Anadolu uygarlıklar beşiğidir. Mardin’i, Tarsus’u, Kırşehir’i, İzmir, Sinop’u; Adıyaman, Diyarbakır, Ağrı, Trabzon, Hatay, Ankara’yı….biz hepsini severiz. Çünkü biz bu toprağın çocuklarıyız. Hem çalar, hem söyler, hem oynarız, aşkla, sevdayla doluyuz. Sevgililere aşk türküleri yakarız, acılara da ağıt. Uzun havalarımız, dağları, yaylaları inletir. Biz bu yurdun çocuklarıyız.
FOTO: sağ sondan 3. SİNOP
MÜZSAN FEDERASYONU’NUN, Mozaik Türkiye’nin Kardeşliği Projesi Kültür ve Turizm Bakanlığı sponsorluğunda hayata geçirildi. Her ilden bir yerel sanatçı projeye katıldı. Kendi yöresinin türküsünden bir bölüm okuyan sanatçılar, kısa video çekerek federasyona ulaştırdı.
81 ili kapsayan projede Sinop ilini dernek başkanımız Yaşar SARIKAYA temsil etti.
Yaşar SARIKAYA proje hakkında bilgi verdi:
“İl Kültür Turizm Müdürümüz Metin SÜREN’İN bilgilendirmesi ve ricası ile federasyon ile iletişime geçtim. Proje, Türkiye genelinde tüm yörelerin yerel ezgilerini buluşturmayı hedefliyordu. Medeniyetler beşiği yurdumuzun, özgün kültürlerinin bu projede yaşatılacak olması, benim de her zaman uğraş verdiğim alanlardı. Annemden derlediğim yöre türküsünün bir kıtasını enstrümansız okudum. Katkıda bulunabildimse ne mutlu bana. Proje ülkemize HAYIRLI OLSUN, EMEĞİ GEÇENLERE TEŞEKKÜR EDERİM. dedi.
81 ilden katılanı yerel sanatçıların yer aldığı afiş hazırlandı. Okunan eserler, stüdyo ortamında hazırlanan özel bir teknikle, yerel özellikleri bozulmadan halka sunulacak.
Roma, Cumartesi ve Pazar günü çok kalabalıktı. Aklımda, Largo Mustafa Kemal Atatürk Caddesini bulmak vardı. Termini’de, dünyanın dört bir yanından insanlar, ellerinde valizler oradan oraya koşuşuyordu. Tüm oteller de doluydu. Otel fiyatları iki katına çıkmış, havaalanı, terminal, tren, metro ve otobüsler tıklım tıklımdı. Bilim kurgu filminde, geleceği anlatan senaryo içinde gibiydim. Birbirini tanımayan, aynı dili konuşmayan, farklı renklerde farklı dinlerde insanların her biri kendi işinin peşindeydi.
Gitmeden önce, Roma’da gezilecek yerleri araştırmıştım. Okuduğum 2005 tarihli bir haber dikkatimi çekti:
“İtalya’nın başkenti Roma’da, ölümünün 67’nci yıldönümünde Atatürk’ün anısına ilk özel anıt dikildi.
Atatürk’ün ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ vecizesinin İtalyanca çevirisi olan ‘Pace in patria, pace nel mondo’ ibaresi de kaide üzerine yerleştirilmiş bir açık kitabın sayfaları şeklindeki anıtta yer alıyor.(1)
Haberi okuyunca, bu anıtı mutlaka görmeliyim dedim. Cumartesi günü Frankfurt’tan Roma’ya uçtuk. Roma Termini’den otelimizi bulduk. Yeğenim yanımda bana rehberlik ediyordu. Roma’da kaynanadili, zakkum ve defne ağaçları, hep Sinop’u hatırlattı. Roma İmparatorluğu döneminin mimarisi, sanat eserleri, müzeleri ve katedralleri gerçekten göz kamaştırıyordu.
İlk görülecek yer olarak tüm rehberler Kolezyum’u (Colosseum) öneriyordu. İkonik Antik Roma Gladyatör Arenası muhteşemdi. Çinlilerin çoğunlukta olduğu dünyanın her yerinden gelen turistler, bu görkemli yapıların fotoğrafını çekiyorlardı. Kolezyum’un içine girmek isteyenler, tam 3 km belki de daha fazla kuyruk oluşturmuştu.
Fotoğraflar çektik ve Google Map uygulamasından yolumuzu belirledik. Önce Borgese Bahçelerine, sonra da“Atatürk Parkı’na gitmek ulaşım açısından uygundu.
Villa Borgese Bahçeleri içinde, ünlü heykeltıraş Pietro Canonica’nın adını taşıyan bir müze vardı. Canonica, Taksim Cumhuriyet Anıtı ve İzmir Atatürk Anıtını yapan ünlü bir heykeltıraştı. Bu müzenin içinde, Türkiye’de bulunan eserlerin taslakları yer alıyordu. Canonia’nın yaptığı Atatürk büstü de aynı müzede sergileniyordu. Roma’da değer gören bu eserler, bizim değerlerimizdi.
