RSS

Kategori arşivi: Bilinmeyenler

Fransa’dan gönüllü iade alınan pişmiş toprak figürü

05.06.2024-KÜLTÜR VARLIKLARI VE MÜZELER GENEL MÜDÜRLÜĞÜ

Ülkemize gönüllü olarak Dinçer Denis ERKE tarafından iade edilen 1 adet pişmiş toprak kadın figürini ile 1 adet erkek figürin başı Fransa’dan Türkiye’ye getirilerek 07.06.2021 tarihinde Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesinde muhafaza altına alınmıştır.


Paris’te faaliyet gösteren bir Müzayede evinden 2016 yılında satın alınan pişmiş toprak kadın figürini ile erkek figürin başı, Orta Tunç Çağı II (M.Ö. 1800-1600) dönemine tarihlendirilmektedir. Adı geçen kişi, eserleri ülkemize gönüllü olarak iade etmek için 22.04.2021 tarihinde Paris Büyükelçiliğimiz kanalıyla başvuruda bulunmuş ve aynı gün Paris Kültür ve Tanıtma Müşavirliğimize teslim etmiştir.
Elleri göğsünde ve ayakta duran yassı formlu özellikleri ile pişmiş toprak kadın figürinin, Anadolu’da, Doğu Kilikya, Amik Ovası ve Güneydoğu Anadolu (Fırat Nehri’nin batısı) Bölgesinde yayılım gösterdiği bilinmektedir. Çıplak kadın figürinlerinin bereketi ve doğurganlığı temsil eden tanrıça kültü ile ilgili faaliyetlerde kullanılan dini bir nesne olma olasılığı yüksektir.
Kültür varlığı kaçakçılığının önlenmesi ve yurt dışında bulunan ülkemiz kökenli eserlerin geri kazanılması amacıyla Bakanlığımızın ilgili kurumlarla koordinasyon halinde yürüttüğü faaliyetler konuya duyarlılığı artırmaktadır. Bu doğrultuda, gönüllü iadeler memnuniyetle karşılanmakta ve yapılan çalışmalara katkı sağlamaktadır.

 
Yorum yapın

Yazan: 05 Haziran 2024 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , ,

101. KOVAN İŞTE O KOVANDI

25.05.2024- Yaşar Aktaş- Alıntı

1921 martında İnönü ovasında Ethem çavuş evladı gibi sevdiği 75 lik

Topla 18 saattir düşman mevzilerine isabetli atış yapmaktadır

Ethem çavuş bir mermi Daha almak için sandığa elini atınca bir gariplik fark eder

Bir merminin üzerine yazı yazılmış çaputla da bir çivi sarılmıştır.

Yazıyı okumaya zaman yoktur mermiyi ateşler Düşen kovanı bir kenara bırakır herkes merak içindedir kovanda ne yazıyor diye. Hava kararır atışa ara verilir komutan askerlerin meraklı bakışları altında kovanı eline alır yazıyı okur.

Seyfi çavuş 4 alay 3 tabur 8 batarya 7 ocak 1921 inönü

Bu mermi 2 ay önce İnönü’de kullanılmış. Ankara imalatı harbiye de çalışanlar yazıyı fark edince kovanın üstüne çaput ile ucu inceltilmis bir çici bağlayarak tekrar cepheye yollarlar. Kovan Ankara’ya tekrar döndüğünde üstünde yeni yazı vardır.

Aksekili ethem çavuş

8 alay 3 tabur 1 batarya

20 mart 1921 İnönü.

Kovan tekrar düzeltilir barut doldurulur mermi çekirdeği konulur çivi çaputla sarılır cepheye gönderilir böylece kovan üzerindeki mesaj sayısı 8 olmuştur.

Tarih 9 eylül şanli Türk ordusu İzmir’e girer. Aynı tarihlerde kovan Ankara’ya döner. Bu sefer kovanın üzerinde bir künye birde mektup vardır. Kamil usta mektubu açar herkesin duyacagı bir sesle okumaya başlar. Allaha şükürler olsun düşman kaçıyor muzaffer Türk ordusu düşmanı kovalıyor güzel İzmir’e yakınız artık iki gün önce Banazdaki muhaberede Seyfi Çavuş Şehit düştü künyesini ailesine göndermek istedik ailesinin düşman tarafından katledildiğini öğrendik kovandaki yazılardan anladık ki bu topçu neferinin bir ailesi de siz olmuşsunuz. Bu sebeple Seyfi Çavuşun künyesini size yolluyorum yüzbaşı Muhsin Talat 4. alay 2 tabur 8 batarya 5 eylül 1922 Salihli

İmalatı harbiyede herkes ağlıyordu hiç tanımadıkları halde yazıyla kardeş oldukları seyfi çavuş vatan uğruna şehit düşmüştü. Kamil usta ağlayarak tezgahın başına geçer kovanı yenilemeye başlar seyfi çavuşun künyesini iki perçinle kovanın dibine sabitler.

Savaş bitmiş zafer kazanılmış kovanın gönderilmesine gerek kalmamıştır. Teğmen Hamdi Vasıf mühimmat depolarında yapılan sayım esnasında mermiyi bulur. O esnada MUSTAFA KEMAL ATATÜRK Çankaya’daki sofrasında ayağa kalkmış bıçağını hafifçe tabağa vurarak

Beyler yarın cumhuriyeti

İlan edecegiz diyordu

Ertesi gün mecliste yaşasın cumhuriyet sesleri dalgalanıyordu.

Cumhuriyetin ilanı 101 pare top atışıyla kutlanır

101 inci kovan o kovandı evlattı evladıydı Türk milletinin bu son top topyekün bir milletin sesi oldu O sesin sahibi

Gazi kovan bugün M.K.E .Müzesinde cumhuriyeti yaşamaya devam ediyor

Yaşar Aktaş- kültür ve merak grubu

BİLKE YORUM: Sosyal medya gruplarında dolaşan bir yazıyı paylaşıyoruz. Cumhuriyetin kıymetini bilmek ve yeniliklerine değer vermek amacında birlik olmalıyız. Orta Doğu ülkelerinde yaşananlar, İsrail’in Filistin Halkına tutumu, İran uçak kazası, Libya, Mısır, Irak olayları sorumluklarımızı hatırlatmalı. Kitap okuyan, dünyadaki gelişmelerden ve olaylardan haberdar olan toplum olmalıyız. Tek düze, parti odaklı ve dar açılı bakmamalıyız. Su savaşları, buğday savaşları planlarını kurgulayanlara karşı, YERLİ ÜRETİMİ desteklemek görevimiz olmalı. Topraklarımız boş kalmamalı, kendimiz üretip kendimiz pazarlamalı, ele muhtaç olmamalıyız.

