RSS

ORHAN VELİ

14.10.2021-BİLKE

13 Nisan 1914 de doğan ve 36 yıllık ömrünü 14 Kasım 1950 yılında tamamlayan Orhan Veli Kanık, daha çok Orhan Veli olarak bilinir.

 Melih Cevdet ve Oktay Rıfat ile birlikte yenilikçi Garip akımının kurucusu olan Türk şair. Kanık, Türk şiirindeki eski yapıyı temelinden değiştirmeyi amaçlayarak sokaktaki adamın söyleyişini şiir diline taşıdı.

Şairimizin doğum gününde sözleri ve şiirlerinden bir demet:

Her yeni cereyan şiire yeni bir hudut getirdi.

Şiir, bütün özelliği edasında olan bir söz sanatıdır.

Öyle bir zamanda gel ki vazgeçmek mümkün olmasın. 

Boş konuşan insan çana benzer, içi boş olduğu için çok ses çıkartır!

Sokakta giderken, kendi kendime gülümsediğimin farkına vardığımda, beni deli zannedeceklerini düşünüp gülümsüyorum.

Her gün bu kadar güzel mi bu deniz? böyle mi görünür gökyüzü her zaman? her zaman güzel mi bu kadar, bu eşya, bu pencere? değil, vallah…

Bilmezler yalnız yaşamayanlar, Nasıl korku verir sessizlik insana; İnsan nasıl konuşur kendisiyle; Nasıl koşar aynalara, Bir cana hasret, Bilmezler.

Cep delik cepken delik

Uyuşmayız, yollarımız ayrı. Sen ciğercinin kedisi, ben sokak kedisi.

En delikanlı mevsimdir kış. Yüzüne yüzüne vurur yalnızlığını. 

Gün ışığında hissemize razıydık kendimize hüzünler icad ettik avunamadık.

Güzel kadınları severim, işçi kadınları da severim, güzel işçi kadınları daha çok severim. 

Ne kadar severim o insanları! o insanları ki, renkli, silik dünyasında çıkartmaların tavuklar, tavşanlar ve köpeklerle beraber yaşayan ins…

Siyah akar Zonguldak’ın deresi. Yüz karası değil, kömür karası. Böyle kazanılır ekmek parası… 

İmkansız şey şiir yazmak aşıksan eğer; ve yazmamak, aylardan nisansa.

Oysa kahve içmişliğimiz de vardı: ‘bu ne hatır gönül bilmezlik’ diyemedim.

KAYNAK: https://muhtesemsozler.com/orhan-veli-kanik-sozleri/

 
Yorum yapın

Yazan: 14 Kasım 2021 in GÜNÜN ANLATISI

 

Etiketler: , , , ,

MİNAS BIJIKYAN- SİNOP 817-1819

12.11.2021-BİLKE

Liman Şehri

   Ağlimanın dokuz mil mesafesinde, eski devirde PAMFİLAGONYA denilen eyaletin meşhur başşehri olan Sinop veya Sinap’ın doğu koyunda mükemmel bir limanı ve Roma devrinden kalmış olup içinde bugün Osmanlı Devleti için büyük gemiler inşa edilen bir tersanesi vardır. Polibios ve Strabon, Sinop’un meşhur bir şehir olduğunu ve iki iyi limanı bulunduğunu söylerler ki, bunlardan biri Ağliman olsa gerek. Bazı eski tarihçilere nazaran burasını, Asobos’un “peri” lakabı verilen SİNOPİ adlı kızı yaptırmıştır.

Büyük Sinop’un Gölgesi

Valerios da, Yason veya Argonotlar’ın “ Yüksek Karampe’ye doğru sahilden seyrederlerken büyük Sinop’un gölgesi denizde yüzüyordu” beyti ile şehrin o zaman esasen yapılmış olduğunu söyler. Diğer bazı yazarlar da, daha muhtemel olarak, şehrin Argonotlar‘dan olan ve şehirde heykeline tapınılan AUTOLİKOS tarafından yapılmış olduğunu söylerler. Plutarkos’un dediği gibi Romalılar şehri zapt ettikleri vakit, sahilde gördükleri güzel bir gencin heykelinin AUTOLİKOS’a ait olduğunu anlayarak Roma’ya götürmüşlerdir. Anlaşıldığına göre, orada önce ufak bir şehir yapılmış olup, Autolikos, Grek tarzındaki kaleyi inşa etmiş, sonra Akdeniz’den gelen Milezyalı bir kolon, mevkiin güzelliğini görerek, yerlilerin zaifliğinden dolayı kendileri oraya yerleşmiş, şehri büyütmüş, intizama koymuş ve refah içinde o kadar çoğalmışlardır ki, Giresun ve Trabzon’a da birer koloni göndermişlerdir.

Böylelikler Sinop’un kurucuları sayılan Milezyalılar, Mihridates’in korkusundan şehri çok tahkim etmişlerdir. Mihridates’ın zamanında payitaht şehri olan Sinop, sonra Romalıların eline geçmiştir. Memnon ve başkaları, Sinop’un Mihridates’ın doğduğu ve atalarının başşehri olduğunu söylerler.

Mabette Put

   Sinoplular eskiden çok kuvvetli olup birçok savaşlar yapmışlardır. Başlıca ilahları, Mısırlıların Serapis Putunun aynı olan Dios olmuştur. Sinopluların kalenin içinde yaptıkları muhteşem bir mabette tapındıkları bu put, Tacitus’a nazaran, Mısır Kralı Ptolemeos tarafından Mısır’a götürülmüştür. Adı geçen Kral putu almak için üç sene uğraşmış ve Sinop kralına elçilerle büyük hediyeler göndermiştir. Nihayet putun, gemiye kendi kendine uçmuş olduğuna dair çıkarılan rivayetle halkı aldatmışlar ve put Mısır’a götürülerek orada muhteşem bir mabede konulmuştur. Bu put pek meşhur olup kahinleri de alim kimselerdi. Pontuslu filozof HERAKLİTES, mazkur putun :”önce ilah, sonra kelam ve ruh bir aradadır” diye bir mesajını nakleder.