Müzeden sonra Google map bizi EUR PARKINA yönlendirdi. Aradık ve bulduk. Bulunduğumuz yer, LARGO MUSTAFA KEMAL CADDESİ olarak uygulamada göründü. Caddeye sınır olan parkı ve tabelayı da bulduk. Roma’da sanatsal bir mermer çalışma olan anıt üstüne yazılı “YURTTA BARIŞ DÜNYADA BARIŞ” sözünü görmek, yabancı ülkede bizi çok gururlandırdı. Altında Atatürk’ün imzası da vardı.
Atatürk’ün örnek bir lider olarak İtalya’da değer görmesi, bizi çok duygulandırdı ve heyecanlandırdı. Ömrünü devletine, milletine adayan bir dünya lideri olarak sonsuza dek yaşayacağını kanıtlıyordu bu anıt.
LARGO sözcüğü büyük anlamındadır. Roma’ya gidenler, BÜYÜK MUSTAFA KEMAL ATATÜRK Caddesi ve aynı isimle anılan parkı mutlaka görmeliler.
“Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet yaşayacaktır “ diyen Atatürk, bedenlerin geçici olduğu dünyada, ilkelerin yaşaması gerektiğini vurgulayan ender liderlerdendir. Sana ne kadar teşekkür etsek az ATAM, saygıyla, minnetle. Ruhun şad olsun.
A. Yaşar SARIKAYA-05.06.2023-Roma
(1)Eur Parkı’na törenle yerleştirilen anıt, Carrara’lı ünlü İtalyan heykeltıraş Luciano Massari’nin imzasını taşıyor. Eserin sanat yönetmenliğini ise İtalya’da ‘mermer ve taşların şairi’ olarak tanınan Marco Rotelli yaptı. Eserde kullanılan mermer ise Carrara’dan Cave Michelangelo tarafından hediye edildi. Türkiye İhracatçılar Birliği ise Roma’ya dikilen anıtın ana sponsoru. İtalya-Türkiye Dostluk Birliği ve Mare Nostrum Vakfı da projenin ek sponsorları arasında yer alıyor.
Törene katılan Roma Büyükelçisi Uğur Ziyal, İtalyanların 1976’da da anıtın bulunduğu parkın yanındaki meydana Atatürk’ün adını verdiklerini hatırlatarak ”bu anıt, hem Atatürk’e saygıyı, hem de Türk-İtalyan dostluğunu simgeliyor” dedi.
Anıta mekan tahsisi yapan ve EUR semtindeki park ve kültürel varlıklardan sorumlu EUR Şirketi’nin murahhas üyesi Prof. Mauro Miccioise da Atatürk’ün sözünün bugün için de bir mesaj olduğunu açıkladı:
”Bugün takdim ettiğimiz anıt, Türkiye’de laikleşme sürecini, din özgürlüğünü ve kadın haklarını tanıma uygulamalarını başlatmış olan Atatürk’ün anısına sadece bir saygı eylemi gibi algılanmamalıdır. Bu vecize, çatışmalar ve sosyal gerilimlerle dikkatleri çeken günümüz dünyası ve bizim toplumumuz için de olumlu bir sinyal olarak yorumlanmalıdır.” 11.11.2005 – cnntürk.com
Doğal yaşam alanı olan sahillerin birçoğunun plaj olarak kullanılması, sahillerdeki işletme sayılarının artması, artan kentleşme ve bitkinin koparılması nedeniyle kum zambakları tüm dünyada azalıyor! Her bir türün ekosistemin dengesi için vazgeçilmez olduğu bilgisiyle durumu değerlendirecek olursak, yok olmasına ramak kalan her bir canlı gezegenimize yeni bir yara açılması demek. İnsan faaliyetleri azalınca, “Dünya Limit Aşım Günü” bile ileri bir tarihe kendini atabiliyor. Elimizde böyle bir veri varken, tüketim alışkanlıklarımızdan taviz vermemekte ısrar etmek pek mantıklı görünmüyor. Bu nedenle ilk olarak yapmamız gereken şeylerin başında sadeleşmek ve sevdiğimiz/beğendiğimiz -illa ki sevmek zorunda değiliz- herhangi bir varlığın önce yaşam hakkına saygı duymak geliyor.
Kum zambağının (Pancratium maritimum) biyolojik özelliklerine baktığımızda ise yaşama sıkıca tutunan ve barındırdığı şifayı paylaşan bir bitki olduğunu anlıyoruz. Temmuz- ekim ayları arasında çiçek açan kum zambakları, kendine döllenen ve soğanlı bir bitkidir. Türkiye’de İstanbul, Bolu, Bartın, Sinop, Samsun, Giresun, Trabzon, Kırklareli, Antalya, Mersin ve Adana’nın kumlu sahillerinde görülür. İçindeki alkaloitler ve flavanoidler; gıda, tekstil ve farmakolojik endüstrilerde kullanılmaktadır. Akdeniz ülkelerinde ve Karadeniz’in güney kıyılarında sıklıkla rastlanan kum zambağı tuza, kuraklığa ve sıcağa karşı dayanaklı bir bitkidir.