 
Yorum yapın

Yazan: 25 Mayıs 2024 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , ,

“SİNOP ADADA GÖMÜLÜ ALTIN SABAN” ANLATISI

24.05.2024- Mustafa GENÇ- Gazeteci

Sinop bir çok medeniyetlere ev sahipliği yapmış tarihi bir şehirdir. Geçmiş tarihimiz boyunca burada yaşamış insanların büyük çoğunluğunu da Türklerin ve Rumların oluşturduklarını biliyoruz.

Yine Ünlü Seyyah İbni Batu’ta da yazmış olduğu kitabında; Sinop’un Ada düzlüğünde 11 tane Rum köyünün olduğundan stayyişle bahsetmektedir. Bu önemli Şahsiyet kitabında, Adadaki Rum köylerinde yaşayan insanların tarımla uğraştıklarını, Sinop’ta da çok sayıda Rumların yaşadığını yazmaktadır.

Yine Sinop’ta yaşayan kişilerin büyük bir bölümünün duydukları ve konuştukları gibi, şehrin Yarımada düzlüğünde herhangi bir yerde ‘Altın Saban’ veya önemli kişi ve devletlerin hazinelerinin gömülü olduğu sanılıyor.

Böyle bir konunun mümkün olup olmadığına inanmak için de Sinop’un tarihi yapısını çok iyi incelemek gerekiyor. Sinop şehrinde bir çok medeniyetlerin, güçlü kavimlerin uzun yıllar içersinde hüküm sürdüklerini bildiğimiz de , bu tür hazinelerin varlığını da boş bir hayal olarak değerlendirmememiz gerekir.

Sinop tabii bir liman olduğu için, Karadeniz’in sığınılacak güvenli tek limanı durumundaydı. Bu nedenle de buradaki ticaret hacmi bir çok yerleşim yerlerinin üzerinde seyrediyordu.

Sinop şehri tarihin belli bir döneminde ‘Devlet’ olarak hüküm sürmüş, adına para bile bastırılmıştır. Bunun yanında Sinop’ta Balatlar Kilisesinde başlatılan kazılar şehrimizin tarihi ve geçmişi içinde büyük önem taşımaktadır.

Bu tarihi yerde kazı başlangıcındaki törende bir konuşma yapan Kazı başkanı Gülgün Hoca ; Balatlar Kilisesinin bir bölümünde KOSTANTİNAPOLİS’in hazine odasının bulunabileceğini, bu konuya gerekçe olarak; Kostantinapolis’in Anadolu da kendine ait bazı önemli toprakları kaybetmesiyle başlayan süreçte büyük sıkıntı içine girdiğini, bu nedenle de o yıllarda nüfusun büyük çoğunluğu Rumlardan oluşan ve savunması da güçlü olan Sinop’a yöneldiğini konuşmasında belirtmişti.

Yine Sinop’ta gizli bir yerde Altın Saban’ın bulunduğuna dair Sinop’lu vatandaşlarımız babalarından, dedelerinden ve büyüklerinden duydukları hikayelerini çeşitli ortamlarda sürdürmeleri bu işin önemli bir ayrıntısıdır.

Yine konuştuğumuz bazı Sinop’lu büyüklerimiz, daha önce Sinop Şehir Parkında, bu gün ise Sinop Müzesinin bahçesinde sergilenen iki aslan heykelinin, ilk bulunduğu yerdeki pozisyonunda, Aslanların bakışlarının kesiştiği noktada hazinenin bulunduğunu bize söylemiştir. Bununla birlikte Eski Müze Asistanı Fuat Dereli de Aslan Heykellerinin Lonca kapısından alınarak Şehir parkına konulduğunu bize açıklamıştı.

Altın Saban’ın Adanın değişik yerlerinde olabileceği belirtilirken, Karakum’un üzerinde bulunan yüksek tepenin isminin ‘Altın Tepe’ olduğunu da unutmamak gerekiyor.

Bunların yanında Eski Amerikan Radarının Sinop’a bakan yüzünde bulunan ‘Yıkık Kaleyi’ de yine gözden kaçırmamak gerekir. Çünkü geçtiğimiz yıllarda Müze Müdürlüğü nezaretinde bu bölgede belirlenen bir yerde, dozerle yapılan aramanın amacını yine bir çok Sinoplu’nun çok iyi bildiğini zannediyorum.

Kısaca Sinop’ta gizli bir yerde önemli bir hazinenin bulunduğu tahmin ediliyor , ancak bu hazinenin ne zaman toprak altından gün ışığına çıkarılacağı ne yazık ki bilinemiyor. Haydi hayırlısı diyoruz….

Mustafa Genç-Gazeteci

 
Yorum yapın

Yazan: 24 Mayıs 2024 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , ,

BUNALIYORUM ÇOCUK…

21.05.2024-Şerafettin GÜÇ-Karamanoğulları Tarihi Araştırmacısı Eğitimci Yazar

“Bunalıyorum çocuk, büyük bir acı içinde bunalıyorum…” Bu sözler cumhuriyetimizin kurucusu ve Türk Devrimi’nin büyük önderi Mustafa Kemal Atatürk’e ait. Peki, Atatürk’ü bu sözleri söylemesine iten sebep neydi?

0 yıl süren bir savaş sonucunda Anadolu yıkıntıya dönmüş, halkı ve doğal kaynakları sömürülmüş, insanları cahil bıraktırılmıştı. Elbette, bitkin ve yorgun bir ülkede savaşı kazanmış olmak yetmeyecekti, ülkeyi kalkındırmak ve ilerletmek gerekiyordu.

Üstelik yatırım yapacak para yokken, Osmanlı’nın borçları da ödeniyordu. Bu da yetmezmiş gibi, dünya ekonomik bunalımı çıkageldi.