Sinop Sikkesi

   Sinop sikkesinin bir yüzünde, Autolikos’a ait olması muhtemel açık bir baş, diğer yüzünde de memleketin verimliliğini gösteren bereket boynuzu resmedilmiştir. Bulunan diğer eski bir sikkede, bolluk ilahı Pluton’un yan yatmış vaziyette resmi vardır. Diğer bir sikkenin üzerinde de, bu gün de görüldüğü gibi, balığın bolluğunu işaret etmek üzere bir balık resmi vardır.[1]

Romalıların bastırdıkları sikkelerin birinde C.J.F.SİNOPES, yani ”Julius kolonisi mesud Sinop kolonisine” yazılıdır ki bu, Roma imparatorlarının Sinop halkını kendi kolonileri saydıklarının ifadesidir.

Kale

Sinop kalesi Strabon zamanında çok güzelmiş. Fakat zamana eski bina yıkılmış ve Grekler zamanında kalıntıları ile yenisi yapılmıştır. bazıları yeni kalenin Cenovalılar tarafından yapıldığını söylerler. [2]

Peygamber Eremya ve Kale

EUSEBİOS, Sinop’un M.Ö.625’de peygamber EREMYA’nın zamanında yapıldığını söyler ki, bununla kalenin ikinci yapılışı ima edilse gerektir. Kale duvarları üzerinde birçok yerde taşlarla beraber örülmüş insan ve hayvan heykelleri, tezyinat ve sütun parçaları, Müslüman mezarlığında da sütun kaideleri parçaları gördük. Bunlar STRABON’un tasvir ettiği eski akademiya holunun kalıntıları olsa gerek.

 Kalıntılar içinde Grekçe yazılar vardı; fakat kopya etmeye vaktim olmadı. Kale duvarının içinde bulunan çok eski şeylerin arasında yüzü bozulmuş, fakat boynu ve saçları görülen mermer bir büst vardı. Deniz tarafında, elinde bir kap yan gelmiş bir adam, bunun ayak tarafında da elinde bir kapla yatmış kadının yanında, üç geyik ayaklı halka biçiminde bir masanın resmedildiği mermer bir heykel vardır. Bunun biraz ötesinde bir tapınak duvarının kalıntısı görünür.

   Kale kuzey taraftadır, güneyde iç kale vardır. Kapının birisinin üzerinde Grekçe yazı ve iki sed üzerinde Cenovalılar’dan kalmış tamamiyle mevcut iki arslan şekli vardır. Çevresi iki milden fazla olan kale, berzah üzerinde yapılmış olup bir ucu sahilin batısına, diğer ucu da büyük liman olan doğu koya kadardır. Kalenin kumluk arazi üzerinde bulunması, Türkler arasında bir efsanenin vücut bulmasına vesile olmuştur. Güya kale önce kumla örtülü imiş, sonra devler onu sihirle açmış ve kumu ağlimana dökmüşlerdir.

Yarımada

   Sinop’un Boztepe ( Grekçesi KARAPİ) denilen yarımadası ucu sekizyüz adım genişliğinde bir dildir. Denildiğine göre, bu dil vaktiyle açık olduğundan kaleye gitmek için karadan bir köprü yapılmış, kayıklar da bir koydan diğerine geçerlermiş. Dilin çevresi 18 mil olarak hesaplanıyorsa da, kale üzerinden ölçüldüğü takdirde o kadar tutmaz.

Yarım adada Türbe ve şapel yanyana

Dilin üzerinde Seyyid Bilal Tekkesi denilen meşhur bir ziyaretgah ve mezarlık gördük. Orada iyi bir su dahi vardı. Yakınında, bir köşesi Ağlimana, biri kaleye, diğeri de limana bakan üçgen şeklinde bir harabe vardır ki, bunun bir şapele ait olması muhtemeldir. Romalılara ait mezarlar aynen kalmış olup buradan çok defa, eski taş ve sikkeler çıkarılır. Orada bulunduğumuz günlerde toprak kazılıp Mihridates’e ait birkaç altın sikke çıkarıldı. Romalılar, hazine ve dini yazılarını kal’ede hıfzederlerdi. Horenli Moses, Mihridates’in Sinop’a hakim bulunduğu zaman kahinlerin yazmış oldukları Ermeni Kralları tarihini Africanus tarafından, üçüncü asırda oradaki tapınaklardaki yazılardan çıkarılmış, bilahere de Pontus’dan Urfa’ya götürülmüş olup, kendisinin gördüğünü söyler. [3]

Strabon, Sinop dağ ve bahçelerinden büyük sitayişle bahseder. Hakikaten de bu gün dahi her tarafı ağaçlıkla süslü bir vaziyettedir. Buradan İstanbul’a büyük gemi inşaatına mahsus, muazzam keresteler sevk edilir. Burada bir nevi kırmızı kilden kaplar yapılır. Denildiğine göre Sinop dağlarında yeşil renkte bir kil de vardır.

Sinop’ta zeytin ağaçları yetişir ve zeytinyağı imal edilir. Sahilin bazı yerlerinde, eskiden “Pontos Absenti” dedikleri absente benzer otlar, dağlarda ise bundan başka çeşitli şifalı otlar vardır.