Minos uygarlığına başkentlik yapmış Knossos antik kentindeki fresklerde yer aldığını öğrendiğimde ise bitki sembolizmini bir kez daha hatırladım. Minik bir parantez; zambak kelimesi (lily) Sümerce’de nefes,hayat gibi anlamlar taşır. Zambağın Antik Mısır’dan Antik Yunan’a kadar birçok kültürde barındırdığı derin bir bilgisi vardır. Kum zambağına dönecek olursam; eşleştiği mitlerden biri yeraltıyla eşleşen Persephone’dur. Tarım ve bereketin tanrıçası Demeter’in kızı olan Persephone yaşamının bir kısmını eşi Hades’in yanında yeraltında, bir kısmını annesi Demeter ile yeryüzünde geçirir. Kızı her yeryüzüne çıkarken baharı getiren Demeter, kızının yer altına inmesiyle toprağı soğutup, kışın -ölümün- gelmesini sağlar. Kum zambağının çiçekleri de açmayı bıraktığında bu durum havanın soğuyacağının habercisidir.
Yaz geliyor lütfen Kum ZAMBAKLARI na zarar vermeyin bu konuda hassasiyet lütfen nesli tükeniyor.(Fotoğraf Şevket Kaya kendisine teşekkür ediyorum.)Araştırma-Ayşe Ekşi ELMACI-27 MAYIS-2023
Kimsesizliğimi buldum bir köşe başında, duvar dibinde.
Yanına gittim, diz çöktüm onun gibi… Yanakları ıslaktı. “Nerelerdesin?” diye sordum, sitem dolu. “Birbirimizden başka kimsemiz olmadığını bilmiyor musun?” dedim.
Başını kaldırdı, elinin tersiyle gözlerini sildi.“Biz birbirimizin kimsesi değiliz, kimsesizliğiyiz,” dedi…
Öksüz olmak, yetim olmak zordur. Kapı önünde saçlarını okşayan bir el yoktur… Yok olanlarla var olmaya çalışmak zordur. Zordur, ama yaşama isteği daha ağır basar; acıyan yerlere tuz basılır, yüreğin sesini kısarak hayata tutunulur.
Büyümek dedikleri, azalarak yola devam etmektir bir bakıma…
Her parçanı bir yerde bırakarak; yüreğini nasırlaştırarak asılmaktır küreklere.
Belki daha güzel olmayacak ama bir şeyler değişecek. Değişen ne olur bilinmez. Mekan mı, hissettikleriniz mi, yoksa tamamen benliğiniz mi, ama bir şeyler değişmelidir.
Sıkılırsınız bu kimsesizlik halinden. Konuşamamak, dertleşememek, kafanızı koyacak bir omuz aradığınızda her daim boşluğa düşmek… Zordur bunlar… Planlarına kimseyi dahil edememek, keyif aldığınız şeylere katılacak birini bulamamak… “Çok mu zor bunlar” ya da “hak etmiyor muyum” diye düşünürsünüz.
Kilitli bir kütüphanede durmadan tozlanan, hiç okunmamış bir kitap gibi merak da edilmemektir kimsesizlik…
Yaşınız beş ya da elli beş; baba ya da çocuk, artık her kimseniz… Kimseyi kimsesiz bırakmayın, kimsesiz kalmayın!.
Anadolu kadınımız, sırtındaki onca yükün altında ezilirken, yüreğinde sakladığı duyguları dokumalara, nakışlara, türkülere yazmıştır. Onların bu yazdığı eserleri okumak ve anlamakla geçti yıllarım. Bu yolda saçlarıma ak düştü, bedenim yoruldu ve antik çağlardan beri Anadolu coğrafyasında yer alan “KİBELE KÜLTÜRÜ” çıktı karşıma. Binlerce yıldır KADIN, varlığı ile tarihte hep konu edilmiş. Ya ezilen, ya bir Amazon, ya da Sinope gibi bir tanrıça olarak çıkmıştır karşımıza.
Biz, toplumda kadına gerçek değerini verdik mi? 74 yılında ilk öğretmenliğe başladığımda mert, çalışkan bazı kadınlarımızın köylerde sözü geçerdi. Toprağı tanır, doğanın mevsim özelliklerini bilir, insan sağlığı konusunda sahip olduğu deneyimleri kullanırdı. Ve doğadan koptu kadın, sanayileşme çağında toprağı öksüz bıraktı böylelikle duyarlılıklarını kaybetti. Üretici olmayı bıraktı tüketici oldu.
Sinop kadın el sanatlarının korunması ve yaşatılması konusunda çok yetkili ile görüştüm. Emeklerim “hocanın göle maya çalması” örneğine benzese de verimli çalışmalar da görmekteyiz. 2020 BİLKE 5. HALKBİLİM ÖDÜLLERİ kapsamında ödül alan bir projeyi tanıtmak istiyorum.
* KÖY KENT KÜLTÜR KÖPRÜSÜ KATEGORİSİ- Yücel DEMİRHAN – Aylin DEMİRHAN“KILIÇLI KÖYÜ KÜLTÜR MERKEZİ PROJESİ”ile Aylin DEMİRHAN İstanbul SEV koleji öğretmeni Yücel DEMİRHAN emekli öğretmen.
PROJE 1. AŞAMA: Aylin DEMİRHAN kolej öğrenci velileri, öğretmenleri ve köylü halk ile birlikte eski okul binası restore edildi. Kütüphane kuruldu, bilgisayar alındı. SEV Koleji öğretmen ve öğrencileri köyde kamp yaptı köy yaşamını gördü. Kamp boyunca öğrenciler, öğretmenleri Aylin Demirhan, Rachel Litwak, Mehmet Cemil ve James Farley liderliğinde etkinliklere katıldı.