Bunalım, bir şeyler üreterek satmaya çabalayanları da yiyip bitirecekti.

İşte bu koşullar altında kıvranan halkının sıkıntılarını doğrudan ondan dinlemek için, Gazi yurt gezisine çıktı. Yol boyunca dura dura, halkı dinleye dinleye 6 Mart 1930 günü Isparta üzerinden Antalya’ya ulaştı. Gazi, kaldığı evin bir odasına Hasan Rıza Soyak’la birlikte çekilerek, kapıyı kapatır ve bir koltuğa oturur:

BUNALIYORUM ÇOCUK

Çok yorgun ve sinirlidir. Elleri titreyerek sigarasını yakar ve şöyle konuşur:

Bunalıyorum çocuk, büyük bir acı içinde bunalıyorum. Görüyorsun ya, gittiğimiz her yerde devamlı dert, şikâyet dinliyoruz… Her taraf derin bir yokluk, maddi, manevi bir perişanlık içinde… Ferahlatıcı pek az şeye rastlıyoruz; memleketin hakiki durumu bu işte.

Bunda bizim bir günahımız yoktur; uzun yıllar hatta asırlarca dünyanın gidişinden aymaz, birtakım şuursuz idarecilerin elinde kalan bu cennet memleket; düşe düşe şu acınacak hale düşmüş.

Bu arada beni en çok üzen şey nedir bilir misin? Halkımızın aklında kökleştirilmiş olan, her şeyi başta bulunandan beklemek alışkanlığıdır. İşte bu zihniyetle; herkes, her şeyi Allah’tan bekleyiş ve rahatlık içinde, bütün iyilikleri bir şahıstan, yani şimdi benden istiyor, benden bekliyor; ama nihayetinde ben de bir insanım be birader, sihirli bir gücüm yok ki…

İleri milletler seviyesine erişmek işini; bir yılda, beş yılda, hatta bir nesilde tamamlamak da imkânsızdır. Biz şimdi o yol üzerindeyiz; kafileyi hedefe doğru yürütmek için, insan gücünün üstünde, gayret sarf ediyoruz; başka ne yapabiliriz ki?

KAYNAK

Atatürk’ün özel kalem müdürlüğünü yapan, en yakınındaki isimlerden Hasan Rıza Soyak’ın “Atatürk’ten Hatıralar” kitabından alıntıdır.

(1) Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ten Hatıralar, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2019.

(2) Atatürk’ün Eskişehir-İzmit Konuşmaları, Kaynak Yayınları, İstanbul, 1995.

(3) Yalçın Kaya, Bozkırdan Doğan Uygarlık-Köy Enstitüleri, Cilt 2, Tiglat Matbaacılık, 2001.

BİLKE YORUM: Yaramaz çocuklar vardır, anneleri ne derse desin inadına tersini yaparlar. Toplum sahnesinde aynı örnekleri görmekteyiz. Gruplaşmaların amacı, inatlaşmak yerine erişeceği sonlar için üretmek olmalıdır. Nedense takıntı, bilinç kanallarını tıkıyor ve bağlıyor. Kuru kuru boş tartışmalara yol açıyor. El etek öpme ve padişahlık sevdası hiç durmadan dile getiriliyor. Aralarında ağzından emdiği süt burnundan gelen bebeğin de olduğu 20 çocuk, bir gecede babası tarafından boğduruluyor. Bu durumun övünülecek neresi var? DLT’ den sonra hiç Türkçe sözlük ve Türk kültürü çalışmaları yapılmıyor. Bununla övünmeli miyiz?

Üreten bir lider olan ATATÜRK, gelecek kuşaklara bilişimin sözleri ile, çok VERİ DEPOLAMIŞTIR. Düşünceleri, fikir sanat boyutu, uygulayıcılığı ile örnektir. Tartışma ve inatlaşma ortamı olamaz.

 
Yorum yapın

Yazan: 21 Mayıs 2024 in Bilinmeyenler, Eğitim

 

Etiketler: , , , , , , ,

DAĞLADI CİĞERCİ CİĞERİMİN YARASINI

20.05.2024- BİLKE

Neyzen Tevfik, parası olmadığı halde aç olduğu için ciğerciye girer ve iki porsiyon ciğer yer sonra da garsonu çağırarak parasının olmadığını, sonra vereceğini söyler.

Şef garson kabul etmez, ya parayı verirsiniz

ya da bu gün bulaşıkları siz yıkarsınız der.

Neyzen :

-“Öyleyse arka sokakta bir dostum var, bir pusula yazayım ona götürün parasını o verir”

Şef garson :

-“Tamam ben giderim”

Şef garson arka sokaktaki kişiyi bulur ve;

-“Efendim, bu pusulayı size Neyzen bey gönderdiler”

Neyzenin dostu, pusulayı okuyunca tebessüm eder ve kaç porsiyon ciğer yediğini sorar.

Garson :

-“İki porsiyon efendim”

Dost, üç porsiyon parası vererek:

-“Bir porsiyon daha yesin”

Şef garson meraklanır:

– “Efendim çok merak ettim, pusulada ne yazdığını söyleyin.

Dost pusulayı uzatır.

İki satır yazı vardır.:

-“Dağladı ciğerci ciğerimin yarasını ciğerparem veriver ciğercinin parasını” ALINTI- EDEBİYAT SEVGİSİ

BİLKE YORUM: Kim bilir kimin kim olduğunu? Dindarım diyenin dinle ilgisi olmayınca. Eşitlikçiyim diyenin ezenden farkı olmayınca. Öyle değil mi, kim bilir kimin kim olduğunu? Kim bilir Neyzen’in kim olduğunu. Sözler zamanı aşıp düşündürmüyorsa.

Yağıyor bilmiş bilmiş herkesten emirler; sağanak, sağanak gökten yağarcasına. Neye yarar, damlalar toprağa değip, tohum uyanmadıkça.

