıklarına kin duymayan insan olamaz değil mi? İşte Vlad, Curcan ve Talkanda yaşanan acımasızlığı hayal dahi edemezdi. Ancak gel gör ki İslamı en doğru yaşayan, koruyan ve öğreten millet yine Türk’lerdir. Eğer Türkler Müslüman olmasaydı, İslamiyet bugün Arapların etnik dini olmaktan öteye gidemez, olsa olsa en fazla Hindistana kadar gidebilirdi.

…..Şehre hiç savaşmadan giren Kuteybe’nin adamları şehirde eli kılıç tutabilen ne kadar erkek varsa hepsini kılıçtan geçirirler.. Bu katliam o zamana kadar yapılanların en büyüğüdür.. Kuteybe bu katliamı diğer beyliklere ibret olması için yapar.. Kuteybe’nin askerleri öldürebildikleri kadar öldürürler, geri kalanları da, Talkan yolu üzerindeki ağaçlara asarlar.. Bu yolun 4 fersah ( 24 Km.) mesafelik bölümü Türklerin ağaçlara asılan cesetleri ile doludur.. Talkan katliamı tarihe, Arapların o güne kadar yaptıkları katliamların en büyüğü olarak geçmiştir.. Halk, Müslüman Araplarla savaşmadığı halde, Kuteybe ve askerleri sırf diğerlerine örnek olsun diye 40.000 kadar kişiyi kılıçtan geçirmiş, ağaçlara asmıştır.. bütün bunlar hep İslam adına yapılmıştır..

Kuteybe, Talkan katliamından sonra Suman’a girer.. erkeklerin pek çoğunu öldürterek, kadınlarını ve kızlarını cariye olarak alıkoyar.. Daha sonra Kes ve Nesef’de aynı şeyleri yapar.. Erkekler öldürülür, Türk kadın ve kızları utanç verici bir şekilde Araplara cariye olurlar.. Daha sonra Faryab’a yönelir ve Faryab’ın teslim olmasını ister.. Faryab halkı başlarına gelecekleri bildiklerinden teslim olmaya yanaşmazlar.. Erkekleri dövüşerek ölürler.. Bütün şehir yakılır.. Araplar bu şehre yakılmış şehir anlamında Muhtereka derler.. Kuteybe, Faryab’dan sonra, Tarhan’ın çekildiği kale Bazgis’i kuşatır.. 2 ay süreyle devamlı olarak buraya saldırır fakat bir sonuç elde edemez.. Bu arada kış yaklaşır..Kuteybe’nin kışın savaşacak gücü yoktur ancak, kale içindeki Türklerin de yiyecekleri bitmiştir.. Her iki tarafta savaşın kendileri için kaybedildiğini düşünür.. Kuteybe son olarak bir hileye baş vurur.. Tarhan’ın yanına Muhammed bin Selim adındaki adamını gönderir.. Muhammed ibni Selim Tarhan’ın teslim olması durumunda kendisine hiç bir şekilde zarar gelmeyeceği güvencesini verir.. Kalenin açlık içinde olmasından dolayı Tarhan’ın Kuteybe’nin teklifini kabul etmesinden başka yapılacak bir şeyi yoktur.. Komutanları ile görüşüp teklifi kabul ederler.. Silahlarını teslim ederek kaleden çıkarlar.. Tarhan kaleden çıkar çıkmaz yakalanır, etrafı hendek açılmış bir çadırda zincire vurulur..Kuteybe bu arada Tarhan’ı hemen öldürmez.. Haccac’a haber göndererek ne yapacağını sorar.. Haccac Tarhan için, “ O bir Müslüman düşmanıdır hiç aman vermeden öldür” der.. Kuteybe önce Tarhan’ın iki oğlunu, Tarhan’ın ve toplanan halkın gözü önünde öldürtür.. Arkasından 700 kadar Türk savaşçısının başlarını gene Tarhan’ın ve halkın gözü önünde kestirir.. Tarhan’ı da bizzat kendisi öldürür.. Bütün kesilen başlar Haccac’a gönderilir.

Tarhan’ın öldürülmesinden sonra, Kuteybe, Aral Gölü’nün altında bulunan Harzem bölgesine yürür.. Harzem’de Caygan ile Havarizat arasında taht kavgası vardır.. Kuteybe Caygan’la işbirliği yapar.. Önce Havarizat ile etrafındakileri öldürtür.. Arkasından Camhud melikini yenerek 4000 civarında esir alırlar.. Ancak, daha sonra bunlar Kuteybe’nin emri üzerine öldürülürler..

Derleyen: MUSTAFA N KUTAN

yazının tamamı:

 
22 Yorum

Yazan: 24 Temmuz 2023 in Kültür Arşivi

 