Grup tarlada çalıştı, inek sağdı, ormanda yürüyüş yaptı. Köy çocuklarıyla tanışıldı oyunlar oynandı, sohbet edildi, okul binasının restorasyonunda çalışıldı. Tarladan sebze toplandı, yemekler pişirildi; armut toplayıp pekmez yapıldı, hamur açıldı mantı yapıldı, kümesten yumurta alıp haşlandı, sofralar kuruldu, toplandı, bulaşıklar yıkandı. Bazı öğrenciler toprağı sürdü, diğerleri doğal tarım amaçlandığı için ilaçlama yapılmadığından otları temizledi, kimisi karık açtı, kimi ekti, kimi de fidelere can suyu verdi.
Tarla aletleri kullanıldı, çiftlik hayvanları tanındı, köydeki börtü böcekle yaşama deneyimlendi. Organik atıklar toprağa geri kazandırıldı. Yıldızların yoğunluğu, gecelerin sessizliği yaşandı. Güneşin doğuşuyla kalkıldı, batışıyla tavuklar kümese kondu, öğrenciler Karadeniz’in yeşiline, Sinop şivesine ayak uydurdu.
PROJE 2. AŞAMA: Yücel DEMİRHAN, Kılıçlı Köyü Kültür Merkezine dokuma atölyesi kurdu. Köylüden geleneksel dokuma tezgahı buldu, Halk Eğitimi Merkezi ile işbirliği yapıldı. Köydeki genç ev hanımlarına el dokuma kurs açıldı. Kurs belgesi alanların, öğrendikleri sanat ve dokuma kurs belgesi ile istihdamları hedeflendi.
Kursiyerler kursta dokuma eğitimi alırken, çocukların başıboş olmaması için, merkezde Halk Eğitimi Merkezi ve Akşam Sanat Okulu işbirliği ile ana sınıfı açıldı. Kültür Merkezine Ana sınıfı öğretmeni ve geleneksel dokuma öğretmeni atandı.
2020 yılında proje bu aşamada iken, 2023 yılında kooperatif kuruldu ve köy kadınları üretmeye başladı. İnstagram adresinden kooperatifin çalışmalarını takip edebilirsiniz. Ürettiklerini kermesle satışa sunacaklar. Üreten kadınlarımıza SELAM OLSUN!
Projeyi başından beri tasarlayan, olgunlaştıran ve bu günkü aşamasına getiren anne kız Yücel DEMİRHAN ve Aylin DEMİRHAN’A dernek olarak teşekkür ediyor, kooperatif BAŞKANI aYLİN demirhan’ı kutluyor BAŞARILAR DİLİYORUZ.
Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıktığı ve Milli Mücadele ışığını yaktığı tarih…
Peki ama bu ışığı kimler yakmıştı? Sadece Bandırma Vapuru ile Samsun’a çıkanlar mı? Kimler Bandırma’ya “Tam Yol” vermişti? Özetle 19 Mayıs’tan önce ve 19 Mayıs’tan sonra neler olmuştu?
Şimdi Bandırma Vapuru nasıl demir almış onu görelim.
Yazı, Harbiye Nezareti’nden Sadaret’e yazılmıştı: İlga edilen Yıldırım Orduları Kumandanı Miralay Mustafa Kemal Paşa Hazretleri, Dokuzuncu Ordu Kıt’aları Müfettişliğine tayin olunmuş ve tayin keyfiyeti padişah huzuruna arz edilmek üzere, Sadaret makamına arz kılınmıştır. Adı geçen zatın emri altında bulunacak olan Üçüncü ve Onbeşinci Kolorduların mıntıkalarını ihtiva eden Sivas, Van, Trabzon, Erzurum vilayetleri ile Samsun Sancağı mülki memurlarının Mustafa Kemal Paşa tarafından yapılacak tebliğleri icra etmelerinin emir buyrulmasını istirham ederim.” (30 Nisan 1919)
Harbiye Nezareti’nin bu yazısı ile Mustafa Kemal Paşa’ya Sivas, Amasya, Tokat, Şebinkarahisar, Van, Hakkari, Trabzon, Dize, Gümüşhane, Samsun, Erzurum, Erzincan, Hınıs ve Şarki Beyazıt sancaklarının bütün askeri ve mülki idaresi tam salahiyetle verilmişti. Sadaretin müspet cevap verdiği bu tezkireden sonra Harbiye nezareti, Erkan-ı Harbiye-i Umumi’ye yaptı tamimde “tayinin aynı gün Zat-ı Şahanenin (Padişahın) irade-i seniyelerine arz kılındığını ve İstanbul’da bulunan Paşa’ya tebliğ edildiğini” bildirmişti.
Harbiye Nazırı Müşir Şakir Paşa ile Sadrazam Damat Ferit Paşa, Mustafa Kemal Paşa’ya vazife ve salahiyetlerini gösteren bir talimat yazısı vereceklerdi. Bu talimat yazısında yukarıdaki sancakların Paşa’nın emrinde olduğu teyit ediliyor, ayrıca Diyarbakır, Mardin, Ankara, Kayseri, Kastamonu, Malatya gibi vilayetlerin Dokuzuncu Ordu Müfettişliği’nin her türlü müracaatına cevap vermesi isteniyordu.