Hrıstiyan halk kale dışında oturur. Rumlar, cesur ve gururlu insanlar olarak kalmışlardır. Ermenilerin sayısı azdır ve bir kiliseleri vardır. Haçlılar İstanbul’u zapt ettikten sonra Sinop, Osmanlı fethine kadar Trabzon imparatorlarının başlıca bir şehri olmuştur.1461’de İsmail Bey orada tek başına hüküm sürüyordu ve Osmanlı fethinden evvel Trabzon imparatorları Sinop Beyi Şatir’e yıllık bir vergi öderlerdi. 

   Sinop’tan birçok meşhur adam çıkmıştır. Bunlardan filozof Diogenes M.Ö.340’da burada doğmuştur. Sinik ( Cynique) felsevi mezhebine ait olup sefil bir hayat süren ve bir fıçının içinde oturan mezkur filozofun mermerden mamul mezar taşı bulundu. Taşın üst tarafında bir köpek resmi, altında da sual- cevap şeklinde şu yazı vardır:

S-           Söyle ey köpek, bu kadar dikkatle kimin mezarını bekliyorsun?

C-           Köpeğin.

S-           Köpek dediğin o adam kimdir?

C-           Diogenes.

S-           Bu adam nereli idi?

C-  Sinopludur. O bir zaman fıçı içinde yaşardı, fakat şimdi meskeni yıldızlar olmuştur.” [4] 


[1] Tournefort –II.206-, “Sinopluların kendi zamanında, İstanbul için urgan imalatı mükellefiyetinden başka, başlıca işlerinin balıkçılık olup, tuzlama ve balık yağı ticareti ile meşgul olduklarını; tuzlamayı daha çok uskumru ve palamut balıklarından yaptıklarını, yağı da yunus ve fok balığından çıkardıklarını söyler.”

[2] Aynı müellif kalenin kendi zamanında çok bakımsız olduğunu şehirde az sayıda yeniçeri bulunduğunu, Yahudilere tahammül edilmediğini, Rumların da müdafaasız açık bir mahallede ikamete mecbur edildiğini söyler. Feruhan Bey ise kendi zamanında (1847) içinde Türk evlerinin bulunduğu ve tamir edilmiş olan Sinop kalesinde 150 kadar top ve 500 asker bulunduğunu söyler.

[3] ERMENİ Tarihi, Venedik 1827, s. 182

[4] Minas Bıjıskyan- Karadeniz Kıyıları Tarih ve Coğrafyası

ARAŞTIRMA: Y.SARIKAYA

 
Yorum yapın

Yazan: 12 Kasım 2021 in eski sinop

 

Etiketler: , , , , , , ,

ayşe’ce

KONUK YAZARIMIZIN KALEMİNDEN

09.11.2021- Ayşe EKŞİ ELMACI

Aslında bu sabah birşey yazmayacaktım. Bir sayfada Almanya göçünün ve Almanya göç yasasının 60.yılıymış oradan yola çıkarak çocukluğumun anılarından biri geldi aklıma.(ananemin köyünde isimleri ve cisimlerini bile unuttuğum, yaşananların komikliğinden midir bilmem aklımda kalmış)

Anımsayabildiğime göre 66-67 yılları olsa gerek. Evleri şehrimize giden anayolun üzerindeydi. Her köy evi gibi ağaçtan yapılmış eski bir köy eviydi. Kendi yağlarında kavrulmaya çalışan(ananemin anlatmasına göre)insanlardı. O zaman bir Almanya furyası vardı ki herkesin dilinde, müracaat eden edene…

Derken yazıma konu olan ailenin gelini de yazılır. Bekleyiş içerisindeyken muhtar yazılı bir evrakla müjdeyi verir. Şehir merkezinde Almanya’dan gelen heyet sağlığından eğitimine kendini ifade edişine kadar ince eleyip sık dokur. Neyse bizim gelin heyetin karşısına geçer sağlık kontrolleri falan önceden yapıldığı için en son mülakata alınır.

Alman soruyor tercüman çeviriyor. Adı sanı eğitimi yapabileceği işler falan filan, artık son sorular. Alman soruyor:

-Müzik bilir misiniz(düğünlerde def çalarmış ananemin anlatımı ve aklımda kalanla)

-evet bilirim.

-Söyler misiniz?

Bizimki bir elini def diğer eliyle de tempolu bir şekilde vurarak başlıyor söylemeye

-Zeytin yağlı yiyemem ammannn / basmada fistan giyemem Amman/ Senin gibi zalime / ben yarimsin diyemem ammann…

Derin bir sessizlik adamlar konçerto mu opera mı bekliyorlardı bilemem ama bizim gelin odadan çıkıyor. Ve ilk Almanya’ya gidenlerden oluyor. Çok uzun yıllar bu olay gece oturmalarında kahkahalarla anlatıldı. En son duyduğumda (9-10 yaşlarında olmalıyım)eşini çocuklarını da almış yanına, bir iki sene içerisinde köyün yarısını almış diyorlardı . O evin yerinde sanırım iki tane villa gibi ev kondurdu.

Sonra da Almanya hikayeleri dilden dile dolandı. Almanya çok yuvayı da yıktı dendi . Türküler ağıtlar yakıldı. “Almanya acı vatan” oldu çoğuna . Filmlere konu oldu. Aslında iki kültür arasında sıkışıp kaldılar. Orada yabancı , memleketlerinde ise Almancı //ayşe’ce//

 
Yorum yapın

Yazan: 09 Kasım 2021 in KONUK YAZARLAR

 

Etiketler: , , , , , ,

EVRİMSEL GELİŞME

07.11. 2021- BİLKE

İçinde bulunduğumuz çağın gerçekleri ile her an yüz yüzeyiz. Küresel iklim krizi, insani değerlerin yok oluşu, ezilenin daha çok ezilmesi bu gerçeklerden sadece bir kaçı. İnsan bilişsel gelişimine paralel olarak, insani değerleri korumayı neden başaramıyor. Çaba var görünse de, neden sonuç alınmıyor?