 
Yorum yapın

Yazan: 20 Mayıs 2024 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , , ,

18 MAYIS SİNOP’UN BAYRAMI BU GÜN

18 MAYIS 1919- BİLKE

Bu gün BİLKE olarak sahilde BANDIRMA VAPURU ve ATATÜRKÜN Sinop’a gelişini andık. Her yıl 19 MAYIS kutlamaları arasına alınmasını diliyoruz. Dernek Başkanımız, “18 MAYIS SİNOP için önemlidir, Yıl 1919’dur. Vatan işgal edilmiş, halk yoksuldur. Bandırma Vapuru 18 Mayıs günü Sinop limanındadır. Atatürk o gün Sinop’tan kara yolu ulaşımı için bilgi toplamıştır. Sinoplu halk ile görüşmüş ve bilgi almıştır. Eğer Sinop  kara yolu, ulaşıma elverişli olsa idi Kurtuluş Savaşı Sinop’tan başlamış olacaktı” dedi.  

Başkan sözlerine şöyle devam etti: Türk Milleti bu savaşı 1919 koşulları içinde, sahip olduğu değerler ve kültür birikimi ile kazanmıştır. 12- 13- 14- 15 yaşında, Sinop köylerinden askere ve cepheye giden çocuk erlerin bilgileri BOA kayıtlarında mevcuttur. Nüfus oranına göre, Sinop Kurtuluş Savaşında en çok şehit veren iller arasındadır. Şehitler, er çocuklar , öksüz ve yetim kalanlar, cepheye gidip yıllarca savaşlarda can verenler, gidip de dönmeyenler, mezarları bile olmayanlar anısına SİNOP bu günü Sinop Kurtuluş Anıtı dikerek yaşatmalıdır.

Bu gün BANDIRMA VAPURU Sinop limanında demirliyor. Aynı vapurda, padişahin emriyle Sinop’ta Mutasarrıf olarak görevlendirilen Mazhar Tevfik Bey de bulunuyor. M. Tevfik Bey, bir kayıkla Sinop’a çıkıyor. Vapur o gece Sinop’ta kalıyor. M. Tevfik Bey’in vapurdan gidişinden sonra, tebdil-i kıyafetle Sinop’a inen Atatürk, Kurtuluş meşalesinin Sinop’tan yakılması ve başlatılması ile ilgili araştırmasını hükümetten gizliyor ve İleri gelenlerle konuşarak, olumlu ve olumsuz tepkilere tanık oluyor. Yol durumunu ve coğrafi yapıyı da göz önünde bulundurarak Samsun’a çıkmaya karar veriyor.

Dernek Başkanımızın kaynaklardan aldığı bilgilere göre;

Mustafa Kemal Paşa, Dokuzuncu Ordu Müfettişliği’nin 18 kişilik kadrosuyla vapurda idi. Müfettişlik kadrosunda şu isimler bulunuyordu: Üçüncü Kolordu Kumandanı Miralay Refet Bey, Müfettişlik Kurmay Başkanı Miralay Kazım Bey, Birinci Şube Müdürü Hüsrev Bey, Topçu Kumandanı Binbaşı Kemal Bey, Miralay Doktor İbrahim Bey, Binbaşı Doktor Refik Bey, Başyaver Yüzbaşı Cevat Bey, Yüzbaşı Mümtaz Bey, Yüzbaşı İsmail Hakkı Bey, Yüzbaşı Ali Şevket Bey, Yüzbaşı Mustafa Bey, Üsteğmen Hayati Bey, Üsteğmen Abdullah Bey, Üsteğmen Hikmet Bey, Asteğmen Muzaffer Bey, Şifre Katibi Faik Bey, Şifre Katibi Memduh Bey vardı.

M.Şakir ÜLKÜTAŞIR, Türk Kültürü 5. cilt , sayfa: 30’da diyor ki;
“17 Mayıs 1919 Cumartesi sabahı İnebolu’ya varıldı. Fakat Mustafa Kemal kasabaya çıkmadı. 18
Mayıs Pazar günü öğle vakti Sinop limanına giren gemi, alelusul pratika verdikten biraz sonra,
Mustafa Kemal şehre çıktı ve burada Sinop’un ileri gelenleriyle görüştü. Sinop’ta Pontus Cemiyetinin
bir şubesi vardı. Başlarında Eczacı Vasil bulunuyordu. Paşa bunların faaliyeti hakkında malumat aldı.
Konuşmalar sırasında müstakbel bir mukavemet için, huzurundakileri uyarıcı bazı sözler de söyledi.
Çok heyecanlı idi. Bir an evvel Samsun’a varmak istiyordu. Akşam saat 20 den sonra Sinop
limanından demir alan, yani kalkan Bandırma vapuru, Gerze ve Bafra sahilleri boyunca Samsun’a
doğru ağır ağır ilerlemeye başladı. Bütün gece seyrine devam etti. Mustafa Kemal, gemide iki gece
hiç uyumamıştı. Üstelik pek az şey yemiş ve mutadı veçhile mütemadiyen sigara içmişti.”

***

F.Rıfkı ATAY-ATATÜRK’ÜN BANA ANLATTIKLARI 1914-1919 kitabı sayfa, 141-142 diyor ki;
…………….Beynimden bir şimşek geçti: Tutabilirler, sürebilirler, fakat öldürmek! Bunun için beni
Karadeniz’in coşkun dalgalan arasında yakalamak lazımdır. Bu ihtimal mantıki idi. Ancak artık benim
için yakalanmak, hapsolmak, nefyolma, (sürülmek) düşündüklerimi yapmaktan menedilmek, hepsi
ölmekle müsavi idi. Hemen karar verdim, otomobile atlayarak Galata rıhtımına geldim. Baktım ki
rıhtıma yanaşmış olacağını sandığım vapur, uzaklardadır. Sandallarla vapura gittik. Kaptana yola
çıkmak için emir verdimse de Kızkulesi açıklarında muayeneye tabi tutulduk. Birkaç ecnebi zabit ve
askeri bizi yoklayacaklardı. Muayene uzayıp gitti. Gelip gidildiğine göre acaba bunlarla şehirdekiler
arasında bir muhabere mi vardı? Maksat beni tevkif etmekse, bütün bu şeylere lüzum yoktu,
sıkılıyordum. Bir kararsızlık da olabilir, diye düşündüm. Bundan istifade edebilmek için kaptana
hareket hazırlıklarını çabuklaştırmasını söyledim. “Yirmi yedi yıllık ihtiyar kaptan demir aldırmaya
başladı. Ben kaptan yerinde idim. Zabit ve askerler dışarı çıktılar. Hareket ettik. Karadeniz
boğazından çıkarken, kaptana tehlikeli ihtimalleri anlattım. Cevap verdi:

– Ne aksi, dedi, bu denizi pek iyi tanımam, pusu!amız da biraz bozuk… “
Mümkün olduğu kadar kıyılan takip etmesini tavsiye ettim. Çünkü bundan sonra benim tek istediğim,
Anadolu’nun bir kara parçasına ayak basmaktan ibaretti. “Sahili takip ede ede evvela Sinop’a geldik.
Kasabaya çıktım. Oradakilerle görüşerek, Samsun’a kolaylıkla gidilebilecek yol olup olmadığını
soruşturdum. Maatteessüf yokmuş! Çok zorluk çekecek ve günlerce yollarda kalacaktık. Bilmem
neden, Samsun’ a bir an evvel ayak basmak için o kadar acele ediyordum ki zaman kaybetmektense
tehlikeye göğüs germeyi tercih ettim. “Tekrar Bandırma vapuruna bindik. Aynı tertipte seyahat
ederek, nihayet Samsun Limanı’na vardık! “

***

” Ergun HİÇYILMAZ-İsyan Adımdır Benim” kitabında diyor ki”;
“Bandırma Vapuru’nun hareket halinde olduğu tarihte İngilizler 100 kadar asker ve harp malzemesini Samsun’a çıkarmıştı (17 Mayıs 1919). Bandırma Vapuru önce Sinop’a gelmiş ve Samsun’a karayolu ile geçilmesinin imkanı aranmıştı (18 Mayıs). Ancak güvenlik sebebiyle tekrar vapura dönülecek ve Bandırma, Samsun’a müteveccihen demir atacaktı.”

Sinop yerel gazetecilerimizden Sayın Mustafa GENÇ ve sevilen dahiliye doktorumuz Sayın Burhan
ŞENDİL, Atatürk’ün 18 Mayıs günü Sinop’a geldiğinde yaşananları kaynak kişilerin anlatılarından
dinleyen tanıklardır.
Aşağıdaki linkte, Mustafa GENÇ 18 MAYIS 1918 günü Atatürk’ün 18 Mayıs 1919’da Sinop’ta gezdiği sokakları ve konuştuğu kişileri anlatıyor:

BİLKE YORUM: Sinop bu gün anısına KURTULUŞ ANITINI hak ediyor. Sinop’un, nüfus oranına göre Kurtuluş Savaşında en fazla şehit veren iller arasında olduğu unutulmamalı. Böyle bir anıtı, akın akın er olarak cepheye giden çocuk yaştakiler için; adları unutulmuş, mezarı bile olmayan şehitler için, yoksulluk içinde öksüz ve yetim kalan bebekler için, olmadık yaşam öyküleriyle hayatta kalmaya çalışan kadınlar için yapmalıyız. Atatürk’ün Sinop’ta bir hareket başlatmasına İngiliz yanlılarının engel olma çabaları sözlü anlatılar arasında dilden dile dolaşıyor.

UNJUTMAYALIM, Sinop için BAYRAM BU GÜN.

 
 

Etiketler: , , ,

DİNGO’NUN AHIRI NEREDE GELİYOR?

17.05.2024- Denge Dilemin- ALINTI

Takvimler 3 Eylül 1872’yi gösterirken İstanbullular daha önce bir benzerini görmedikleri yepyeni bir ulaşım aracı ile tanışırlar: “atlı tramvay”.İlk kez 1832 yılında New York’ta kullanılmaya başlayan bu ulaşım aracı, 1850’lerde önce Paris’e oradan da tüm Avrupa ülkelerine yayılır. Tabii, atlı tramvayın icat edildikten sonra Osmanlı topraklarına giriş yapması bir kırk yılı bulur. İstanbul halkının atlı tramvay kullanmaya başlaması adeta bir devrimin habercisidir; çünkü taht-ı revan, tenteli at arabası ve fayton gibi yalnızca maddi durumu yüksek olanların kullandığı ulaşım araçlarına ucuz bir alternatif gelmiştir. Azapkapı-Ortaköy hattında 06.30 ile 19.20 saatleri arasında her 20 dakikada bir sefer yapmaya başlayan atlı tramvay, kısa sürede herkesin tercih ettiği ulaşım aracı olur ve ilk hat olan Azapkapı-Ortaköy hattının açılışından sonra şehir içine yeni hatlar da eklenir.

Şişhane yokuşunda tramvayı çeken atların enerjileri neredeyse bitecek hale geldiğinden, tramvay seferlerinin aksamaması için atlar Taksim’de bulunan ahırda dinlendirilir.Yorgun atlar ahırda dinlenmeleri için bırakılır, yeni atlarla tramvay seferine devam edilir ve bu döngü sürekli bu şekilde devam eder. Atların bekletildiği ahır ise bugünkü Fransız Konsolosluğu’nun bulunduğu yerin yakınlarındadır ve Dingo adındaki bir Rum vatandaş tarafından idare edilmektedir.

Şişhane-Kurtuluş hattının işlekliği sebebiyle en çok kullanılan ahırlardan biridir Dingo’nun ahırı. Ancak Dingo biraz pervasızdır, üstelik çok içki içtiğinden kafası da pek yerinde değildir. Kayıtları düzenli tutulmayan bu ahıra kimin girip çıktığı belli olmadığından kavgası gürültüsü de eksik olmaz. Böylece Dingo’nun meşhur ahılı halkın diline düşer ve o gün bugündür de kalabalık ve karmaşa içindeki yerleri tarif eden bir deyim olarak dilimize yerleşir. Nereden nereye..

 
Yorum yapın

Yazan: 17 Mayıs 2024 in Bilinmeyenler, Eğitim

 

Etiketler: , , , , ,

İNGİLİZ CASUSU REŞİT EFENDİ(Arminius Vambery)

05.05.2024- Sinan ACARTÜRK-Derleyen

“1860’lı yıllarda önce kılığını, ardından dinini, en sonunda da adını değiştirdi.”