Buraya kadar olan gelişmeler göstermiştir ki, Mustafa Kemal Paşa 9. Ordu müfettişliğine tayin edilmiş ve hem Harbiye Nazırı Şakir Paşa hem de Sadrazam Damat Ferit Paşa’dan salahiyetine dair “talimat tezkiresi” almıştır. Yani Paşa’nın gideceğinden, hem aralarında geçen konuşmadan, hem de verdiği “irade”den dolayı Padişahın haberi vardır. Bu derece geniş ve mühim bölgeler üzerinde o döneme kadar çok az kişiye verilen bu salahiyetle, Harbiye Nezaretine sadece bilgi vermek kaydıyla bütün nezaretlere hitap edebilecekti. Açıkçası Mustafa Kemal Paşa bütün orta, doğu, kuzey ve güneydoğu Anadolu üzerinde muvafık gördüğü işleri yapabilecekti. Padişah’ın bu tayin meselesine irade çıkarması bazı çevrelere göre “lütuf” gibi irdelenmektedir. Bu kadar geniş yetkiye sahip kumandana bu irade hak ettiği için verilmiştir. Ülkeyi düze çıkaracak “tek adam” odur. Önemli olan bu tayinle milli mücadeleyi başlatmaktır.
Ve başlatmıştır.
Samsun’a hareket öncesi
Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a hareketinden önceki görüşmelerinde hem silah arkadaşları hem de Sadrazam ve Padişah Vahdettin de vardır. Paşa 15 Mayıs 1919’da Damat Ferit Paşa’nın, Nişantaşı’ndaki evinde kendisine verdiği özel akşam yemeğine, yeni Genelkurmay Başkanı Cevat Paşa ile birlikte katılmıştı. Sadrazam, Mustafa Kemal’in salahiyetlerini hangi ölçüde ve nasıl kullanacağını merak ediyordu. Sadrazamın bu konuda tereddütlerinin olduğu anlaşılıyordu. Mustafa Kemal Paşa, “İngiliz raporlarına göre Samsun ve havalisinde bazı karışıklıklar varmış. Yerinde yapacağım tetkikat ile hallederiz” demişti. Sadrazam bu defa Cevat Paşa’ya dönerek “Siz ne dersiniz?” diyecekti. Cevat Paşa bu soruyu, tereddüdü ortadan kaldırmak gayesiyle şöyle cevaplayacaktır: “Efendim, Paşa tabiî o mıntıkadaki kuvvete kumanda edecek, zaten nerede kuvvet kaldı ki?”
Sabah Genelkurmay Başkanlığı’na giden Paşa, Cevat Çobanlı ve Fevzi Çakmak ile vedalaşmış, oradan Babı-ali’ye geçerek, İzmir’in işgali üzerine toplanan kabinenin, Dahiliye ve Hariciye nazırlarıyla vedalaşmak imkanını bulabilmişti (15 Mayıs 1919).
Padişah’a veda için Yıldız Sarayı’na da giden Mustafa Kemal, bu buluşmayı şöyle anlatacaktı:
“Yıldız Sarayı’nın ufak bir salonunda Padişah’la adeta diz dize denecek kadar yakın oturduk. Sağında, dirseğini dayamış olduğu bir masa ve üstünde bir kitap vardı. Padişah hiç unutmayacağım şu sözlerle konuşmaya başladı: ‘Paşa, Paşa şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin. Bunların hepsi artık bu kitaba girmiştir. Tarihe geçmiştir.’ O zaman bunun bir tarih kitabı olduğunu anladım. Dikkatle ve sükûnla dinliyordum. “Bunları unutun.” dedi. “Asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa, Paşa devleti kurtarabilirsin.” Bu son sözlerden hayrete düştüm. Acaba Vahdettin benimle samimi mi konuşuyor? Kendisine, “Merak buyurmayın efendim. Nokta-i Nazar-ı Şahanenizi anladım. İrade-i seniyeniz olursa hemen hareket edeceğim ve bana emir buyurduklarınızı bir an olsun unutmayacağım.” (İstiklal Savaşı, Ömer Sami Coşar)
Mustafa Kemal Paşa “Muvaffak ol” diyen Padişah’a veda ederek, derhal Şişli’deki evine dönerek hazırlıklarını tamamlayacak, Akaretler’e giderek annesi ile vedalaşacaktır. Hareket saati gelmiştir. (16 Mayıs 1919)
Paşa ve refakatindekiler Galata Rıhtımı’na otomobil ile inmişler ve açıkta demirli bulunan Bandırma Vapuru’na sandalla geçmişlerdi. Önceden kararlaştırıldığı gibi rıhtımda herhangi bir uğurlama merasimi yapılmamıştır. Vapur işgal kuvvetlerinin mutat kontrolü için Kız Kulesi açıklarında demir atmış bir İngiliz binbaşısı komutasındaki heyet tarafından araştırmaya tabi tutulmuştur.
Bandırma Vapuru’nun hareket halinde olduğu tarihte İngilizler 100 kadar asker ve harp malzemesini Samsun’a çıkarmıştı (17 Mayıs 1919).
Bandırma Vapuru önce Sinop’a gelmiş ve Samsun’a karayolu ile geçilmesinin imkanı aranmıştı (18 Mayıs). Ancak güvenlik sebebiyle tekrar vapura dönülecek ve Bandırma, Samsun’a müteveccihen demir atacaktı.