Kendimizi tanımak, bedenimiz kadar iç potansiyelimizin farkına varmak konusunda yardımcı olacak bir bilim dalını paylaşıyoruz bu gün:

MAKALE

Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü Sinirbilim Anabilim Dalı, Yıl: 2 Cilt:2 Sayı: 3 Sayfa: 1-2

Sinirbilim, evrimsel gelişmenin en ilkel canlısından, en üst düzeydeki insana kadar tüm canlıları yapısal ve işlevsel
açıdan inceleyen çok disiplinli bir bilim dalıdır. Öğrenmenin moleküler mekanizmalarından yapay zekaya kadar uzanan
yolda biyoloji, biyokimya, fizik, elektronik, mühendislik ve matematik bilimlerinin birlikte çalışmasını gerektiren bir
alandır.

Molekülden hücreye, hücreden sinir ağlarına, sinir ağlarından tüm beyine ve tüm beyinden davranışlara ve tersine
davranışlardan moleküllere doğru izlenen yoldaki ilişkiler sinirbilimin araştırma alanları içerisindedir. Son yıllarda gelişen
modern teknolojilerin araştırma yöntemlerine yaptığı katkılar sonucu sinirbilim araştırma alanları yoğunlaşmıştır.

İnsan beyni eskiden beri uygarlığın en çok merak uyandıran konularından biridir. Beynimizin algılama, yorumlama, akıl
yürütme, çözüm üretme, ifade etme, hatırlama gibi bilişsel işlevleri uzunca bir süredir psikolojinin olduğu kadar nöroloji,
psikiyatri, antropoloji, felsefe, sibernetik, yapay zeka vb. birçok farklı disiplinin de odak noktası. Bu nedenlerle, bu disiplinlerden
birinin ulaştığı sonuç bir diğeri için yeni bir bulgunun kapısını aralayabilmekte, dolayısıyla da beyin araştırmalarının
disiplinlerarası yapısı buradan ortaya çıkmaktadır.

Sinirbilim anabilim dalımız, Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü’nün yasayla kuruluşu olan 1988 yılında kurularak,
Türkiye’deki ilk sinirbilim anabilim dalı olarak yer almıştır. Anabilim dalının kuruluş çalışmaları 1995 yılına kadar
aktifleşemeden durağanlıkla seyretmiştir. Kadrolaşmaya 1995 yazında başlayarak, 1997 yılında altyapı ve eğitim kadrosu
yüksek lisans programı açılmasına uygun hale gelmiştir.

görsel: sinirbilim ve sanat buluşunca (alıntı)

…………..

Sinirbilim Anabilim Dalı bünyesinde; Nörogenetik, Nöroimmünolojik, Elektrofizyoloji, Isı-vibrasyon Testi,
Davranış Laboratuvarlan bulunmaktadır.

Elektrofizyoloji Laboratuvan, Deneysel Elektrofizyoloji çalışmaları alanında gelişmiş laboratuar ekipmanı ve deneyime
sahiptir.

Isı Vibrasyon Testi Laboratuvan; Periferik sinir sisteminde duysal iletileri elektromiyografiden daha hassas
ve girişimsel olmayan bir metodla inceleyen ısı-vibrasyon laboratuvan uzun zamandır çalışmaktadır.

Nörogenetik Laboratuvan; Nöroloji ve psikiyatri alanındaki çeşitli hastalık gruplanndan-inme (stroke), migren,
Alzheimer hastalığı, Parkinson hastalığı, şizofreni, bipolar hastalık, obsesif-kompulsif bozukluk- elde edilen DNA ve
serumları nörogenetik laboratuvarında uygun koşullarda bulunmaktadır. Nörogenetik laboratuvarımızda;

  • 400 şizofren hasta ve 300 birinci dereceden yakınlarının,
  • 300 bipolar hasta ve 300 birinci dereceden yakınlarının,
  • 200 obsesif-kompulsif hastanın,
  • 250 inmeli hastanın,
  • 200 migrenli hastanın,
    -150 Alzheimer hastasının,
  • 200 Parkinson hastasımn, DNA’sı araştırma amacıyla
    bulurımaktadır.

Nöroimmünoloji Laboratuvarında; başta multiplskleroz, nöro-Behçet, otoimmün ensefalit ve miyastenia gravis olmak üzere çeşitli otoimmün ve otoinflamatuar nörolojik hastalıkların patogenezi, tam yöntemleri ve biyobelirteçlerinin saptanması üzerine çalışmalar yapılmaktadır.

KAYNAK:

MAKALE
İstanbul Üniversitesi, Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü, Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü Sinirbilim Anabilim Dalı, Yıl: 2 Cilt:2 Sayı: 3 Sayfa: 1-2

TAMAMI:

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/94867

 

Etiketler: , , , , , ,

FARKLARIN FARKINDA OLMA

01.11.2021-BİLKE

FARKINDALIK-A.Yaşar SARIKAYA

Öğrendim ki, bedenimde sayısız atom varmış. Kaç tane bilmiyorum ama saymam da olası değil zaten. Atom altı parçacıklar, çekirdek- proton- nötronlar ve elektronlar; aklımın onayını bile almadan içimde yaşayıp gidiyorlar. Sesini duymadığım, kokusunu almadığım özgür galaksiler fink atıyor içimde. Aynı kar tanelerinin birbirine çarpmadan sessizce yere inmesi gibi; hiç hissettirmeden bedenimde yaşıyorlar. Algoritma örgüsü,  matematik kurgusu ile ince ve naif, mikrodan makroya muhteşem bir sergi.