Etiketler: , , , , , ,

ESKİ ÇAĞDA SİNOP’TA TÜRK VARLIĞI İLE İLGİLİ TEZLER

22.07.2023- TÜRKİYE SELÇUKLULARI DÖNEMİNDE AŞIKLAR ADASI “SİNOP”UN FETHİ
Dr. Zekiye TUNÇ- Doç. Dr. Mustafa ŞAHİN

Eski Çağ’da Sinop’ta Türklerin Varlığı ile İlgili Tezler
Karadeniz Bölgesi’nde Türk varlığı milattan önceki yüzyıllara dayandırılmaktadır. Araştırmalara
göre bölgeye ilk olarak MÖ 3. bin ile 2. bin yılları arasında Oğuzların kollarından sayılan “Gas/Kas” ve
“Gud/Gutîler”in geldiğinden bahsedilir (İnan, 2003: 72). Sonrasında Kimmerler ve İskitler ard arda
Karadeniz’de görülmüşlerdir. İskitlerin vatanının Asya olduğu ve buradan göç ederek Kimmerlerin
yurtlarına geldikleri Heredot’un kayıtlarında anlatılmıştır: “Göçebe Skyt4’hler Asya’daydılar.
Massagetlerle yaptıkları bir savaştan yenik çıktılar, Araxes ırmağını geçtiler, Kimmerlerin yanına göç
ettiler. (Skythlerin oturdukları yerler eskiden Kimmerlerinmiş, öyle derler)” (Heredotos, 2012: 298).
İskitlerin sıkıştırması ile bugünkü Gürcistan’dan Doğu Anadolu’ya, oradan da İç Anadolu’ya gelen
Kimmerler MÖ 695 civarında Frig Devleti’ni yıkarak bölgede bozkır-göçebe geleneklerini devam
ettiren bir devlet kurmuşlardı. Bu sırada bir kısım Kimmer boyları da kuzeye çıkarak Karadeniz
Bölgesi’ne yayılmaya başlamışlardır (Tellioğlu, 2007: 655). Anadolu’da gittikleri her sahada olduğu
gibi Karadeniz Bölgesi’ni de siyasi ve sosyal bakımdan önemli ölçüde etkileyen Kimmerler,
hâkimiyetleri süresi boyunca Sinop’tan Trabzon’a kadar uzanan kıyı şeridinin kontrolünü ellerinde
bulundurmuşlardır (Tellioğlu, 2007: 23-24).
Kimmerleri takiben Anadolu’ya giren İskitler MÖ 665’ten itibaren Kür Nehri’nin sağ yakasına
yerleşmeye başlamışlardır. MÖ 401 civarında bölgedeki İskit hâkimiyet sahası Çoruh boylarına
ulaşmıştır. Bu süre içerisinde, Sinop’tan Trabzon’a kadar olan sahil şeridi de bazı İskit boylarının eline
geçmiştir (Tellioğlu, 2007: 655). Güney Karadeniz sahilinde Sinop’tan başlayan İskit hâkimiyeti bu
şehrin yüz seksen km batısına kadar uzanıyordu. Yunanlılar, Karadeniz Bölgesi’nde koloni kurmaya
başladıklarında, Sinop’tan Kolhis’e uzanan sahada mitolojilerinde ve edebiyatlarında büyük yer
tutacak İskit kadınlar topluluğu olan Amazonlarla karşılaşmışlardır (Tellioğlu, 2007: 33).

(Sinop Tersane Kapısı üstünde kilit taşı olarak yerleştirilen taşın üstündeki simgeler “ticaret yapanlara ait damga, marka” gibi düşünen bilim adamları varsa da, farklı düşünenler de var, çünkü çok dikkat çekici. 2023 tahrip olduğunu gördük, kim sahip çıkacak bu değerlere BİLKE)

Orta Çağ’da Sinop’ta Türk Yerleşmeleri
Orta Çağ’da Sinop’ta çeşitli Türk kavimlerinden Bulgar ve Kıpçak yerleşmeleri görülmüştür; ancak
en güçlü tesiri Selçuklular yapmışlardır.
Bulgarlar, Bizans topraklarına 482 ile 559 yılları arasında saldırıları sıralarında Bizans’a esir
düşmüşlerdir. 530 yılında bir Bulgar birliğinin yenilmesi sonucunda Bizans ordularına alınıp Armenie
ve Lazique bölgelerine yani Çoruh ve Yukarı Fırat çevresi sahalarına yerleştirilmişlerdir. Bulgarların
özellikle nakledildikleri Armenie ve Lazique olarak isimlendirilen bölgenin bugün aşağı yukarı
Trabzon’dan Sinop’a oradan da güneye Tuz Gölü’nün doğusundan geçerek Kayseri’yi de içine alan bir
hat takip ettiği söylenebilir (Anzerlioğlu, 2003: 66).
Bulgarların Sinop’taki varlığına dair bilgilerimizin yanında Kıpçaklarda bölgede yerleşmişlerdir.
MS 13. yy.’ın ilk yarısında Moğol istilası ile Kıpçaklardan bir kısmının Balkanlara, diğer bir kısmının ise
Kırım’a geçtikten sonra Sinop’a geçerek Karadeniz’in güney sahillerinde yerleştikleri bilinir. Moğol
baskısı sonucu bir başka Kıpçak kolunun ise Gürcistan üzerinden Doğu Karadeniz’e geçtiğine
bakıldığında Karadeniz’e çeşitli yollardan Kıpçak göçlerinin olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır (Acun,
1999: 27).

çalışmanın tamamına;

22-23 ağustos 2016 Gostivar Makedonya

14. Uluslararası Türk Dünyası Sosyal Bilimler Kongresi

Akademisyenlerimize teşekkürler BİLKE

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

MİLLİ MÜCADELEDE TBMM’YE SİNOP’TAN ÇEKİLEN TELGRAFLAR

18.07.2023- Prof. Dr. Haluk SELVİ- Doç. Dr. Bülent CIRIK

Sinop Milli Mücadeleye bütün gücüyle katılmıştır. Sinop sancağının Ayancık- Boyabat ve merkez kazaları İstiklal Harbinde en çok şehit veren bölgelerden kabul edilir. 13 Eylül 1921’de büyük kutlamalarla Sakarya zaferi kutlanmış Sinop’ta yapılan Terazi Çeşmesine Sakarya ismi verilmiştir.