Cevat Abbas anlatıyor
Mustafa Kemal Paşa’nın Çanakkale günlerinden başlayarak sürekli yaverliğini yapmış olan Cevat Abbas Gürer, 1937 yılında 19 Mayıs’tan birkaç gün önce Ankara Halkevi’nde bir konferans vermiş ve Samsun yolculuğuna hazırlanış günlerinde Şişli’deki evin bazı ziyaretçilerinden söz etmişti. Bu ziyaretçiler arasında Refet Bele de vardır. Mustafa Kemal Paşa konuşma arasında ve Anadolu haritası önünde: “Sen ata binmeye meraklısın. Bir çok da atların var. Ne düşünürsün?”
Refet Paşa, Ata’nın bu sorusunu şöyle yanıtlayacaktı:
“Hatırıma öyle geliyor ki, Üsküdar’dan atıma bineyim ve hep ileriye gideyim.”
Albay, parmağı ile Doğu Anadolu’yu işaret etmekteydi.
Mustafa Kemal Paşa, sözlerinden pek memnun oldum. Eğer atına binip Anadolu içlerine girmek istiyorsan, ben bir gün senin bu arzunu yerine getiririm” demişti. Gerçekten de Refet Bey, Samsun yolculuğunda Mustafa Kemal’in yanında yer alan isimlerden biri olmuştu.
“Arkadaş Mustafa Kemal”
Ali Fuad Cebesoy, meslek ve mücadele yıllarında Atatürk’ün yanından ayrılmamış ve o günlere ait anılarına “Arkadaş Mustafa Kemal” isimli kitabında toplamıştı. 19 Mayıs öncesine ait günleri şöyle anlatıyordu:
“1919 Şubat ayı sonu. Mustafa Kemal Paşa’nın evine son defa olarak gitmiştim. Akşam yemeğini beraber yiyecek, dertleşecektik. Beni karşılarken Rauf Bey’i (Orbay) de çağırdım dedi. Rauf Bey’den saklı hiçbir şeyimiz yoktu. Akşam yemeğinden sonra saatlerce konuştuk. Kemal Paşa, eğer bir vazifeye kendisini tayin ettiremezse, Anadolu’da en itimat ettiği bir kumandanın yanına gideceğini ve ilk defa oradan işe başlayacağını söylüyordu. ‘Paşam, ben ve kolordum emrinizdedir’ dedim. Mavi gözlerinin nasıl bir ışıkla parladığını tarif edemem. Yerinden kalkıp hararetle elimi sıktı ve: “Beraber çalışacağız Fuad” dedi.
Bandırma’da kimler vardı?
Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs 1919 günü Samsun’a Dokuzuncu Ordu Müfettişliği’nin 18 kişilik kadrosuyla gelmişti. Müfettişlik kadrosunda şu isimler bulunuyordu:
Üçüncü Kolordu Kumandanı Miralay Refet Bey, Müfettişlik Kurmay Başkanı Miralay Kazım Bey, Birinci Şube Müdürü Hüsrev Bey, Topçu Kumandanı Binbaşı Kemal Bey, Miralay Doktor İbrahim Bey, Binbaşı Doktor Refik Bey, Başyaver Yüzbaşı Cevat Bey, Yüzbaşı Mümtaz Bey, Yüzbaşı İsmail Hakkı Bey, Yüzbaşı Ali Şevket Bey, Yüzbaşı Mustafa Bey, Üsteğmen Hayati Bey, Üsteğmen Abdullah Bey, Üsteğmen Hikmet Bey, Asteğmen Muzaffer Bey, Şifre Katibi Faik Bey, Şifre Katibi Memduh Bey.
Mustafa Kemal, daha sonra Samsun’dan Havza’ya geçmiş ve 18 gün burada kaldıktan sonra Amasya’ya doğru hareket etmişti. Sonra kongreler toplanacak ve Milli Mücadele tam manasıyla fiiliyata geçecektir. E.HİÇYILMAZ
Doğa zaman içinde deveran ederken, dış gözden öte derin baktığımızda bize ne çok şey anlatır. Bir çekirdeğin çekirdek olmadan öncesi ve çekirdek olduktan sonrası örneğin, evrenin ta kaçıncı zamanından bu güne sürükler bizi. Doğa ana diye boşa dememiş eskiler. Doğurgan ana, hem de ne doğurgan ana doğa.
Sinop Zeytini Projesi 1. aşaması, 2019 yılında başladı. Akademisyenlerimiz, Sinop Zeytinini Uluslararası tanıttılar. Sinop Belediyesi Park Ve Bahçeler Müdürlüğü, eski Sinop zeytinlerini budama, çelikleme aşılama aşamalarını gerçekleştirdi.
Şimdi sıra 2. aşamaya geldi. Yıllar önce, Bergama Zeytincilik Enstitüsü tarafından yapılan arge çalışmaları sonunda, Sinop coğrafyasına ait olan Sinop Zeytini 6 cins olarak tespit edilmiş. Sinop Belediyesi bu zeytinlere ulaştı. 6 cins zeytinimiz. SİNOP 1, SİNOP 2, SİNOP 3, SİNOP 4, SİNOP5, SİNOP 6 olarak belirlenmiş ve Türkiye Zeytin literatürüne girmiş.
aşamada Sinop yerli üreticinin torununun verdiği bilgi ışığında 3 cins tespit edilmişti. Sinop zeytininin 6 cins olduğu ve Enstitü tarafından yetiştirildiğini öğrenmek, ilimizin zeytin potansiyeli için gerçekten çok sevindiriciydi. Görüntülerini aldım, takipçilerimizle paylaşıyorum:
6 cins Sinop Zeytin fidelerini temin etmek isteyenler, Bergama Zeytin Enstitüsünden bilgi alabilirler.