İçimiz gibi, dışımız da sonsuz varlıkla donanmış durumda. İnsanlar, canlılar, doğa ve tüm şeylerle iç içeyiz. Bu çokluğun içinde, algıladığımız “KADAR” ya da “MİKTAR” farkındalığımızla varız. O varlık ile dünya içinde dünya kuruyoruz kendimize. Frekans sınırlarının alt ve üstünü duymadan, görme kapasitesinin dışında olanları görmeden, “VAR” veya “YOK” diye adlandırdığımız kabuller içindeyiz.

Annem der ki:” ben 6 yaşında karşıdaki dağları yeni oluyor zannederdim”.  Bu sözü öyle anlarda kullanır ki, hepimizi mat eder. Bizim yeni farkına vardığımız, ama onun çok iyi bildiği durumlarda, sanki GÜNAYDIN der hepimize.

Kendimi tanımak ve farkların farkına varmanın, dünyaya geliş sebebi olduğunu annemden öğrendim.

A.Yaşar SARIKAYA

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

SİNOPLU FİLOZOF DİOGENES VE ETİK ANLAYIŞI

27.10.2021-BİLKE

Geçmişten beri, Sinop çokça uygarlığa yurt olmuş, Hitit ile başlayan ve daha bir çok medeniyetin var olduğu bu güzel coğrafya, Mithridates, Diyojen gibi nice ünlüleri konuk etmiştir. Eserleri ve yaşamları ile iz bırakanlar, bu gün de aramızda yaşıyor gibidirler.

Sinop’ta mimari anlamda Osmanlı döneminden kalan eser yok desek yalan söylememiş oluruz. Yazılı eser olarak, Saltuk Gazi Destanı vardır. Selçuklu döneminde yaşanan olaylar Fatih döneminde el yazması olarak bu güne dek bu destanda korunmuştur. Selçuklu ve Beylikler döneminde ise çeşmeler, medreseler ve camiler yapılmış, günümüzde de turizm tanıtımlarında önemli yer tutmaktadır.

Bu gün Diyojen ve etik anlayışı konusunda bir akademik yazıyı sunuyoruz

SİNOPLU FİLOZOF DİOGENES’İN YAŞAMI-Dr. Alper Bilgehan YARDIMCI

Sinoplu Diogenes (Diogenes of Sinope) ya da Kinikli Diogenes’in, M.Ö.404 ya da 412 yılında Sinop’ta doğduğu, M.Ö. 323 yılında ise Corinth1’te öldüğ rivayet edilmektedir.

Sinop’ta doğması sebebi ile Dionegenes of Sinope2 olarak anılmaktadır. Diogenes hayatının ilk dönemlerini, Paphlagonia3 olarak bilinen bir bölgede, Euxine4 denizinin (Karadeniz) güney sahilinin orta noktasında gelişen bir Yunan kentinde, diğer bir deyişle Sinope’de ya da şu anki modern adıyla Sinop’ta geçirmiştir. M.Ö. 5. yüzyıla denk gelen bu dönemde Sinope en
zengin ve refah dönemlerini geçirmiş ve Karadeniz kıyılarındaki en önemli Yunan yerleşimlerinden biri olmuştur (Navia, 1998: 9).


Diogenes, Atina sokaklarında ve pazar yerinde (Agora) insanların yüzüne gündüz vakti fener tutarak dürüst bir insan aradığını söylemesi ile tanınan ve Platon’un “Sokrates’in çıldırmış hali olarak” tanımladığı Yunanlı bir Kinik (chreia) düşünürdür (Laertius, 1925: 6. kitap: bölüm 40).

Diogenes’in doğum yeri olan Sinope şehrinden kalpazanlık yapmasından dolayı sürüldüğü söylenmektedir.
Ancak bazı kaynaklarda, sahte para basan kişinin Diogenes’in kendisinin değil, banker olan babası Hicesias’ın olduğunu belirtilmektedir.
Diogenes’in ise sürülen babasını yalnızca takip ettiği ifade edilmektedir. Ancak, sonuç olarak hangi sebeple olursa olsun Diogenes, Sinoptan ayrılmış ve Antisthenes ile tanıştığı Atina’ya gitmiştir. Diogenes’in filozof Antisthenes’in öğrencisi olduğu söylenmektedir. Diogenes, Anthisthenes’in öğrencisi olmak istediğinde, Anthisthenes öğrenci almak gibi bir alışkanlığının olmadığını belirterek, Diogenes’in isteğini geri çevirmiş ve ondan kurtulmaya çalışmıştır. Ancak Diogenes, ısrarlı ve sabırlı bir şekilde talebini yenilemiş ve sonunda kendisini Antisthenes’in öğrencisi olmaya kabul ettirmiştir. Diogenes’in ısrarcı tavrına
yönelik hikaye, Diogenes Laertius’un “Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri5” (Lives of Eminent Philosophers) adlı kitabında şu şekilde aktarılmaktadır:


Diogenes bir kere Antisthenes tarafından sopa ile tehdit edildikten sonra, ona başını uzatarak, “Hadi vur” demiş ve ardından Antisthenes’e dönerek “bana söyleyecek bir şeyin olduğunu düşündüğüm sürece beni senden uzaklaştıramaya
yetecek sertlikte bir sopanın var olmayacağını” (Laertius, 1925: 6. kitap: bölüm 20‐21) ifade etmiştir. Bu olayın ardından Diogenes onun öğrencisi olmayı başarmış, yalın ve sade bir sürgün hayatı yaşama yolunda ilk adımını atmıştır.