ADINI Sakarya meydan Muharebesinden alan eski adı TERAZİ ÇEŞMESİ OLAN bu günün SAKARYA CADDESİ foto-Ziya DENİZOĞLU

Büyük Sakarya Meydan muharebesinde muhterem ordumuzun harp yeteneklerini ve faziletlerini bütün âleme göstererek hain düşmanı mağlup ettiğini pek büyük sevinç ve iftiharla muttali olarak köylü ve kasabalı bütün ahali hükümet konağı önünde toplanarak sevinçlerini ilan ve ordunun zaferlerinin devam etmesi için dualar ettiler.

Mülk ve milletin kurtuluşu uğrunda sarf edilen fevkalade mesailerinden dolayı elli bin nüfusu ihtiva eden kaza ahalisi namına şükranlarımızı arz ve tebrikler eyleriz.
Muhterem ordunun büyük ve küçük bütün mensuplarına selamlar ve din ve vatan uğruna şehit düşen eşsiz ve mukaddes evlatlarına Fatihalar ithaf ile başarılarınızın devamını yüce Mevla’dan dileriz.
Kaymakam Salih Cemal, Müftü Ömer Lütfü, Müdafaa-i Milliye Reisi Mehmet
Necip, Mahalle İdare Azası Hasan, Aza Hacı Hüseyin, Aza İlyas Hulusi, Belediye Reisi
Halil, Eşraftan İsmail Hakkı, Eşraftan Tahsin.”775
( SAYFA : 331)

 

Etiketler: , , , , , ,

SİNOP’TAN ASKERE GİDEN 12 YAŞINDAKİ ÇOCUKLAR

15.07.2023- A. Yaşar SARIKAYA

Biz, bu günlere nerelerden geldik? Yurdumun hafızası, Yemen, Trablusgarp, Çanakkale, İstiklal savaşı ve daha öncelerinin anılarını taşırken; hepimiz çağın bulaşıcı hastalığına yakalanıverdik.  Cep telefonları, bilgisayarlar hayatımıza girdi. Yeniliklere ve her türlü bilgiye ulaşım kolaylığı sağlandı; ama bizi bize unutturdu.

Ülkemizin kıymetini ne kadar biliyoruz? Küçük çocuklar annelerine “seni kocaman dünyalar kadar seviyorum” der ya. Cümlenin içine, hayaline sığdıramadığı sevgisini, sözcüğün içine dolu, dolu yerleştiriverir. Sevgi samimi, sevgi içten, sevgi yalın olunca; göz de söz de onu çok güzelce taşır ve yansıtır.

 Köy yollarında dağlarında dolaşırken, ağaçların, toprağın, havanın ve suyun bana anlattıklarını duymak uğruna çok zaman harcadım. Bilginin peşinden yıllarca iz sürdüm. BOA araştırmalarımda, yurdu bize armağan edenlerin yeni gerçeği ile karşılaştım.  

Onbeşlikler türküsü var ya, hepimizin bildiği.  Cepheye giden küçük yavruların türküsüdür. Arşiv bilgilerinde, 12 yaşında Sinop’tan askere giden küçük çocuklar olduğunu buldum. 1835 yılında Sinop köylerinde yapılan ilk nüfus kayıtlarında, Sülale isimleri ile nüfus defterine kaydedilmişti.

İşte o kayıtlar:

BAHRİYE ASKERLERİ:

 Kayıtta yer alan bilgide verilen açıklama:  “Reft Asakiri Bahriye” anlamı “bahriye askeri olarak gitti”

Karye-i Kabaağaç(1)

1.Uzun boylu kır sakallı Hatiboğlu Mehmet Bin Ömer Oğlu ABDULLAH (12 yaşında)

2.Uzun boylu Kumral sakallı HAMOĞLU Ahmet Bin Mustafa oğlu Süleyman(15yaşında)

Karye-i Tilkilik

1. Süleymanoğlu uzun boylu kara bıyıklı Hüseyin oğlu Çolak HASAN(13 yaşında)

2. Kısa boylu köse sakallı Kürt Osmanoğlu Ahmet Bin Mehmet oğlu MEHMET( 16 yaşında)

3.Uzun boylu sarı bıyıklı Koçoğlu Ali Bin Ahmet kardeşi HÜSEYİN( 21 yaşında)

Bu çocuklar, 1835 yılında bahriye askeri olarak devlete hizmet etmeye gitmişler. Ana ocağından uzak, memlekete hizmet vermek için. 12 yaşında çocuk, gemilerde hangi görevlerde çalıştı kim bilir?

HAMOĞLU, Humma sülalesidir. O sülaleden, 15 yaşında bir çocuk askere gitmiş ve sülale anıları günümüze neden taşıyamamıştır? Her sülale, bu bilgilere değer vermeli, çocuklarına bu anıları anlatmalıdır. Eski kahramanlıklar bir gün değildir. Ömrünü toprağına adayanların kahramanlığıdır. Bu çocuk askerlerin anılarını unutmayalım. Adı geçen sülaleler, bilgiye değer verin, ses verin ve  anılarınıza sahip çıkın. 