Almanya’dan Macaristan’a göç etmiş, bir Yahudi ailesinin çocuğu olarak 19 Mart 1832 günü Budapeşte’de doğan Prof. Arminius Vambery, 1857’de 25 yaşındayken İstanbul’a yerleşir. Vambery, yine Macar asıllı İsmail Paşa’nın (Kmetty) aracılığıyla Hüseyin Dâim Paşa’nın köşküne yerleşerek paşa çocuklarına Fransızca öğretmeye başlar. Bu dönemde de paşanın kendisine verdiği iddia edilen “Reşid Efendi” adını kullanır.

Tam 4 yıl Osmanlı topraklarında kalan Reşit Efendi, İstanbul’a ilk geldiğinde Osmanlı kahvelerinde meddahlık yapıp özel dersler vermiş ve bu süre içinde Osmanlı kültürüne de vakıf olmuştur. Dil bilmesi ve ilişki ağları vesilesiyle Hariciye Nezaretine tercümanlığa başlamış hattâ Macaristan’a gidip Osmanlı coğrafyası ve insanları hakkında konferanslar verecek kadar konuya da hâkim olmuştur.

1861-1864 yılları arasında Vambery “Raşid” takma adıyla İngiltere Jeoloji Enstitüsü’nün hizmetinde ve Britanya Krallığının emrinde “Sünnî bir Müslüman derviş kılığında” önce İstanbul’dan gemiyle Trabzon’a, oradan katır üstünde kervanlarla bir casus olarak Tebriz seyahat etmiştir.

İngiliz hükümeti için Ruslar’ın aleyhine casusluk faaliyetinde bulunan Vambery, Tahran’da bir süre Osmanlı elçiliğinde kaldıktan sonra hacdan gelen bir Türk kafilesine katılıp Hîve, Buhara, Semerkant ve Herat’ı ziyaret etmiştir. Bu dönem içinde Osmanlıcayı mükemmel denebilecek kadar iyi konuşan Reşid Efendi unvanlı Vambery, geniş dil ve din bilgisi nedeniyle hiç kimsenin şüphesini çekmemiş; çok inandırıcı olduğu derviş kılığındaki yaptığı seyahatlerinde de herkes tarafından büyük bir saygı ve ilgi görmüştür. Seyahatini başarıyla tamamladığı yılın Kasım ayında Herat ve Tahran üzerinden Osmanlı Devletine, buradan da İstanbul üzerinden memleketine geri dönmüştür.

1900 yılının Haziran ayında Osmanlı padişahı Sultan Abdülhamid’in huzuruna çıkmayı da başaran Vambery, Sultan Abdülhamid’in de güvenini kazanmış ve 1901 yılında siyonizmin kurucusu Theodor Herzl’e Abdülhamid’in görüşebilmesi için bir randevu bile ayarlamıştır. Vambery kendi yazdığı günlüklerinde padişahın dostu olduğu için övünmektedir.

Arminius Vambery ya da Reşit Efendi, seferler sırasındaki deneyimlerine ilişkin paylaştıkları arasında ilginç bilgiler bulunmaktadır. Ona göre Ruslar, Türkleri afyona alıştırmışlar, alıştırdıktan sonra da yaptıkları savaşları kazanmışlardır. Vambery, Osmanlı ile ilgili gözlemlerinde ise: “Abdülhamid döneminde ülkede ekonomik anlamda iyi bir ilerleme olmadığına, Türklerin çağdaş kültüre ayak uyduramadığına, Rumların ve Ermenilerin ekonomik ve siyasal anlamda hayatlarından memnun olduğuna, halkın önemli bir kısmının padişahı çok sevdiğine ama ondan izinsiz nefes alamadığına, istibdat rejimini kabul ettiğine, Türk aydınlarının da İngiltere’ye karşı öfkeli olduğuna ama Osmanlı’nın büyük bir savaşla yıkılacağına” değinmiş ve bütün doğu halkının muhafazakâr olduğundan yeniliğe karşı olduğunu, üst tabakada olanların kıyafet, lisan ve eğitim hususunda ilerlemiş olduklarını fakat diğerlerinin eski adetlerinde ısrarcı olduklarını belirtmiştir.

Vambery Türklerin Rum, Ermeni, Slav, Türkmen, Arab, Ekrad (Kürt) ve Çerkeslerden oluştuğunu inançlarının da Avrupa medeniyetine muhalif olmadığını, Türklerin Asya halkları arasında en çok ilerlemiş millet olduğunun, tavır ve hareketleri ve dış görünümlerinin tamamen Avrupalılara benzediğini de yine notlarında belirtmiştir. Vambery, Abdülhamid’e yazdığı mektuplarından birinde açıkça şunları söylüyor: “Avrupa’nın imparatorluğunuzun şu ya da bu parçasını kapmak için sabırsızlandığı acı gerçeğini inkâr etmek gereksizdir. Fakat düşmandan düşmana fark vardır. Ehven-i şer prensibini temel alarak, bütün Avrupa güçleri arasında bir seçim yapmak zorunda kalsanız, inanıyorum ki size en az tehlikeli ve en fazla yararlı İngiltere olacaktır.”

Vambery, İngilizlerin doğrultusunda hareket ederek Müslüman toplumların içine sızarak onları provoke etmeye çalışmış, bunda da başarılı olmuştur. Nitekim Osmanlı yıkılmış, toprakları parçalanmış, millete de pranga vurulmuştur. Bu prangadan kurtulmak ise yüzbinlerce cana ve neticesinde kurtuluş savaşı verilmesine neden olmuştur.

Arminius Vambery yani İngiliz casus Reşit Efendi, 15 Eylül 1913 tarihinde Budapeşte, Macaristan’da 81 yaşında ölmüştür.

 
Yorum yapın

Yazan: 05 Mayıs 2024 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , , ,

YENİ LAWRENCE’LER Mİ?

28.04.2024- Taner BİLGİN – THOMAS EDWARD LAWRENCE’İN ÖLÜMÜNÜN
BASINDAKİ YANSIMALARINA DAİR BAZI GÖZLEMLER

BİLKE: Eğitim sistemimiz, casusluk yapılanmalarına, cehalete kapı aralamamalı. Matbaanın gelişine izin verilmemesi, bize nelere mal oldu. 1000 yılından önceye ait sözlüğümüz var mı? Yazılı kaynaklara göre, ulaşılan en eski alfabeler 400- 500 yıllarını işaret ediyor. O yıllara ait söz varlığı çalışmalarımız var mı? Selçuklu yazışmaları Farsça. Kendi dilimizi, kendi değerlerimizi değersizleştirmemeliyiz.