Diogenes’in uzun yıllar yaşadığı ve doksanlı yaşlarını gördüğü düşünülmektedir. Ancak, Diogenes’in ölümünün nedenine ilişkin, diğer birçok konuda olduğu gibi farklı görüşler vardır. Muhtemel ölüm nedenlerinden birisi kendi isteğiyle nefesini tutup hayatına son vermesidir.

Diğer bir yorum ise Kinik yaşam tarzına uygun olarak, Diogenes’in ahtapotu en doğal şekliyle pişirmeden
yemesi üzerine zehirlenip öldüğüdür. Ölüm nedenine ilişkin son görüş ise ahtapotu köpeğin önüne yem olarak koyarken köpeğin bacağını ısırması ve almış olduğu yara neticesinde ölmüş olmasıdır. Sonuç olarak, ölümüne ilişkin nedenler
farklılık gösterse de, Diogenes’in geç yaşında öldüğü bilinmektedir (Dobbin,2012: 69)

Makalenin tamamı: https://philpapers.org/archive/YARSFD.pdf

———
.

1 Peloponez Yarımadası’nın kuzey kıyısında yer alan Yunanistan’da bir şehir.
2 Sinop şehrinin eski adıdır.
3 Paphlagonia veya Paflagonya, Anadolu’nun, Karadeniz’in kıyısında, Pontus ve Bitinya arasında
kalan eski bir bölgedir.
4 Eski Yunancada Karadeniz’e verilen isimdir.

5 Laertius, D. (1925). Lives of Eminent Philosophers, translated by RD Hicks. Vol. 2. Loeb
Classical Library, no. 185.

 

Etiketler: , , , , , , , ,

İŞTE ORADAN DOĞRU

24.10.2021-ÖYKÜ:Şafak Gündüz SARIKAYA

Abdül, kıvır kıvır kısa siyah saçları ile Afrika’nın kavurucu sıcağında gözlerini kısarak gökyüzüne baktı. Gülmek istiyor, gülemiyordu. Çok yukarılarda uçan bir kuş gördü, biraz sonra gözden kaybetti. Kuşlar ne kadar özgürdüler, istedikleri zaman kanatlarını çırpıp istedikleri yere gidiyorlar diye düşündü. “Bir gün o kuşlar gibi ben de özgür olacağım” dedi içinden.

Bir sesle irkildi Abdül:

 “Gel şunu al, babana götür”.

Çocuk yaşta olmasına rağmen elleri çalışmaktan nasırlaşmıştı, Senegal’in sıcağında bir o işe bir bu işe koşturuyordu. Senegal nehrine yakın küçük bir köy evinde yaşıyordu. Gün içinde o kadar yoruluyordu ki, günün en sevdiği anı uyuduğu zamanlardı. O zaman, yüzünü bile hatırlamakta güçlük çektiği annesini rüyasında görüyor, onunla hasret gideriyordu.

 Abdül annesini çok küçük yaşta kaybetmişti, simasını hayal meyal hatırlıyordu. Geceleri inci gibi beyaz dişleri ve simsiyah gözleriyle sessizce kendi kendine konuşuyordu.

“Bir gün o kuşlar gibi ben de özgür olacağım”.

 O hayat ona sıkıcı geliyordu. Aslında yediği, içtiği yanındaydı, sıkıntısı yoktu denebilirdi ama anne hasreti bambaşkaydı. Abdül yaşlandığında bile bu eksikliği gideremeyecekti, çocukları ve hatta torunları olacak ama annesini asla unutamayacaktı, yerini hiçbir şey dolduramayacaktı.

Günün en sevdiği kısmı düşündüklerini geceleri rüyalarda görmekti. Bir sabah erkenden:

“ Abdül kalk hadi” diyen ses ve tekmeyle uyandığında, çok ama çok korkmuştu. Sabahları artık hep böyle uyandırılacaktı ve yapacağı işler sıralanacak, bunları çabuk ve temiz yapması istenecekti. Kendisinden birkaç yaş büyük bir arkadaşı ile tarlada büyük bir kayayı yerinden çıkarmak için tüm gün uğraşmışlardı. O tarla sürülecekti, ama kayayı yerinden oynatmak zordu. Ellerinde hiç alet edevat yoktu, temin etmek de imkansızdı. Zaten köyleri Mali sınırında ve Dakar’a çok uzaktı.

İşleri bitince arkadaşına:

“Ben bu köyden kaçacağım” dedi o günün akşamı.

 “Delirdin mi sen Abdül, nereye gideceksin, nasıl geçineceksin” dedi arkadaşı Yusuf (Youssouf).

Kısa bir münakaşadan sonra Yusuf’un aklını çeldi ve 2 gün sonra köyden kaçtılar. Trene kaçak binip Dakar’a kadar geldiler. Gece Yusuf Abdül’ün rüyasında konuştuğunu ve:

“işte, oradan doğru”, dediğini duydu. Sabah sordu;

“gece rüyanda işte oradan doğru dedin, ne anlama geliyor?” Abdül ise;

 “Bilmiyorum, gerçekten öyle mi dedim.”

 Kaçakların Dakar macerası uzun sürmeyecek, Yusuf ve Abdül’ün babaları onları bulup köylerine geri getireceklerdi. Fakat Yusuf Abdül’ün uykusunda konuştuğuna tekrar şahit olacaktı. Abdül annesini düşünüp:

 “ah keşke annem hayatta olsa, beni ne güzel uyandırırdı”, diye düşündü.