  1. BOA çeviri sayfaları memleketimtilkilik.wordpress.com sayfasında
 

Etiketler: , , , , , , , , ,

CEVİZ VE BAYRAM

07.07.2023-Şafak Gündüz SARIKAYA

Bayramın ardından, güzel bir bayram yazısı ile sizlerleyiz. Konuk yazarımıza teşekkür ederiz. BİLKE

Bugün bayramın üçüncü günü. Öncelikle sevdiklerinizle birlikte sağlıklı ve mutlu bir bayram geçirmenizi dilerim.

Sinop’un bayramlarında yer alan nokul ve yine Sinop Mutfağının mantısı, islamasinda bulunan çok faydalı bir besin kaynağı cevizden bahsetmek istiyorum.

Ceviz binlerce yıldır tüketilen sağlıklı bir besin kaynağı. Hafızayı güçlendirir, kemik sağlığında önemli rol oynar ve daha çok sayıda faydası var. Çocukken kurulan Sinop Pazarında annem Naciye Teyze’den alış veriş yapardı. Hamamın hemen yan tarafında rahmetli Naciye Teyze, anneme “cöğüz vereyim mi?” diye sorardı. Yahu, “bu cöğüz ne ola ki’, diye kendime sorardım. Elbette cevizi kastettiğini anlamam çok zamanımı almadı. Ana bu tanımlamaları hep kaba, köylü yorumu gibi düşündük normatif olarak. Sonra merak ettim, bu ceviz kelimesi hangi dilden gelir diye. Wikipedia şöyle tanımlıyor efendim:

Ceviz, (Cawz)malum ağaç ve sert kabuklu meyvesi sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Orta Farsça aynı anlamda gaws veya göz sözcüğünden alıntıdır Bu sözcük Aramice/Süryanice aynı anlama gelen eviz sözcüğü ile eş anlamlıdır. Arapça Caws kelimesinin okunuşu da Coguz gibi bir telaffuza yol açabilir Bu bağlamda düşününce Naciye Teyze’nin cövüz kelimesini doğru bile kabul edebiliriz Doğru kelime kaba, köylü kabul ettiğimiz kısmında orijinalliğini yitirmemiş, kültür böyle korunup zaman içinde daha sonraki kuşaklara aktarilabiliyor. Zaman içinde anlamını yitirip başka alanlara çekilen o kadar kelime var ki…

Bayram bayram başımıza dilbilimci mi kesilsin dediginizi duyar gibiyim. O zaman ne diyelim her gün en azından bir avuç ceviz yiyelim Iyi bayramlar! ŞGS

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

Merhaba dostlarım

04.07.2023- İbrahim IRMAK-Antalya İl Tarım ve Orman Müdürlüğü Şube Müdürü

Bugün sizlerle geçmişime dair özel bir anımı paylaşmak istiyorum. Uzun yıllar önce, çocukluk yıllarımda çobanlık yaparak büyüdüm. Bu süreç, benim için unutulmaz anılarla dolu olan bir dönemi simgeliyor.

Sabahın ilk ışıklarıyla uyanır uyanmaz, güneşin doğuşuna tanıklık etmek için doğaya adım atardım. O eşsiz güzellikteki doğanın içinde, kuşların melodisi ve ormanların sakinliğiyle çevrili olmanın tadını çıkarırdım. Rüzgarın yüzüme dokunuşu ve oksijenle dolu temiz havayı içime çekmek, beni huzurla dolduran anlar yaşatırdı.

Durağan’da çobanlık yaparken ineklerimizle birlikte doğada geçirdiğim uzun saatler, bana büyük bir öğreti ve deneyim kattı. Hayvanların ihtiyaçlarını anlamak ve onlara gereken ilgiyi göstermek için çaba sarfederdim. Her bir hayvanın benzersiz kişilikleri, benim için değerli dostlar haline gelmişti. Onların güvenini kazanmak ve birlikte uyum içinde hareket etmek, birbirimize bağlılığımızı artıran bir deneyimdi.

Çobanlık yıllarım, benim için sabır, disiplin ve sorumluluk gibi değerleri içselleştirdiğim bir dönem oldu. Zorlu doğa koşullarında bile hiç vazgeçmedim. Bu deneyimler, hayatta karşılaştığım her türlü zorluğun üstesinden gelebileceğime olan inancımı pekiştirdi. Çünkü çobanlık, dayanıklılığı ve azmi gerektiren bir meslektir.

Bugün, çobanlık yıllarımın bana kattığı değerleri hayatımın her alanında kullanıyorum. Sürdürülebilirlik ve doğal kaynakların korunması, benim için büyük önem taşıyan konular arasında yer alıyor.

Bu paylaşımı okuyan herkese, çocukluk yıllarımdan gelen bu anılarla dolu paylaşımımı sevgiyle sunuyorum. İbrahim Irmak olarak, memleketimizin güzelliklerini korumaya ve gelecek nesillere aktarmaya kararlıyım. Hepimizin içindeki doğal gücü keşfedip, hayallerimizi gerçekleştirmek için çabalayalım.

Sevgiyle kalın,

 
Yorum yapın

Yazan: 04 Temmuz 2023 in KONUK YAZARLAR

 

Etiketler: , , , , , , , ,

KONŞU

04.06.2023-Nuray BİİLGİLİ

Besime Ninem “Konşu” derdi, doğrusu da Komşu değil Konşu’dur. Türkler kendilerini “Konar Göçer” şeklinde ifade eder. Bu bağlamda Kon fiili toprağa yerleşmek anlamında kullanılır. Uçan kuşların yere Kon-ması gibi “Göçer” Türkler de Kış mevsimini geçirmek için Toprağa Kon-arlar.