Emekli olsa bile, böylesi öğretmen anaların kapısı hep çalar Mayısın ikinci pazarı.
Daha birinci sınıfa giderken çantasına doldurmuştu yalnızlığını, sırf okusun diye babası onu yurda yerleştirdiğinde yeni bir anne getirmişti küçük kardeşlerine baksın niyetiyle. Düğmelerini dikecek, akan burnunu silecek, terledikçe giysilerini değiştirecek, beslenme çantasına taze kurabiyeler koyacak bir anne hayal ederdi.
Bir gün okulun koridorlarında koşarken ayağı kaydı ve düştü. Başını kaldırdığında yanı başında bir kocaman gülümseme ile kalktı ayağa.
-Bir yerin acımadı ya evladım.
Tüm öğretmenlerin tanıdık kelimeleriydi ağzından dökülen genç kadının. Kendi çocuğundan gayrı bu mesleğe gönül vermiş tüm öğretmenler gibi ana gibi çıkardı evladım, çocuğum sözü ağzından. Hiç bir yerini incitmeden ana kalbiyle kaldırdı düşen mendilsiz çocuğu yerden.
-Aaa bak düğmen de kopmuş, gel eve gidip annen dikinceye kadar böyle açık durmasın yakan.
-Yurttaki ablalar dikerler dedi çocuk, koşup çocukça terlemek için acelesi vardı.
-Hangi yurtta kalıyorsun?
-Yetiştirme yurdunda.
İşte böyle başladı anasız çocukla, düğmelerini diken öğretmenin öyküsü.
O günden sonra çocuk ne zaman güzel bir söz duymak, gülümseyen bir yüz görmek istese düğmelerini kopartıp bir alt sınıftaki öğretmenine koşuyordu. Daha da fazlası belki çocukça bir kurnazlıktan belki de gerçekten tembellikten ertesi sene bir seneyi tekrar etme pahasına o öğretmenin sınıfında en uzun boylu oğlan çocuklarının arasına katıldı. Geri sıralarda oturtmaya kıyamadı öğretmeni onu, diğerlerinden ayrı tutamazdı. Zaman zaman en çalışkanın yanına oturttu, baka baka öğrenir diye. Zaman zaman yaramazların sırasına, içlerinde en uslusu olup çıktı. Tembellik yaptıkça yaz okuluna bırakırdı, biraz daha öğrensin, biraz daha ev kurabiyesi yesin diye.
Bazen bir mendil koydu cebine, bazen kütüphanenin anahtarını taktı beline sorumluluk öğrensin diye. Başkaları ile kavga ettikçe konuşarak yatıştırdı ortamı. Bazen yalana sığınan çocukluğunu incitmeden sesini yükseltir, hayatı öğrensin isterdi. Sonraları evine götürdü, kendi kızını ablası yaptı. Bu sefer kurabiyeleri sıcak sıcak yemeye alıştı çocuk. İstediği yemeği söylerdi.Yaparlar beraber yerlerdi. Evin çocuğu oldu hafta sonları beklenen. Yurttan izni oldukça, babası gelmedikçe hep yolunu düşürdü öğretmenin evine.
Hep ilk günkü gülümsemesi vardı öğretmenin yüzünde. Tüm öğretmenlerin en çok da anne olanların sıcak gülümsemesi. Beş yıl böyle geçti. Çocuk son zamanlarda ders çalışmaz, ödevlerini unutur, sınavlarda boş kağıt verir oldu.
-Böyle giderse seni sınıfta bırakmak zorunda kalacağım, ortaokula gidemeyeceksin dedi öğretmeni.
-Ben de zaten kalmak istiyorum dedi.
Niyet anlaşıldı.
-Sen nereye gidersen git sen istediğin sürece yanında olacağım sözünü verdi öğretmeni.
-Yemin et dedi çocuk.
Gözlerim yeminim dedi kadın ve çocuk orta okula başladı. Sonra çocuk ne zaman isterse geldi. Bazen sökük gömlekler getirdi, bazen harçlıklarından biriktirip aldığı bir çiçeği sundu. Büyüdükçe değişiyordu. Öğretmenin her zaman onun peşinden koşacak zamanı da yoktu. Ama hep bir gözü üzerindeydi.
Hastayım der gelirdi, seni özledim der gelirdi.
Bir gün geldi
-Ben okumayacağım artık, karar verdim otobüste muavin olacağım dedi.
Çok ısrar etmedi oku diye, zaten çocuğun kapasitesini biliyordu öğretmen. Bugün olmazsa yarın tökezleyecekti. En azından işsiz güçsüz kalıp,serseri olmazdı. Yanına alacağına söz veren şoför de eski öğrencisiydi. Tamam dedi, senin istediğin olsun.
O günden sonra küçük şehrin küçük otogarında çalışmaya başlayan çocuk, ilk defa öğretmenini misafir ettiğinde muavini olduğu otobüse, gözlerindeki pırıltıyı anladı diğer yolcular.