Hep böyle olmasını istediği halde, bir de üstelik kaçış sonrası sabahları daha sert bir şekilde uyandırılıyor olacaktı.

Abdül hep asırlar önce zincire vurulmuş ve köle yapılmış atalarını düşünürdü. Ben de bir nev’i köleyim aslında, zincirler ellerime ve ayaklarıma vurulmak yerine, ruhuma asılı diyordu kendi kendine. Ne zaman bu prangalardan kurtulursam işte o zaman ruhumu özgür bırakabilirim ve yaralarımdan kurtulurum. Kim bilir belki bir gün o kuşlar kadar özgür olabilirim.

Bu düşüncesini gerçekleştirdi, 21 yaşında Avrupa’ya gitti, Afrika’yı, Senegal’i çok sevmesine rağmen, ruhunu özgür bırakmayı ve kuşlar gibi rota tayin etmeyi tercih etti.

Bir gün Paris’te Eiffel Kulesi’ni arayan birkaç Türk uzun boylu bir siyahi adamla karşılaştılar, dişleri inci gibi beyaz, saçları kır, kocaman elleri ile kararlı gözlerle bakıyordu. Ona soru sordular, o da turistlere yardımcı oldu.

“Eiffel’e şöyle gideceksiniz, işte oradan doğru, önce sağ, sonra direkt.”

Türk turistler, teşekkür ettiler adama, gülüştüler:

” ne kadar yakınmış o kadar çok aradık ki” dediler. Adamın yol ve yer tarifine hayran oldular.

İşte oradan doğru, ilgilerini çekti ve bu söze hep beraber gülüştüler.

Ama “işte oradan doğru” aslında Abdül’dü, Abdül’ün hayat hikayesiydi.

Bir kuş gökyüzünde keyifle uçuyordu.

ŞGS

 
Yorum yapın

Yazan: 24 Ekim 2021 in Uncategorized

 

Etiketler: , , , , , , , ,

BOYABAT 1900 ESKİ KÖY İSİMLERİ

22.01.2021- BİLKE

Türkiye ve dünyada Kültür Tanıtım Fuarlarında zengin Sinop tanıtımının yapılması, eski kültür birikimlerimizin değerlendirilmesi amaçlı hazırlanan bu kitabı UYGAR TÜRKİYE, UYGAR İNSANLIK için sunmaya devam ediyoruz:

ESKİ KAYITLAR- KAYNAK, “Y. SARIKAYA Bir İnci Memleketim-2010, s,14-20”

Eski kayıtlara göre, Boyabat köylerine çok fazla Türkmen ve Yörük göçü yapılmıştır. Osmanlı İmparatorluğunda Oymak Aşiret ve Cemaatler isimli kitaptan aldığım bilgi ve belgeler, 203 ile 222 sayfaları arasındadır. Bu bilgiler içinde, Boyabat ve Sinop’a yerleşen Türkmen, Yörük ve Konargöçer topluluklar yer almaktadır.

16. yüzyıl kayıtlarına baktığımızda( sayfa 318), Dodurga, Kiçi Dodurga ve Kayı boyunun Boyabat ilçesine yerleştiğini görürüz. Cumhuriyet Dönemi kayıtlarında,   Şeyhli ve  Bayat[1] boyunun Boyabat’a yerleştiği yazar.

Ala-Yuntlu Boyu ve Boyabat:

“Kastamonu: Bu bölgedeki Alayuntlu oymağı Kastamonu Sancağının Boy Ovası (Boy- Abad) kazasında yaşamaktadır. Bu oymak da Ankara Yörükleri arasındaki Ala-Yuntlu oymağı gibi çok küçük olup ancak 20 vergi nüfusludur.” [2]

Sayın Doç. Dr. S. GÖMEÇ, Boyabat ilçesine yapılan Türkmen ve Yörük göçü hakkında detaylı bir araştırma yapmıştır. Bu çalışmayı, Boyabat sitesinde bulabiliriz.


[1] H. Göktürk, aynı eser, s, 116

[2] Faruk Sümer- Oğuzlar, s, 351

SON TEŞKİLAT-I MÜLKİYE KAYITLARI- BOYABAT

 

Etiketler: , , , , , , , ,

DEĞERLER YİTTİ KAOS ARTTI

17.10.2021-BİLKE

Dünyada sanayi devrimi gerçekleştikten sonra, insanlık adım adım doğayı bitirme yolunu izlemiştir. Baskıcı sistemlere karşı tavır alanlar ve baskıcı sistemi destekleyenler arasında küreselleşen dünyayı kurtaracak yöntemler bilinmesine karşın, yöntemler aktif olamamıştır.

Her dem bilinen fakat geçerli yöntemlere işlev kazandırılıp uygulanamayan bir dünya sistemi içinde, kırılması gereken noktanın bu olduğuna dikkat çekmek istiyorum.

Baskıcı yöntemlerle kendi fikrini dayatmak, kabul etmiyorlar diye de kendi gibi düşünmeyenleri aşağılamak düşünce özgürlğüne aykırıdır. İnsanların konumlandığı seviyede aşağılanması konusuna değinmek istiyorum.

Eskiden de sınıf farkları vardı, öyle olsa da insanlar birbirleri ile yardımlaşır, imecelerde aynı sofrayı paylaşır, hastalık olduğunda bir hastayı saatlerce karlı dağlardan kente yetiştirirlerdi. Doğum, düğün, askere gitme gibi kutlu günlerde yan yana olur, birbirleri ile iletişimi kesmezlerdi.