Konak ve Konşu kelimeleri de Konmak fiili ile bağlantılı isimlerdir. Gece Kondu Türk insanının ürettiği bir tabirdir. Memleketinden Göçüp gelen gariban insanlarımızın alel acele gece vakti Kondurduğu derme çatma evlerdir. Hoş ben o çocukluğumdaki Gecekonduları en lüks eve değişmem. Çağımızda popüler bir kelime olan Konum ise Sizin Konumlandığınız yani Konduğunuz yeri belirtir.

Yazı için teşekkürler Sayın Nuray Bilgili-BİLKE

 
Yorum yapın

Yazan: 04 Temmuz 2023 in KONUK YAZARLAR

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

SİNOP VE KABOTAJ BAYRAMI

01.07.2023-Mergube CENGİZ TÜRKSEVEN

Yıllar önceydi. Sinop Kız İlk Öğretmen Okuluydu Sarı Saltuk Anadolu Lisesi. 1970’li yıllarda öğretmenimizdi Mergube CENGİZ. Kaleme aldığı Kabotaj Bayramını, onun mesleki birikimi ve engin görüşü ile okurlarımızla paylaşıyorum. A. Yaşar SARIKAYA

KABOTAJ BAYRAMI

Bazalt,andezit gibi derinlik kayaçlarından oluşmuş volkanik bir adanın,Kuzey Anadolu Alplerine özlemidir Sinop..

Bu özlemi dile getiren su perilerinin şarkılarına duyarsız kalamıyan dalgalar ve akıntılar,çakıl kumsalından bir kordonla kavuşturmuşlardır onları..

Bu kıyı kordonu üzerinde kurulmuş,tarihin içinden süzülen pek çok kültürün iç içe geçerek kristalize olduğu,Türkiye’nin en mutlu insanlarının yaşadığı şehirde başladım mesleğime ve ilk orada gördüm “Kabotaj Bayramının” coşkuyla kutlanışını..

Kabotaj (Cabo-İsp.-Burun)burundan buruna,fenerden fenere,bir devletin tüm sularında,limanlarında ticari bağımsızlığı,egemenliği..

16.yy.da keşifler sonucu değişen dünya ticaret yolları ekseni,okyanuslara açılamadığımız için ekonomik çöküşe,çare olarakta yabancı devletlere ticari ayrıcalıklar(Kapitülasyonlar)vermemize,sanayi devriminden sonrada yarı sömürge olmamıza yol açmıştı.

Sonuç Mondros ve Sevr,sonrası mili mücadele ve Lozan..

Lozan sonrası tam bağımsız/antiemperyalist/milli bir cumhuriyet olarak kuruluşumuz,iki yıllık geçiş döneminden sonra 1 Temmuz 1926’da “Mavi vatanımızın tam bağımsızlığı,”Kabotaj haklarının bize geçmesiyle tamamlanmış ve 1935 de milli bayram kabul edilmiştir.

8333 kilometrelik kıyılarımızla,23 burun,Anadolu ve Trakya’yla birlikte 24 yarımadayla bir deniz ülkesi olmamıza rağmen % 70’mizin yüzme bilmemesi şaka gibidir..

Denizlerimiz ve iç sularımız en büyük zenginlik kaynağımızdır.

İki binli yıllarda,dünya ticaret yollarının ekseninin değişmesi

Avrupa-Kafkasya-Asya taşımacılık koridoru(TRACECA) ve üç kıtayı içine alan

“Yeni modern İPEK YOLU” Afro-Avrasyanın ortak ulaşım hattı üzerindeki üç tarafı denizlerle çevrili tek yarımadalar ülkesi olan Türkiye’ye önemli bir ticari kimlik kazandırmıştır..

Umarım tarihimizden ders alır,deniz ulaşımı ve ticareti,biyo teknoloji ve turizm açısından vizyoner stratejiler geliştirir,konumumuzun sağladığı zenginlikleri değerlendiririz..

Yüzyıl önceki vizyonlarıyla bizlere kara ve denizlerimizde tam bağımsız bir ülke bırakan Gazi Mustafa Kemal ve arkadaşlarını her geçen gün artan saygı,sevgi ve minnetle anıyorum..

Hepinize gökyüzünün ve denizlerin mavisi gibi huzurlu ve güzel günler diliyorum, sevgi ve saygılarımla..

 
Yorum yapın

Yazan: 01 Temmuz 2023 in KONUK YAZARLAR

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

ÇOBAN KALDİ VE KAHVENİN BULUNUŞU

30.06.2023- BİLKE

Efsaneye göre; 3. yy veya 9. yüzyılda Etiyopya’da çobanlık yapan Kaldi, keçilerin belirli bir ağacın meyvelerini yedikten sonra aşırı enerjik olduklarını fark eder. Keçilerin o kadar enerji doludur ki geceler uyumazlar. Bunun üzerine keçilerin yediği kırmızı meyvenin tadına Kaldi de bakar ve çok daha enerjik olduğunu görür.
Efsaneye göre, bundan sonra Kaldi keçileriyle birlikte mutlu bir şekilde oynamaya başladı. Ondan şiirler ve şarkılar saçıldı. Bir daha hiç yorgun ve sinirli olmayacakmış gibi hissetti. Kaldi babasına sihirli ağaçlardan bahsetti. Dedikodu yayıldı ve sonunda kahve Etiyopya kültürünün bir parçası oldu.