Yine bir gün askere gidiyorum elini öpeceğim, hakkını helal et, diye geldi çocuk.
Her gelişinde cebine bir şeyler koyardı öğretmeni bazen şeker, bazen kurabiye, bazen para, bazen temiz bir mendil. Ama her seferinde eksiksiz sevgisini koyardı gözleriyle, incitmeden öğütlerini verirdi bazen kızıp sesini yükseltse de. Bu sefer de askere giden çocukların analarının dualarını koydu cebine.
Askerden döndü yine geldi. Zaman olur kayıplara karışır gelirdi, bazen telefon eder, bazen kapıdan uğrardı. Belki şu sıralar yine gelmiştir. Evlendim ilk kız çocuğuma senin adını koyacağım müjdesini veriyordur.
Emekli olsa bile,bile böylesi öğretmen anaların kapısı hep çalar Mayısın ikinci pazarı. Belki aklına eser yine o çocuk gelir. Belki analı anasız yüreğini açtığı diğer çocukları da gelir diye, hep sıcak kurabiyeler olur fırında.
Varlıklarını Birbirine Borçlu Olan Ardıç Kuşu ve Ardıç Ağacının Hikayesi
Ardıç kuşuyla ardıç ağacı arasında sadece isim benzerliği mi vardır? Yoksa aralarındaki bağ bundan çok daha öte bir yardımlaşmaya mı dayanıyor?
Aynı isme sahip doğanın iki parçası; bir kuş ve bir ağaç. Aralarındaki ilişki ise isim benzerliğinden çok daha fazlası. Merak edenler için iki ardıçın öyküsünü anlatmaya çalıştık, keyifli okumalar dileriz.
Önce geniş repertuvarlarıyla ünlü ardıç kuşunu tanıyalım:
Onları tanımamanın kolay bir yolu var; o da tekrar eden bir ritimle şarkı söyler gibi ötmeleri. Özellikle erkek olanlarının 100’den fazla müzikal dizi içeren repertuvara sahip olduğu biliniyor. Yani karşımızda müzik kulağı oldukça gelişmiş bir tür var. Ötüşlerini dinlemek isterseniz onları ormanlarda, bahçelerde ya da parklarda, yani her türlü yeşil alanda görebilirsiniz. Ağaçlara duvarları çamurla kaplı kase şeklinde yuva yapan bu kuşlara ev sahipliği yapan en önemli ağaç türü ise adından da anlaşıldığı üzere ardıç ağacı.
Ardıç kuşlarına ev sahipliği yapan ardıç ağaçları aslında bu kuşlar sayesinde varlıklarını sürdürebiliyorlar
Ardıç ağaçları da her ağaç gibi tohumlara sahip; ancak bu tohumlar ancak ardıç kuşunun varlığında üremeyi sağlıyor. Ağaçtan dökülen tohumları önce kuşlar yiyor. Onların sindirim sisteminde kabukları açılan tohumlar bu sayede işlerlik kazanıyor. Kuşların dışkılarıyla yeniden toprağa karışan tohumlar kolayca çimlenebiliyor.
Doğanın bu muhteşem uyumu sayesinde neslini devam ettiren ardıç ağacı çok eskiden beri kutsal kabul edilmektedir
Özellikle Şaman Türklerinde ve Alevi-Bektaşiler’de ardıç ağacına özel bir önem verilmektedir. Dallarına bez bağlanarak dilek tutulur ve ayrıca bu dalların yakılmasıyla elde edilen tütsüler tekkelerde kullanılır. Dallarını tütsü elde etmek için kullanan bir başka medeniyet ise Yunanlılar. Onlar da bu kokunun ruhsal hastalıklara iyi geldiğini düşünüyorlarmış.
Dallarından tohumuna her yönüyle şifa için kullanılagelen bir ağaç
Görünüm olarak çam ağacını andıran ardıç ağaçları 2-5 metre arasında büyüyebilir ve oldukça güzel kokulu, dikenli yaprakları vardır. Bunun yanında üzüme benzer, küçük, parlak ve mor-siyah renklerde meyveleri vardır ve bu meyveler büyüdükçe kozalak şeklini alır. Meyvesi, kozalakları, dalları ve yaprakları farklı şekillerde ve farklı amaçlarla tüketildiği için yüzyıllardır halk arasında şifa kaynağı olarak bilinir.
Ardıç ağacı en çok bitki çayı olarak tüketiliyor
Hem yaprakları hem dalları hem de meyvesi, bunların hepsini bitki çayı gibi demleyebilirsiniz. Bu çay, kokusu ve yatıştırıcı özellikleriyle ruhsal yönden size rahatlatır. Ayrıca sindirimi hızlandırarak hazımsızlığı önler, adet sancılarına iyi gelir ve boğaz enfeksiyonlarını hafifletir. Hücre yenilenmesini hızlandırarak daha genç bir cilde sahip olmanızı sağlar çünkü güçlü bir antioksidandır. Ancak tüm bunların birer alternatif tıp yöntemi olduğunu bilmenizde fayda var. Bu tarz yöntemler kalıcı çözüm sağlamayacağı gibi fazla miktarda ve kontrolsüz tüketmek zararlı olabilir. SİNEM HIZARCI- GÜLÜMSE’DEN ALINTI