Casuslar boş durmuyor, LAWRENCE dikkat çekmek istiyoruz yeniden yine. Eğitim sistemimizi bu saldırılardan korumamız gerekiyor. Bu saldırılar, DİN kaynaklı olarak halkın içine içine nasıl da organize olarak sızıyor.

Taner BİLGİN’İN AKADEMİK ÇALIŞMASI:

ÖZET
I. Dünya Harbi’nde İngiliz Askeri İstihbarat Şubesi’nde görev yapan Thomas Edward Lawrence, özellikle Arap Yarımadası’nda yürüttüğü istihbarat faaliyetleri ile ün kazanmıştır. Bölgede Osmanlı Devleti’ne karşı başlatılan Arap isyanının siyasi, taktik ve lojistik açıdan daha sistemli bir hal almasında önemli bir rol oynamıştır. Böylece İngilizlerin Arap Yarımadası’ndaki nüfuzunu pekiştirmiştir. “Arabistan’ın Lawrence’i” yakıştırması yapılan ve Osmanlı Devleti’nin parçalanmasında önemli bir rol üstlenen bu casus, İngiltere’de geçirdiği bir trafik kazası sonucu 19 Mayıs 1935 tarihinde hayatını kaybetmiştir. Ölümü dönemin basınında geniş yankı bulmasına rağmen, tarih literatüründe yeterince ilgi görmemiştir. Lawrence’in ölümünün dönemin Türk ve Avrupa basınındaki yansımaları bu çalışmada ele alınmaktadır.

15 Ağustos 1888 yılında Galler’de (Tremadoc kasabasında) doğan Thomas Edward Lawrence,
beş çocuklu bir ailenin ikinci evladıydı (The Times, 1988: 7; Kurun Gazetesi, 1935: 10). Eğitimi
için ailesiyle birlikte on yaşında Kuzey İskoçya’ya, üç yıl sonra da Fransa’ya gitmiş ancak kısa
bir süre sonra İngiltere’ye dönmüştü (New-York Times, 1935: 34). Ailesinin geliri fazla
olmadığı için üniversiteye çok geç giren Lawrence, arkeoloji ve mimarlık tarihine küçük
yaşlardan itibaren ilgi duyuyordu.1 Ortaçağ ve haçlı zırhları üzerine yaptığı çalışmalarıyla
Oxford Üniversitesi’nin dikkatini çekti (Ulus Gazetesi, 1935: 4). 1910 yılında Oxford
Üniversitesi’nde okurken sayılı insanın aldığı bursla kazı çalışmaları yapmak üzere Sicilya ve
Kuzey Afrika’ya gitti (The Times, 1910: 10). Ayrıca Suriye ve Filistin’de haçlı devri mimarisi hakkında çalışmalar yapmak için bir yıl geçirdi.2 Daha sonra İngiltere’ye dönen Lawrence, 1912 yılında British Museum’un bir heyeti ile birlikte Fırat nehri üzerindeki antik yapıları incelemek
için yeniden bölgeye geldi. 1914 yılına kadar bu coğrafyada kalan Lawrence, Suriye ve Irak
halkını ve bölgenin kültürünü yakından tanıma fırsatı buldu (Kurun Gazetesi, 1935: 10). Bu
sayede bir Arap kadar Arap dili ve adetlerini, bir Müslüman kadar da Müslümanlığın şartlarını
ve inceliklerini öğrenmişti (Karabekir, 2004: 109).3 Mezopotamya’da edindiği bu bilgi birikimi
I. Dünya Savaşı esnasında Kahire’de görevlendirildiğinde dikkat çekti (Lawrence, 1991: 62).
Bölge hakkındaki geniş bilgisi dolayısıyla İstihbarat Servisine alındı (Le Figaro, 1935: 1).
Lawrence, dünya çapında ün kazanmasını sağlayacak istihbarat faaliyetlerine bu tayinden sonra
başlayacaktı (Karabekir, 2004: 109).

İngiliz Askeri İstihbarat Şubesi’nde çalışmaya başlayan Lawrence, Arap yarımadasında
Osmanlı Devleti’ne karşı muhtemel bir isyanda Şerif Hüseyin’in önemli bir figür olabileceğini
düşünüyordu (La Croix, 1935: 5; Gower, 2007: 22). Bu nedenle 1915’te Mekke’ye giderek Şerif
Hüseyin’le görüştü. İstikbale dair vaatleri ve teklif ettiği altınlarla seksen yaşındaki Şerif
Hüseyin’i istediği gibi yönlendirmeyi başardı (Albany evening News, 1935). Vaat ettiği “Büyük
Arabistan Krallığı” ihtiyar şerifi büyülemiş gibiydi (Karabekir, 2004: 109). Nitekim
Lawrence’in rehberliğinde, Şerif Hüseyin’in ve oğlu Faysal’ın komutasındaki Araplar
Osmanlıya karşı isyan hareketine katıldı (Gower, 2007: 8). Lawrence, Arap yarımadasında
İngiliz emelleri için savaşacak insanları bulmuş ve sonuçta Büyük Harp boyunca Hicaz-YemenIrak-Filistin-Suriye cephelerinde yapılan savaşlarda Osmanlı Devletine ağır kayıplar verdirerek
İngiltere’nin bölgeye hâkim olmasını sağlamıştı (Lawrence, 1991: 111).
Savaş bittikten sonra hizmetlerinin karşılığı olarak, İngiltere Kraliyeti tarafından birçok nişanla
ödüllendirilen Lawrence, akabinde Araplarla ilgili meselelerin çözümü için toplanan Paris Barış
Konferansında görevlendirildi (New-York Times, 1935: 23).

Çalışmanın tamamı:

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/383137

BİLKE: Koruma duvarları delinen bir banka sistemi çöker. EĞİTİM SİSTEMİMİZİN koruyucu duvarları LAİK EĞİTİMDİR. Eğitimimize sahip çıkalım.