Daha sonra keşişler denemiş bu gizemli meyveyi; ancak acı tadını beğenmediklerinden hepsini ateşe atmışlar. Kısa süre sonra lezzetli aroma burun deliklerine dolunca keşişler çok meraklanmışlar ve kavrulmuş meyvelerden bir içecek demlemişler. Bütün gece ayık kalmışlar kahveyi içtikten sonra. Böylece kahve tohumunun ünü, kısa süre içinde bölgede yayılmış. M.S. 1000 yıllarında kahve Yemen’de üretilmeye başlanmış.

Bugünkü Yemen’de bulunan Mokka şehrinden taşınan kahveler İslam dünyasına yayılır Ortadoğu’yu çeşitli sebeplerle ziyaret eden Avrupalılar, ülkelerine döndüklerinde alışılmadık koyuluktaki bir içecekten bahsediyorlardı. 17. yüzyıla gelindiğinde ise kahve, Avrupa’da tanınmaya başlamış ve popülerleşmişti. Avrupa’da tanınmaya başladığı ilk dönemlerde halkın bir kısmı, kahvenin “Şeytan’ın acı icadı” olduğunu söyleyerek reddetti. 1615 yılında Venedik’teki rahipler, kahve kullanımını kınamışlardı. Tartışma o kadar büyüktü ki, dönemin papası 8.Clement’ten müdahale etmesi istendi. İçeceği denemeden herhangi bir açıklama yapmak istemeyen 8.Clement, kahveden oldukça etkilenmişti. Ve bunun üzerine kahve, papalığın onayını almayı başardı.

17. yüzyılın ortalarına gelindiğinde Londra’daki 300’ün üzerinde kahve evi, tüccarların ve sanatçıların buluşma noktası haline dönüştü.

Kahve, 1600’lü yılların ortalarında günümüzde New York olarak bilinen New Amsterdam’a ulaşır. Dünya’da yaygın şekilde tüketilmeye başlanan kahvenin, sadece Arap yarımadasında üretilmesi talebi karşılamaya yetmiyordu. 17.yüzyılın ikinci yarısında kahve tohumları elde eden Hollandalılar, bu tohumları Hindistan’da yetiştirmeye çalışmış ve başarısız olmuşlardı. Daha sonra günümüzde Endonezya toprakları içinde yer alan Java adasında yapılan ekim çalışmaları başarıya ulaştı. 1714 tarihinde Amsterdam valisi, Fransız Kralı 14.Louis’e hediye olarak küçük bir kahve bitkisi armağan etti. Karayiplerdeki adaya dikilen tohum, 50 yıl içerisinde adada toplam 18 milyon kahve ağacı yetiştirilmesini sağladı. Kahve tarihi, çeşitli dönemlerde ve bölgelerdeki yasaklar ile de bilinir. Bu yasaklardan ilki, 1511 yılında Mekke’de uygulanmak istenmiş. Mekke valisi, kahvenin radikal düşünceleri ve halkın sokaklarda toplanmasını tetiklediğini düşünüyordu. Aynı zamanda uyarıcı olarak kullanılması da, kahveye kötü bir ün sağlıyordu.

Kahvenin Osmanlı döneminde yasaklanmak istendiği de bilinenler arasında. 4.Murad 1623 yılında tahta çıktıktan sonra kahve yasakları uygulanmaya başlanmış ve bir dizi ceza yürürlüğe alınmıştı. Bu cezalara göre ilk defa kahve ile yakalanan kişilere dayak atılıyordu. İkinci kez yakalanan kişilerin ise deri bir kılıf içerisine hapsedilerek Boğaz’ın sularına atıldıkları söylenir.

alıntı: dünya medeniyetler tarihi

 
Yorum yapın

Yazan: 30 Haziran 2023 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

Hz. İbrahim’in Hikayesi Hangi Mitolojik Hikayeye Benziyor?

26.06.2023- Leman ALTUNTAŞ- https://arkeonews.com

Mitolojik hikayelerdeki genel karakterlerin bir çoğu günümüz dinsel hikayelere de kaynaklık etmektedir. Hatta o kadar fazla benzeyenler vardır ki insanlarda şüphe ve şaşkınlık uyandırmaktadır.

Hurri kökenli olan mitoslardan biri olan Appu ve İki Oğlunun hikayesi de bunlardan biridir. Hitit tabletlerinden okunan kısmı ile anlatacağımız hikayedeki benzerliklere sizlerde şaşıracaksınız.

APPU VE İKİ OĞLU

Lulluwa ülkesinde Şudul isimli bir şehir vardır. Orada Appu isminde çok sengin bir adam yaşardı. Onun çok fazla sığırı ve koyunları sayılamayacak kadar çok altını vardı. Onun hiçbir şeye ihtiyacı yoktu, fakat tek bir  şeye ihtiyacı vardı Onun ne erkek ne de kız çocuğu vardı. Appu’nun hizmetçileri kendi aralarında konuşuyorlardı “O daha önce hiç başarılı olamadı! Şimdi mi olacağını düşünüyorsunuz?

Appu konuşulanları işitmişti. Kendi kendine söylenmeye başladı Tanrılar bana sığırlar verdi bir sürü altın verdi ama neden bir çocuğu esirgedi benden? Bunu duyan Güneş Tanrısı cevap verdi ona “şimdi git ve eşinle birlikte yat “Tanrılar sana bir erkek çocuk verecek”

Appu denileni yaptı. Karısı hamile kalmıştı ve aylar sonra ona bir erkek çocuk verdi. O’na uygun bir isim koydu. O’nun ismi “Kötü” oldu. Çoktan beri baba Tanrılar O’nu doğru yolda tutmadılar, fakat kötü bir yolu seçtiler. O’nun ismi “Kötü” olsun!