Babamın hastalık dönemlerinde, gece 00.00 ambulans çağırıyor sedyeye yardım edecek 3 kişi arıyorduk. Eskiden komşular çağırma gerekmeden sese kulak verip yardıma koşarlardı. Problemleri çözümsüz kılan aramızdaki bağları koparmak değil midir?

Biz değerlerimizi yitirdikçe, isyanımız daha da arttı galiba. Eskiden olduğu gibi komşusu ile çay kahve içip sohbet etmeyen; yardımlaşmaya duyarsız olan, akrabalarını, komşularını, yakınlarını küçümseyerek aynı sofraya oturmayan anlayış geliştirdik. Kafamızdaki fikri anlatmak ve dayatmak yerine birbirimizle barışmayı beceremedik. BARIŞ diye bağırırken, içimizde barışı yaşatamadık.

Dünyada sanayi devrimi ile kente göçler yaşanıyor ve sosyal yapıda değişimler oluyor. Aynı değişim ülkemizde de gerçekleşiyor. Ortaçağ anlayışı gibi bu gün sınıf ayırımcılığı yapmak düşündürücüdür. Durumun CIZ dediği noktadan hareketle ÇÖZÜM paydasında buluşmalıyız.

Batı ülkeleri sanayi devrimi sonrası, kentlerdeki nüfus artışı ve işsizlik problemini çözerken hangi aşamalardan geçmiştir? Tabuların, ve toplumun inançlarının kullanılarak siyasetin malzemesi olmaması önem taşımaktadır. Kazanç terazisi üstüne oturan sistem toplumda KAOS yaratıyor. Sizleri bir akademik çalışma ile baş başa bırakıyorum. Yaşar SARIKAYA

SANAYİ DEVRİMİ VE SENDİKALARIN DOĞUŞU

Çağdaş sanayi tekniği 18. yy.’ın ikinci yarısından başlayarak şaşırtıcı bir hızla gelişmiş ve bu gelişme büyük ve derin toplumsal değişmelere yol açmıştır. Bu teknik ve toplumsal gelişme ve değişmeler, önceki dönemden farklı olarak, geniş bir işçi
sınıfını ortaya çıkarmış, yeni yaşama ve çalışma koşulları yaratmış, kentlerin nüfusu hızla artmış, erkek, kadın ve çocuk işçileri zor, ağır ve insanı hızla yıpratan çalışma koşullarıyla karşı karşıya bırakmıştır.

Kapitalist sistem, küçük atölye sistemini yıkarak ve makineleşmeden önce imalathanelerde kalabalık işçileri toplayarak, vaktiyle loncalar içinde toplanmış öğeleri birbirinden ayırmış ve girişimcinin karşısına durmadan artan, yeni bir sınıf ortaya koymuştur.
Başlangıçta iktisadi liberalizmin etkisiyle çeşitli baskı ve yasaklamalarla sindirilmeye çalışılan sendikal hareket, kararlı mücadelelerden sonra, 19. yüzyılda hak olarak tanınmıştır. Sendika hakkı günümüzde gerek iç hukuk gerekse uluslararası hukuk metinlerinde temel insan hakkı olarak yer almaktadır. Başlangıçta işçilerin örgütlenme biçimi olan sendikalar, işçi
sendikaları güçlenince işverenlerce de tercih edilmiş ve işçi sendikalarına tepki olarak işveren sendikaları kurulmuştur.

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/801854

 
Yorum yapın

Yazan: 17 Ekim 2021 in Bilim

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

SİNOP KÖY İSİMLERİ TEŞKİLATI MÜLKİYE KAYITLARI

14.10.2021-BİLKE

SON TEŞKİLATI MÜLKİYE KAYITLARI-Yaşar SARIKAYA, Bir İnci Memleketim, 2010, s:85-88

Sinop’ta, halk kültürüne etki eden konulardan biri de eski yer adlarıydı. Eskilerden günümüze ulaşanlar, yeni isimlerle değiştirilenler ve bunların kültürümüzle etkisini araştırmak amacıyla, TBMM Kütüphanesine gittim. Girişte valizim, çantam nem varsa sıkı bir aramadan geçtim. Sonra kütüphaneye girdim. Aradığım bilgilerin, son teşkilatı mülkiye kayıtlarında olduğunu öğrendim.

TBMM Kütüphanesindeki çalışma sistemine hayran kalmıştım. Bilgiye ve araştırmaya değer verenlerin olduğunu görmek güzeldi. Ülkemde buna çok ihtiyacımız vardı.  Kayıtlar, bana CD olarak teslim edildi.

Belge, Osmanlı İmparatorluğunun son kayıtlarıydı ve Osmanlıcaydı. İçinde, Ermeni ve Rum köy isimleri de vardı. İnsanlar bu memlekette, her dönem kardeşçe bir arada yaşamışlardı. Ekmeğini, suyunu paylaşmışlar, birlikte imeceler yapmışlar, komşu olmuşlardı. Anadolu halk kültürü, komşuluk, misafirperverlik, yardımseverlik duygularının örnekleri ile doluydu. Bu güzellikler, getirim (rant) ve hegemonyanın gücüne yenilmemeliydi. Elimizde ne varsa kaybetmemeliydik. Keşke, değerlerimizi koruyabilseydik.

“PDF” dosyası olarak aldığım kayıtların, ilçelerle ilgili kısmını her ilçenin kendi bölümüne aldım. Yer isimlerinin, Osmanlıca ve Latince olarak kayıtlı olduğunu göreceksiniz. Belgenin Sinop Merkez sayfaları:

 
 

Etiketler: , , , , , ,