 
2 Yorum

Yazan: 28 Nisan 2024 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , ,

ÇAL EVLAT ÇAL

18.04.2024-Murat DEMİROCAK

Çal evlat çal …

Trabzon’u henüz Ruslar işgal etmeden önce 1912 yılında Maçka’da dünyaya geldi. Çocukken o zor işgalci dönemleri geçirdi. Daha sonra her Maçkalı’nın yaptığı gibi İstanbul’a, gurbete çalışmaya gitti. Kendi başına kemençe çalmayı öğrendi. Ancak çaldığı kemençe diğer kemençelerden başka bir ses çıkarıyordu.

Trabzon kültürünün ses haritası olan bu değerini bilmediğimiz insanın bazı türkülerinden örnekler vereyim size:

*Ben seni sevdiğimi

Dertliyim Kederliyim

*Asker ettiler beni

*Divane aşık gibi

*Menşure dedikleri

Hamiyet Yüceses bir gün İstanbul’daki evinden çıkar ve cadde boyu yürümeye başlar. Bir yorgancı dükkanının önünden geçerken kemençe sesi duyar; ancak bu, şimdiye kadar duyduğu kemençe seslerine hiç benzememektedir. Bu seste ayrı bir hava ve gizem vardır. Dükkanın önünde durur ve bir süre dinler. Daha sonra kapıyı açarak içeri girer; bir gencin elindedir kemençe. Genç onu görünce çalmayı sonlandırır ve ayağa kalkar.

“Buyurun; ne bakmıştınız?” der.

“Sizi dinlemek için içeri girdim. Rica etsem biraz daha çalar mısınız?”

Genç bu istek üzerine iskemleye oturur ve çalmaya devam eder.

“Böyle çalmayı kimden öğrendiniz?”

“Kimseden öğrenmedim. Kemençe çalmayı kendi kendime öğrendim.”

“Ama çok farklı çalıyorsun. Kemençeni radyoda çalmayı ister misin?”

“Tabii ki isterim; ama beni oraya alırlar mı?”

“Alırlar, alırlar!” deyip çantasından çıkardığı kağıda bir isim yazar ve ardından:

“Adını yazdığım bu beyefendiye git! O sana yardımcı olacaktır!” deyip dükkandan çıkar.

İşte bu adımla Türkiye’de ilk defa Türk halkı radyoda kemençe dinlemeye başlamıştır. Bunu başaran sanatçının ne yazık ki Maçka’da ne adı geçer ne de Maçkalılar bu sanatçıyı tanımak için çaba sarfeder!

Bu olay, sanatçı ve Türkiye için bir ilk olmuştu. Maçkalılar kıymetini bilmesek de “Maçkalı sanatçı” diye radyoda anons edildiğinden o zamanlar kıymetini bilenleri onurlandırmıştır..

Artık radyoda haftada bir gün yirmi dakikalık canlı yayına çıkıyor, daha sonra dükkanına geri dönüyordu. Bir gün dükkandayken iki görevli dükkandan içeri girerek:

“Maçkalı kemençe sanatçısına baktık; burada mı?” diye sorarlar.

“Evet benim! Buyurun, ne vardı?”

“Akşam sizi bir yere götürmek için görevlendirildik. Onun haberini vermeye geldik.”

“Nereye gideceğiz?”

“Onu şimdi söyleye”Bugün çok önemli bir gün! Ata’nın huzurunda horon oynayacağız! Bizim için çok önemli bir gece olacak!” dediğinde heyecanı biraz olsun yatışmıştı.meyiz; akşam sizi almaya geldiğimizde söyleriz. Ha unutmadan kemençeniz yanınızda olsun!” deyip dükkandan çıktılar.

Dedikleri gibi de oldu. Akşam onu alarak Beylerbeyi Sarayı’na doğru yola çıktılar. Saraydan içeri salona geldiklerinde karşılarındaki masada Mustafa Kemal Atatürk oturuyordu. Maçkalı sanatçı o manzara karşısında çok heyecanlandı; ne yapacağını şaşırmıştı! Ancak salonda bulunan Soldoy horon ekibini görünce biraz rahatlamıştı. Soldoy horon ekibinin şefi onu tanıyordu. Yanına gelerek:

“Bugün çok önemli bir gün! Ata’nın huzurunda horon oynayacağız! Bizim için çok önemli bir gece olacak!” dediğinde heyecanı biraz olsun yatışmıştı.

Artık bütün hazırlıklar bitmiş, kemençeden çıkan sesle horon başlamıştı. Salonda bulunan herkes Soldoy ekibini pür dikkat izliyordu. Horon sona erdiğinde salon alkışla inliyordu. Ekip yavaşça salondan çıkmış, Maçkalı sanatçı olduğu yerde kalmıştı. O da çıkmak için hazırlanırken görevlilerden biri “Sen otur!” anlamına gelen el işareti yapınca sandalyesine oturdu.

Artık gözü, ona el işareti yapan görevlideydi. Salon alkış seslerini sessizliğe bırakınca görevli “Çalabilirsin!” işaretini verdi. Üstat kemençenin teline dokununca konuşmalar susmuş, dikkatler onun üzerine dönmüştü. Birkaç Karadeniz türküsünden sonra o anda mısraların aklında sıraya girdiği ve kalben okuduğu dörtlüğü söyledi.

“Çal evlat çal! Karadeniz havaları, bizim milli havalarımızdır!” diye seslendi.

İşte bu tarihi olay, 1933 yılında gerçekleşti. Biz kendisini unuttuğumuz, hatırlamak için bir çaba içinde dahi olmadığımız, ancak Atatürk’ün bu sözlerle onurlandırdığı sanatçı, Maçka’nın yediveren güllerinden biri olan Maçkalı Hasan Tunç idi!

Bu sözler, Maçkalı Hasan Tunç’un sanat hayatı boyunca unutamadığı anıların başında gelmiştir. Bu olayla ilgili yazı, İstanbul radyosu arşivlerinde mevcuttur.

Kaynak: Yılmaz Tunç (Hasan Tunç’un oğlu)

 
Yorum yapın

Yazan: 18 Nisan 2024 in Bilinmeyenler

 

Etiketler: , , , , , , , , ,