Tekrar ikinci defa Appu’nun karısı gebe kalmaya başladı. [Onuncu] ay geldi ve kadın bir erkek çocuk doğurdu. Dadı çocuğu kaldırdı ve O na “İyi” ismini koydu. O’nu “İyi” olarak çağırsınlar.

Çocuklar büyüyüp yiğit bir erkek haline gelince baba evinden ayrılmaya karar verirler. Bundan Kötü’nün ‘dağların ayrı ayrı yerlerde bulunduğu, şehirlerin ayrı ayrı yerlere aktığı ve pek çok tanrının ayrı yerlerde oturduğu gibi biz de farklı yerlerde oturalım,’ telkinleri etkili olur. Bu arada iki kardeş malı da kendi aralarında bölüşmeye başlar.

Ancak malın iyisini Kötü alır, tüm kötü malı ise İyi’ye verir. Bu mal paylaşımının adaletsiz olduğuna inanan İyi durumu mahkemeye taşır.” Ancak tabletin bundan sonraki bölümü kırık olduğundan mahkemenin sonucunu öğrenemiyoruz.

Hz. İbrahim ile eşinin hikayesini de Tevrat’ta yazan haliyle bir hatırlayalım.

Hz. İBRAHİM VE EŞİ

Abram ve Nahor kendilerine karılar aldılar. Abram’ın karısının adı Sara, … idi. Ve Sara kısır idi. (Tekvin, 11: 29,30)

Ve Abram dedi: Ya RAB Yehova, bana ne vereceksin? Ben çocuksuz gidiyorum, ve evimin sahibi bu Şamlı Eliezer olacaktır. Ve Abram dedi: İşte bana zürriyet vermedin; ve işte, evimde doğan (Eliezer) benim (mirasçım) olacaktır. … Ve kendisine RABBİN şu sözü geldi: Bu senin mirasçın olmayacak; ancak senin sulbünden çıkacak olan senin mirasçın olacaktır. (Tekvin, 15:2, 4) Ve dedi: Ya RAB Yehova, onu mirasçı alacağımı ne ile bileceğim? (karşılığı ne olacak?) Ve ona dedi: Bana üç yıllık bir inek, ve üç yıllık bir keçi, ve üç yıllık bir koç, ve bir kumru, ve bir güvercin yavrusu al. Ve bütün bunları ona aldı, ve onları ortadan yardı, … fakat kuşları yarmadı. (Tekvin, 15: 8,10)

KURAN ayetlerinde Hz İbrahim:

“Biz İbrâhîm’e daha önce rüşdünü vermiştik…” (el-Enbiyâ, 51) 

İbrâhîm -aleyhisselâm- “Allâh’tan başka ilâh yoktur, O benim Rabbimdir, O her şeyin Rabbidir.” dedikçe annesi ve babası Nemrûd’dan korkarak ağlarlar ve İbrâhîm’i ihtâr ederlerdi. Onların bu endişelerine karşılık Hazret-i İbrâhîm:

“Gecenin karanlığı O’nu (İbrâhîm’i) kaplayınca O bir yıldız gördü. «Rabbim budur!» dedi. Yıldız batınca «Ben batanları sevmem!» dedi. (Daha sonra) Ay’ı doğarken görünce (yine) «Rabbim budur!” dedi. O da ba­tınca «Rabbim bana doğru yolu göstermezse, elbette yoldan sapanlardan olurum.» dedi. Güneş’i doğarken görünce de «Rabbim budur! Zîrâ bu daha büyük.» dedi. O da batınca dedi ki: «Ey kavmim! Ben sizin (Allâh’a) ortak koştuğunuz şey­lerden uzağım! Benim Rabbim, bütün noksan sıfatlardan münezzeh olan Allâh’tır! Ben hanîf[2] olarak yüzümü, gökleri ve yeri yaratan Allâh’a çevirdim ve ben müşriklerden değilim.»” (el-En’âm, 76-79)

“–Babacığım! İşitemeyen, göremeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere ni­çin tapıyorsun? Babacığım! Bana, sana verilmeyen bir ilim verildi. Bana tâbî ol; seni sırat-ı müstakîme ulaştırayım. Babacığım, şeytana tapma! Çünkü şeytan, Rahmân’a isyân etmiştir. Ey babacığım! Doğrusu ben sana Rahmân’dan bir azap dokunup da şeytana dost olmandan korkuyorum!” (Meryem, 42-45)

Âzer ise kızarak:

“«–Ey İbrâhîm! Sen benim tanrılarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer (onlara dil uzatmaktan) vazgeçmezsen, and olsun seni taşlarım. Uzun süre benden ayrıl; git!» dedi.” (Meryem, 46)

Fakat İbrâhîm -aleyhisselâm-, Âzer’e yine yumuşak bir üslûbla mukâbele etti:

“İbrâhîm: «Sana selâm olsun! Rabbimden senin için mağfiret dileyeceğim. Çünkü O, bana karşı çok lutufkârdır.» dedi.” (Meryem, 47)

Ve babasının affı için duâ etti. Ancak duâsı kabûl edilmedi. Çünkü babası Allâh düşmanıydı. İbrâhîm -aleyhisselâm- bunu iyice anladığında duâ etmekten hemen vazgeçti. Zîrâ kâfirlerin affı için değil, ancak hidâyetleri için duâ edilirdi. Kur’ân-ı Kerîm bu husûsu şöyle bildirir:

“Cehennem ehli oldukları açıkça belli olduktan sonra, akrabâ dahî olsalar, (Allâh’a) ortak koşanlar için af dilemek, ne peygambere yaraşır, ne de mü’min­lere! İbrâhîm’in babası için af dilemesi (ise), sadece ona verdiği sözden dolayı idi. Onun Allâh düşmanı olduğu kendisine belli olunca, ondan (hemen) uzaklaştı. Şüphesiz ki İbrâhîm, çok yumuşak huylu ve pek sabırlı idi. (et-Tevbe, 113-114)

“O, babasına ve kavmine: «–Şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz heykeller de ne oluyor?» dedi. Onlar: «–Biz, babalarımızı bunlara tapan kimseler olarak bulduk.» dediler. (İbrâhîm:) «–Doğrusu siz de, babalarınız da açık bir sapıklık içindesi­niz.» dedi. Kavmi ise: «–Bize gerçeği mi getirdin, yoksa oyunbazlardan biri misin?» dediler. (Bunun üzerine İbrâhîm): «–Hayır, sizin Rabbiniz, yarattığı göklerin ve yerin de Rabbidir ve ben buna şâhidlik edenlerdenim.» dedi.” (el-Enbiyâ, 52-56)

“O (İbrâhîm), gizlice onların tanrılarına sokuldu: «Yemez misiniz?» dedi. (Cevap gelmeyince) «Neyiniz var ki konuşmuyorsunuz?» dedi ve gizlice üzerlerine yürüyüp sağ eliyle onlara kuvvetli bir darbe indirdi.” (es-Sâffât, 91-93)

“Sonunda (İbrâhîm) onları paramparça etti. Yalnız en büyüğünü, belki ona mürâcaat ederler diye bıraktı. (Putları kırılmış gören halk:) «–Bunu tanrılarımıza kim yaptı? Muhakkak ki o, zâlimlerden biridir.» dediler. (Bir kısmı:) «–Bunları diline dolayan bir genç duyduk; kendisine İbrâhîm denilirmiş.» dediler. «–O hâlde O’nu hemen insanların gözü önüne getirin; belki şâhidlik ederler.» dediler. (Sonra İbrâhîm’i oraya getirtip:) «–Bunu ilâhlarımıza sen mi yaptın ey İbrâhîm?» dediler. (O da:) «–Belki de bu işi şu büyükleri yapmıştır. Hadi eğer konuşuyorlarsa onlara sorun!» dedi. Bunun üzerine, kendi vicdanlarına dönüp (kendi kendilerine) «–Zâlimler, siz­lersiniz sizler!»[3] dediler. Sonra tekrar eski inanç ve tartışmalarına döndüler: «–Sen bunların konuş­madığını pek âlâ biliyorsun!» dediler. İbrâhîm: «–Öyleyse, Allâh’ı bırakıp da, size hiçbir fayda ve zarar veremeyen bir şeye hâlâ tapacak mısınız?» dedi. Size de, Allâh’ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere de yuh olsun! Siz akıl­lanmaz mısınız?” (el-Enbiyâ, 58-67)

“Allâh’ın kendisine mülk (hükümdarlık ve zenginlik) vermesi sebebiyle şıma­rıp Rabbi hakkında İbrâhîm ile tartışmaya gireni (Nemrûd’u) görmedin mi! İşte o zaman İbrâhîm: «Rabbim hayat veren ve öldürendir!» demişti. O da: «Ben de hayat ve­rir ve öldürürüm.» demişti. İbrâhîm: «Allâh güneşi doğudan getirmektedir. Haydi sen de onu batıdan getir!» dedi. Bunun üzerine kâfir şaşırıp cevap veremez hâle geldi. Allâh zâ­limler topluluğunu hidâyete erdirmez.” (el-Bakara, 258)

“İşte o zaman, biz O’na hilim sâhibi bir oğul müjdeledik. Babasıyla beraber yürüyüp gezecek çağa erişince (babası): «Yavrucuğum, rüyâda seni kurban ettiğimi görüyorum; bir düşün, ne dersin?» dedi. O da cevâben: «Babacığım, sen emrolunduğun şeyi yap! İnşâallâh beni sabredenlerden bulur­sun!» dedi. Her ikisi de teslîm olup, (İbrâhîm) onu alnı üzerine yatırınca: «Ey İbrâhîm, rüyâyı gerçekleştirdin. Biz ihsân sâhiplerini böyle mükâfatlandırırız. Bu gerçekten çok ağır bir imtihandır.» diye seslendik. Biz oğluna bedel O’na büyük bir kurban verdik. Geriden gelecekler arasında O’na (iyi bir nam) bıraktık: «İbrâhîm’e selâm olsun!» dedik. (İşte) Biz ihsân sâhiplerini böyle mükâ­fâtlandırırız. Çünkü O, bizim mü’min kullarımızdandı.” (es-Sâffât, 101-111)

NOT: Okumak, yazılı kaynaklardan faydalanmak, bilgilerimizi güçlendirir. Sebep sonuç ilişkileri konusunda ufkumuzu açar, netleştirir.

İYİ BAYRAMLAR-BİLKE

 
Yorum yapın

Yazan: 26 Haziran 2023 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,